27. Cüz قال فما خطبكم

Zariyat Suresi 51:31 ile Hadid Suresi 57:29 arası

Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others

Zariyat Suresi

۞ قَالَ فَمَا خَطۡبُكُمۡ أَيُّهَا ٱلۡمُرۡسَلُونَ ٣١

Kâla famâ hatbukum ayyuhal-mursalûn

(İbrahim:) O halde işiniz nedir, ey elçiler? dedi.

قَالُوٓاْ إِنَّآ أُرۡسِلۡنَآ إِلَىٰ قَوۡمٖ مُّجۡرِمِينَ ٣٢

Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmim mucrimîn

«Biz, dediler, suçlu bir kavme gönderildik.»

لِنُرۡسِلَ عَلَيۡهِمۡ حِجَارَةٗ مِّن طِينٖ ٣٣

Linursila 'alayhim hicâratam min tîn

«Üzerlerine çamurdan taş yağdırmaya (geldik).»

مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلۡمُسۡرِفِينَ ٣٤

Mmusavvamatan 'inda rabbika lil-musrifîn

(Bu taşlar,) aşın gidenler için Rabbinin katında işaretlenmiş (taşlardır).

فَأَخۡرَجۡنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٣٥

Fa ahracnâ man kâna fîhâ minal-mu'minîn

Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık.

فَمَا وَجَدۡنَا فِيهَا غَيۡرَ بَيۡتٖ مِّنَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ ٣٦

Famâ vacadnâ fîhâ ğayra baytim minal-muslimîn

Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık.

وَتَرَكۡنَا فِيهَآ ءَايَةٗ لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِيمَ ٣٧

Vataraknâ fîhâ âyatal lillazîna yahâfûnal-'azâbal-alîm

Acı azaptan korkanlar için orada bir işaret bıraktık.

وَفِي مُوسَىٰٓ إِذۡ أَرۡسَلۡنَٰهُ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ بِسُلۡطَٰنٖ مُّبِينٖ ٣٨

Vafî mûsâ iz arsalnâhu ilâ fir'avna bisultânim mubîn

Musa'da da (ibretler vardır). Onu apaçık bir delil ile Firavun'a göndermiştik.

فَتَوَلَّىٰ بِرُكۡنِهِۦ وَقَالَ سَٰحِرٌ أَوۡ مَجۡنُونٞ ٣٩

Fatavallâ biruknihî vakâla sâhirun av macnûn

Firavun ordusuyla birlikte yüz çevirmiş: «O, bir büyücüdür veya bir delidir» demişti.

فَأَخَذۡنَٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذۡنَٰهُمۡ فِي ٱلۡيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٞ ٤٠

Fa ahaznâhu vacunûdahû fanabaznâhum fil-yammi vahuva mulîm

Nihayet onu da ordularını da yakalayıp denize attık, bu sırada kendini kınayıp duruyordu.

وَفِي عَادٍ إِذۡ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلۡعَقِيمَ ٤١

Vafî 'âdin iz arsalnâ 'alayhimur-rîhal-'akîm

Âd kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik.

مَا تَذَرُ مِن شَيۡءٍ أَتَتۡ عَلَيۡهِ إِلَّا جَعَلَتۡهُ كَٱلرَّمِيمِ ٤٢

Mâ tazaru min şay'in atat 'alayhi illâ ca'alathu kar-ramîm

Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.

وَفِي ثَمُودَ إِذۡ قِيلَ لَهُمۡ تَمَتَّعُواْ حَتَّىٰ حِينٖ ٤٣

Vafî samûda iz kîla lahum tamatta'û hattâ hîn

Semûd kavminde de (ibretler vardır). Onlara: Bir süreye kadar faydalanın, denmişti.

فَعَتَوۡاْ عَنۡ أَمۡرِ رَبِّهِمۡ فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلصَّٰعِقَةُ وَهُمۡ يَنظُرُونَ ٤٤

Fa'atav 'an amri rabbihim fa ahazathumus-sâ'ikatu vahum yanzurûn

Rablerinin emrine karşı geldiler. Bu yüzden, bakıp dururlarken onları yıldırım çarpıverdi.

فَمَا ٱسۡتَطَٰعُواْ مِن قِيَامٖ وَمَا كَانُواْ مُنتَصِرِينَ ٤٥

Famastatâ'û min kiyâmin vamâ kânû muntasirîn

Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.

وَقَوۡمَ نُوحٖ مِّن قَبۡلُۖ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَوۡمٗا فَٰسِقِينَ ٤٦

Vakavma nûhim min kablu innahum kânû kavman fâsikîn

Bunlardan önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplum idiler.

وَٱلسَّمَآءَ بَنَيۡنَٰهَا بِأَيۡيْدٖ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ ٤٧

Vas-samâ'a banaynâhâ bi aydin va innâ lamûsi'ûn

Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.

وَٱلۡأَرۡضَ فَرَشۡنَٰهَا فَنِعۡمَ ٱلۡمَٰهِدُونَ ٤٨

Val-arda faraşnâhâ fani'mal-mâhidûn

Yeri de döşedik. (Bak) ne güzel döşeyiciyiz!

وَمِن كُلِّ شَيۡءٍ خَلَقۡنَا زَوۡجَيۡنِ لَعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُونَ ٤٩

Vamin kulli şay'in halaknâ zavcayni la'allakum tazakkarûn

Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız.

فَفِرُّوٓاْ إِلَى ٱللَّهِۖ إِنِّي لَكُم مِّنۡهُ نَذِيرٞ مُّبِينٞ ٥٠

Fafirrû ilallâhi innî lakum minhu nazîrum mubîn

O halde Allah’a koşun. Çünkü ben, size O'nun katından (gelmiş) açık bir uyarıcıyım.

وَلَا تَجۡعَلُواْ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَۖ إِنِّي لَكُم مِّنۡهُ نَذِيرٞ مُّبِينٞ ٥١

Valâ tac'alû ma'allâhi ilâhan âhara innî lakum minhu nazîrum mubîn

"Allah ile beraber bir başkasını ilah kılmayın. Ben, sizin için O'nun tarafından gönderilen apaçık bir uyarıcıyım."

كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُواْ سَاحِرٌ أَوۡ مَجۡنُونٌ ٥٢

Kazâlika mâ atal-lazîna min kablihim mir rasûlin illâ kâlû sâhirun av macnûn

İşte böylece, onlardan öncekilere herhangi bir peygamber geldiğinde hemen: "O, bir büyücüdür veya delidir," dediler.

أَتَوَاصَوۡاْ بِهِۦۚ بَلۡ هُمۡ قَوۡمٞ طَاغُونَ ٥٣

Atavâsav bihî bal hum kavmun tâğûn

Bunu (nesilden nesile) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Doğrusu onlar azgın bir topluluktur.

فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومٖ ٥٤

Fatavalla 'anhum famâ anta bimalûm

Artık onlara aldırma. (Davete uymamalarından dolayı) sen kınanacak değilsin.

وَذَكِّرۡ فَإِنَّ ٱلذِّكۡرَىٰ تَنفَعُ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٥٥

Vazakkir fa innaz-zikrâ tanfa'ul-mu'minîn

Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir.

وَمَا خَلَقۡتُ ٱلۡجِنَّ وَٱلۡإِنسَ إِلَّا لِيَعۡبُدُونِ ٥٦

Vamâ halaktul-cinna val-insa illâ liya'budûn

Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

مَآ أُرِيدُ مِنۡهُم مِّن رِّزۡقٖ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطۡعِمُونِ ٥٧

Mâ urîdu minhum mir rizkin vamâ urîdu an yut'imûn

Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.

إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلۡقُوَّةِ ٱلۡمَتِينُ ٥٨

Innallâha huvar-razzâku zul-kuvvatil-matîn

Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır.

فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ ذَنُوبٗا مِّثۡلَ ذَنُوبِ أَصۡحَٰبِهِمۡ فَلَا يَسۡتَعۡجِلُونِ ٥٩

Fa inna lillazîna zalamû zanûbam misla zanûbi ashâbihim falâ yasta'cilûn

Muhakkak ki bu zulmedenlerin de, geçmişlerinin payı gibi (azaptan) bir payları vardır! O halde acele etmesinler!

فَوَيۡلٞ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن يَوۡمِهِمُ ٱلَّذِي يُوعَدُونَ ٦٠

Favaylul lillazîna kafarû min yavmihimul-lazî yû'adûn

Başlarına gelecek (acı) günlerinden dolayı vay o kâfirlerin haline!

Tur Suresi

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

وَٱلطُّورِ ١

Vat-tûr

Tûr'a,

وَكِتَٰبٖ مَّسۡطُورٖ ٢

Vakitâbim mastûr

yayılmış satır satır yazılmış Kitab'a,

فِي رَقّٖ مَّنشُورٖ ٣

Fî rakkim manşûr

ince deri üzerine,

وَٱلۡبَيۡتِ ٱلۡمَعۡمُورِ ٤

Val-baytil-ma'mûr

Beyt-i Ma'mûr’a,

وَٱلسَّقۡفِ ٱلۡمَرۡفُوعِ ٥

Vas-sakfil-marfû'

yükseltilmiş tavana,

وَٱلۡبَحۡرِ ٱلۡمَسۡجُورِ ٦

Val-bahril-mascûr

dolu denize andolsun ki,

إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَٰقِعٞ ٧

Inna 'azâba rabbika lavâki'

Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır.

مَّا لَهُۥ مِن دَافِعٖ ٨

Mmâ lahû min dâfi'

Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.

يَوۡمَ تَمُورُ ٱلسَّمَآءُ مَوۡرٗا ٩

Yavma tamûrus-samâ'u mavrâ

O gün gök sallanıp çalkalanır.

وَتَسِيرُ ٱلۡجِبَالُ سَيۡرٗا ١٠

Vatasîrul-cibâlu sayrâ

Dağlar yürüdükçe yürür.

فَوَيۡلٞ يَوۡمَئِذٖ لِّلۡمُكَذِّبِينَ ١١

Favaylun yavma'izil lil-mukazzibîn

Yalanlayanların vay haline o gün!

ٱلَّذِينَ هُمۡ فِي خَوۡضٖ يَلۡعَبُونَ ١٢

Allazîna hum fî havdin yal'abûn

Ki onlar daldıkları bâtıl içinde oyalanıp duranlardır.

يَوۡمَ يُدَعُّونَ إِلَىٰ نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا ١٣

Yavma yuda''ûna ilâ nâri cahannama da''â

O gün cehennem ateşine itilip atılırlar da

هَٰذِهِ ٱلنَّارُ ٱلَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ ١٤

Hâzihin-nârul-latî kuntum bihâ tukazzibûn

«İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!» denilir.

أَفَسِحۡرٌ هَٰذَآ أَمۡ أَنتُمۡ لَا تُبۡصِرُونَ ١٥

Afasihrun hâzâ am antum lâ tubsirûn

Bir büyü müdür bu, yoksa görmüyor musunuz?

ٱصۡلَوۡهَا فَٱصۡبِرُوٓاْ أَوۡ لَا تَصۡبِرُواْ سَوَآءٌ عَلَيۡكُمۡۖ إِنَّمَا تُجۡزَوۡنَ مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ١٦

Islavhâ fasbirû av lâ tasbirû savâ'un 'alaykum innamâ tuczavna mâ kuntum ta'malûn

Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın karşılığına çarptırılacaksınız.

إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِي جَنَّٰتٖ وَنَعِيمٖ ١٧

Innal-muttakîna fî cannâtin vana'îm

Şüphesiz (kötülüklerden) korunanlar cennetlerde ve nimet içindedirler .

فَٰكِهِينَ بِمَآ ءَاتَىٰهُمۡ رَبُّهُمۡ وَوَقَىٰهُمۡ رَبُّهُمۡ عَذَابَ ٱلۡجَحِيمِ ١٨

Fâkihîna bimâ âtâhum rabbuhum vavakâhum rabbuhum 'azâbal-cahîm

Rablerinin kendilerine verdikleriyle sevinerek (Zira) Rableri onları, cehennem azabından korumuştur.

كُلُواْ وَٱشۡرَبُواْ هَنِيٓـَٔۢا بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ١٩

Kulû vaşrabû hanî'â bimâ kuntum ta'malûn

Onlara: Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için (denilir).

مُتَّكِـِٔينَ عَلَىٰ سُرُرٖ مَّصۡفُوفَةٖۖ وَزَوَّجۡنَٰهُم بِحُورٍ عِينٖ ٢٠

Muttaki'îna 'alâ sururim masfûfatin vazavvacnâhum bihûrin 'în

Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak. Ayrıca biz onları, ceylan gözlü hurilerle evlendirmişizdir.

وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَٱتَّبَعَتۡهُمۡ ذُرِّيَّتُهُم بِإِيمَٰنٍ أَلۡحَقۡنَا بِهِمۡ ذُرِّيَّتَهُمۡ وَمَآ أَلَتۡنَٰهُم مِّنۡ عَمَلِهِم مِّن شَيۡءٖۚ كُلُّ ٱمۡرِيِٕۭ بِمَا كَسَبَ رَهِينٞ ٢١

Vallazîna âmanû vattaba'athum zurriyyatuhum bi îmânin alhaknâ bihim zurriyyatahum vamâ alatnâhum min 'amalihim min şay'in kullumriy'i bimâ kasaba rahîn

İman eden ve soylarından gelenlerde, imanda kendilerine tâbi olanlar (var ya)! İşte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden de bir şey eksiltmedik. Herkes kazandıklarına karşı bir rehindir.

وَأَمۡدَدۡنَٰهُم بِفَٰكِهَةٖ وَلَحۡمٖ مِّمَّا يَشۡتَهُونَ ٢٢

Va amdadnâhum bifâkihatin valahmim mimmâ yaştahûn

Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.

يَتَنَٰزَعُونَ فِيهَا كَأۡسٗا لَّا لَغۡوٞ فِيهَا وَلَا تَأۡثِيمٞ ٢٣

Yatanâza'ûna fîhâ ka sal lâ lağvun fîhâ valâ ta'sîm

Orada karşılıklı kadeh tokuştururlar, ama burada (içki yüzünden) ne saçmalama vardır, ne de günaha girme.

۞ وَيَطُوفُ عَلَيۡهِمۡ غِلۡمَانٞ لَّهُمۡ كَأَنَّهُمۡ لُؤۡلُؤٞ مَّكۡنُونٞ ٢٤

Vayatûfu 'alayhim ğilmânul lahum ka annahum lu'lu'um maknûn

Hizmetlerine verilmiş, (kabuğunda) saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.

وَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٖ يَتَسَآءَلُونَ ٢٥

Va akbala ba'duhum 'alâ ba'din yatasâ'alûn

Cennettekiler birbirlerine dönüp sorarlar:

قَالُوٓاْ إِنَّا كُنَّا قَبۡلُ فِيٓ أَهۡلِنَا مُشۡفِقِينَ ٢٦

Kâlû innâ kunnâ kablu fî ahlinâ muşfikîn

Derler ki: «Daha önce biz, aile çevremiz içinde bile (İlâhî azaptan) korkardık.»

فَمَنَّ ٱللَّهُ عَلَيۡنَا وَوَقَىٰنَا عَذَابَ ٱلسَّمُومِ ٢٧

Famannallâhu 'alaynâ vavakânâ 'azâbas-samûm

«Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen azaptan korudu.»

إِنَّا كُنَّا مِن قَبۡلُ نَدۡعُوهُۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡبَرُّ ٱلرَّحِيمُ ٢٨

Innâ kunnâ min kablu nad'ûhu innahû huval-barrur-rahîm

«Gerçekten biz bundan önce ona yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur»

فَذَكِّرۡ فَمَآ أَنتَ بِنِعۡمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٖ وَلَا مَجۡنُونٍ ٢٩

Fazakkir famâ anta bini'mati rabbika bikâhinin valâ macnûn

(Rasûlüm!) Sen öğüt ver. Rabbinin lütfuyla sen ne bir kâhinsin, ne de bir deli.

أَمۡ يَقُولُونَ شَاعِرٞ نَّتَرَبَّصُ بِهِۦ رَيۡبَ ٱلۡمَنُونِ ٣٠

Am yakûlûna şâ'irun natarabbasu bihî raybal-manûn

Yoksa onlar: (O,) bir şairdir; onun, zamanın felâketlerine uğramasını bekliyoruz mu diyorlar?

قُلۡ تَرَبَّصُواْ فَإِنِّي مَعَكُم مِّنَ ٱلۡمُتَرَبِّصِينَ ٣١

Kul tarabbasû fa innî ma'akum minal-mutarabbisîn

De ki: Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. 

أَمۡ تَأۡمُرُهُمۡ أَحۡلَٰمُهُم بِهَٰذَآۚ أَمۡ هُمۡ قَوۡمٞ طَاغُونَ ٣٢

Am ta'muruhum ahlâmuhum bihâzâ am hum kavmun tâğûn

Onlara akılları mı bunu emreder, yoksa onlar, azgın bir topluluk mudur?

أَمۡ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُۥۚ بَل لَّا يُؤۡمِنُونَ ٣٣

Am yakûlûna takavvalahû bal lâ yu'minûn

Yahut «Onu kendisi uydurdu!» mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler.

فَلۡيَأۡتُواْ بِحَدِيثٖ مِّثۡلِهِۦٓ إِن كَانُواْ صَٰدِقِينَ ٣٤

Falya'tû bihadîsim mislihî in kânû sâdikîn

Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler.

أَمۡ خُلِقُواْ مِنۡ غَيۡرِ شَيۡءٍ أَمۡ هُمُ ٱلۡخَٰلِقُونَ ٣٥

Am hulikû min ğayri şay'in am humul-hâlikûn

Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?

أَمۡ خَلَقُواْ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَۚ بَل لَّا يُوقِنُونَ ٣٦

Am halakus-samâvâti val-arda bal lâ yûkinûn

Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır! Onlar bir türlü anlayıp inanmazlar.

أَمۡ عِندَهُمۡ خَزَآئِنُ رَبِّكَ أَمۡ هُمُ ٱلۡمُصَۜيۡطِرُونَ ٣٧

Am 'indahum hazâ'inu rabbika am humul-musaytirûn

Yahut Rabbinin hâzineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hakim olan kendileri midir?

أَمۡ لَهُمۡ سُلَّمٞ يَسۡتَمِعُونَ فِيهِۖ فَلۡيَأۡتِ مُسۡتَمِعُهُم بِسُلۡطَٰنٖ مُّبِينٍ ٣٨

Am lahum sullamun yastami'ûna fîhi falya'ti mustami'uhum bisultânim mubîn

Yoksa onların, üzerine çıkıp gizli sırları dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsinler.

أَمۡ لَهُ ٱلۡبَنَٰتُ وَلَكُمُ ٱلۡبَنُونَ ٣٩

Am lahul-banâtu valakumul-banûn

Yoksa kızlar Allah'ın da, oğullar sizin mi?

أَمۡ تَسۡـَٔلُهُمۡ أَجۡرٗا فَهُم مِّن مَّغۡرَمٖ مُّثۡقَلُونَ ٤٠

Am tas'aluhum acran fahum mim mağramim muskalûn

Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında eziliyorlar mı?

أَمۡ عِندَهُمُ ٱلۡغَيۡبُ فَهُمۡ يَكۡتُبُونَ ٤١

Am 'indahumul-ğaybu fahum yaktubûn

Yoksa gayba ait bilgiler kendi yanlarında da, onlar mı yazıyorlar?

أَمۡ يُرِيدُونَ كَيۡدٗاۖ فَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ هُمُ ٱلۡمَكِيدُونَ ٤٢

Am yurîdûna kaydan fallazîna kafarû humul-makîdûn

Yahut bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, inkâr edenlerdir.

أَمۡ لَهُمۡ إِلَٰهٌ غَيۡرُ ٱللَّهِۚ سُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ٤٣

Am lahum ilâhun ğayrullâhi subhânallâhi 'ammâ yuşrikûn

Veya onların Allah’tan başka bir ilahı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır.

وَإِن يَرَوۡاْ كِسۡفٗا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ سَاقِطٗا يَقُولُواْ سَحَابٞ مَّرۡكُومٞ ٤٤

Va in yarav kisfam minas-samâ'i sâkitan yakûlû sahâbum markûm

Gökten düşen bir kütle görseler «Üst üste yığılmış bulutlardır» derler.

فَذَرۡهُمۡ حَتَّىٰ يُلَٰقُواْ يَوۡمَهُمُ ٱلَّذِي فِيهِ يُصۡعَقُونَ ٤٥

Fazarhum hattâ yulâkû yavmahumul-lazî fîhi yus'akûn

Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları kendi hallerine bırak.

يَوۡمَ لَا يُغۡنِي عَنۡهُمۡ كَيۡدُهُمۡ شَيۡـٔٗا وَلَا هُمۡ يُنصَرُونَ ٤٦

Yavma lâ yuğnî 'anhum kayduhum şay'an valâ hum yunsarûn

O gün planları kendilerine hiçbir fayda vermez ve yardım da görmezler.

وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ عَذَابٗا دُونَ ذَٰلِكَ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ٤٧

Va inna lillazîna zalamû 'azâban dûna zâlika valâkinna aksarahum lâ ya'lamûn

Şüphesiz zulmedenlere, ondan başka da azap vardır. Fakat çokları bilmezler.

وَٱصۡبِرۡ لِحُكۡمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعۡيُنِنَاۖ وَسَبِّحۡ بِحَمۡدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ ٤٨

Vasbir lihukmi rabbika fa innaka bi a'yuninâ vasabbih bihamdi rabbika hîna takûm

Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman da Rabbini hamd ile tesbih et.

وَمِنَ ٱلَّيۡلِ فَسَبِّحۡهُ وَإِدۡبَٰرَ ٱلنُّجُومِ ٤٩

Vaminal-layli fasabbihhu va idbâran-nucûm

Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra da O’nu tesbih et.

Necm Suresi

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

وَٱلنَّجۡمِ إِذَا هَوَىٰ ١

Van-nacmi izâ havâ

Battığı zaman yıldıza andolsun ki,

مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمۡ وَمَا غَوَىٰ ٢

Mâ dalla sâhibukum vamâ ğavâ

arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı;

وَمَا يَنطِقُ عَنِ ٱلۡهَوَىٰٓ ٣

Vamâ yantiku 'anil-havâ

o, arzusuna göre de konuşmaz.

إِنۡ هُوَ إِلَّا وَحۡيٞ يُوحَىٰ ٤

In huva illâ vahyun yûhâ

O, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.

عَلَّمَهُۥ شَدِيدُ ٱلۡقُوَىٰ ٥

'Allamahû şadîdul-kuvâ

Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrail) öğretti.

ذُو مِرَّةٖ فَٱسۡتَوَىٰ ٦

Zû mirratin fastavâ

Asıl şekliyle doğruldu.

وَهُوَ بِٱلۡأُفُقِ ٱلۡأَعۡلَىٰ ٧

Vahuva bil-ufukil-a'lâ

Sonra en yüksek ufukta iken.

ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّىٰ ٨

Summa danâ fatadallâ

Sonra (Muhammed'e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı.

فَكَانَ قَابَ قَوۡسَيۡنِ أَوۡ أَدۡنَىٰ ٩

Fakâna kâba kavsayni av adnâ

O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.

فَأَوۡحَىٰٓ إِلَىٰ عَبۡدِهِۦ مَآ أَوۡحَىٰ ١٠

Fa avhâ ilâ 'abdihî mâ avhâ

Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi.

مَا كَذَبَ ٱلۡفُؤَادُ مَا رَأَىٰٓ ١١

Mâ kazabal-fu'âdu mâ ra'â

(Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı.

أَفَتُمَٰرُونَهُۥ عَلَىٰ مَا يَرَىٰ ١٢

Afatumârûnahû 'alâ mâ yarâ

Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız?

وَلَقَدۡ رَءَاهُ نَزۡلَةً أُخۡرَىٰ ١٣

Valakad ra'âhu nazlatan uhrâ

Önceden bir defa daha görmüştü.

عِندَ سِدۡرَةِ ٱلۡمُنتَهَىٰ ١٤

'Inda sidratil-muntahâ

Andolsun onu, Sidretü’l Müntehâ'nın yanında

عِندَهَا جَنَّةُ ٱلۡمَأۡوَىٰٓ ١٥

'Indahâ cannatul-ma'vâ

cennetü’l-me’vâ da onun yanındadır.

إِذۡ يَغۡشَى ٱلسِّدۡرَةَ مَا يَغۡشَىٰ ١٦

Iz yağşas-sidrata mâ yağşâ

Sidre'yi kaplayan kaplamıştı.

مَا زَاغَ ٱلۡبَصَرُ وَمَا طَغَىٰ ١٧

Mâ zâğal-basaru vamâ tağâ

Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı.

لَقَدۡ رَأَىٰ مِنۡ ءَايَٰتِ رَبِّهِ ٱلۡكُبۡرَىٰٓ ١٨

Lakad ra'â min âyâti rabbihil-kubrâ

Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.

أَفَرَءَيۡتُمُ ٱللَّٰتَ وَٱلۡعُزَّىٰ ١٩

Afara'aytumul-lâta val-'uzzâ

Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ’yı?

وَمَنَوٰةَ ٱلثَّالِثَةَ ٱلۡأُخۡرَىٰٓ ٢٠

Vamanavâtas-sâlisatal-uhrâ

Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât'ı.

أَلَكُمُ ٱلذَّكَرُ وَلَهُ ٱلۡأُنثَىٰ ٢١

Alakumuz-zakaru valahul-unsâ

Demek erkek size, dişi O’na öyle mi?

تِلۡكَ إِذٗا قِسۡمَةٞ ضِيزَىٰٓ ٢٢

Tilka izan kismatun dîzâ

O zaman bu, insafsızca bir taksim!

إِنۡ هِيَ إِلَّآ أَسۡمَآءٞ سَمَّيۡتُمُوهَآ أَنتُمۡ وَءَابَآؤُكُم مَّآ أَنزَلَ ٱللَّهُ بِهَا مِن سُلۡطَٰنٍۚ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا ٱلظَّنَّ وَمَا تَهۡوَى ٱلۡأَنفُسُۖ وَلَقَدۡ جَآءَهُم مِّن رَّبِّهِمُ ٱلۡهُدَىٰٓ ٢٣

In hiya illâ asmâ'un sammaytumûhâ antum va âbâ'ukum mâ anzalallâhu bihâ min sultânin in yattabi'ûna illaz-zanna vamâ tahval-anfusu valakad câ'ahum mir rabbihimul-hudâ

Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir.

أَمۡ لِلۡإِنسَٰنِ مَا تَمَنَّىٰ ٢٤

Am lil-insâni mâ tamannâ

Yoksa insan, her arzu ettiği şeye sahip mi olacaktır?

فَلِلَّهِ ٱلۡأٓخِرَةُ وَٱلۡأُولَىٰ ٢٥

Falillâhil-âhiratu val-ûlâ

Ahiret de dünya da Allah'ındır.

۞ وَكَم مِّن مَّلَكٖ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ لَا تُغۡنِي شَفَٰعَتُهُمۡ شَيۡـًٔا إِلَّا مِنۢ بَعۡدِ أَن يَأۡذَنَ ٱللَّهُ لِمَن يَشَآءُ وَيَرۡضَىٰٓ ٢٦

Vakam mim malakin fis-samâvâti lâ tuğnî şafâ'atuhum şay'an illâ mim ba'di an ya'zanallâhu liman yaşâ'u vayardâ

Göklerde nice melek var ki onların şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allah'ın izin vermesi dışında, bir işe yaramaz.

إِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ لَيُسَمُّونَ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةَ تَسۡمِيَةَ ٱلۡأُنثَىٰ ٢٧

Innal-lazîna lâ yu'minûna bil-âhirati layusammûnal-malâ'ikata tasmiyatal-unsâ

Ahirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar.

وَمَا لَهُم بِهِۦ مِنۡ عِلۡمٍۖ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا ٱلظَّنَّۖ وَإِنَّ ٱلظَّنَّ لَا يُغۡنِي مِنَ ٱلۡحَقِّ شَيۡـٔٗا ٢٨

Vamâ lahum bihî min 'ilmin in yattabi'ûna illaz-zanna va innaz-zanna lâ yuğnî minal-hakki şay'â

Halbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.

فَأَعۡرِضۡ عَن مَّن تَوَلَّىٰ عَن ذِكۡرِنَا وَلَمۡ يُرِدۡ إِلَّا ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا ٢٩

Fa a'rid 'am man tavallâ 'an zikrinâ valam yurid illal-hayavâtad-dunyâ

Onun için sen bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselere yüz verme.

ذَٰلِكَ مَبۡلَغُهُم مِّنَ ٱلۡعِلۡمِۚ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعۡلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِمَنِ ٱهۡتَدَىٰ ٣٠

Zâlika mablağuhum minal-'ilmi inna rabbaka huva a'lamu biman dalla 'an sabîlihî vahuva a'lamu bimanihtadâ

İşte onların erişebilecekleri bilgi budur. Şüphesiz ki senin Rabbin, evet O, yolundan sapan daha iyi bilir. O, hidayette olanı da çok iyi bilir.

وَلِلَّهِ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِي ٱلۡأَرۡضِ لِيَجۡزِيَ ٱلَّذِينَ أَسَٰٓـُٔواْ بِمَا عَمِلُواْ وَيَجۡزِيَ ٱلَّذِينَ أَحۡسَنُواْ بِٱلۡحُسۡنَى ٣١

Valillâhi mâ fis-samâvâti vamâ fil-ardi liyacziyal-lazîna asâ'û bimâ 'amilû vayacziyal-lazîna ahsanû bil-husnâ

Göklerde ve yerde bulunanlar hep Allah'ındır. Bu, Allah'ın, kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, güzel davrananları da daha güzeliyle mükâfatlandırması içindir.

ٱلَّذِينَ يَجۡتَنِبُونَ كَبَٰٓئِرَ ٱلۡإِثۡمِ وَٱلۡفَوَٰحِشَ إِلَّا ٱللَّمَمَۚ إِنَّ رَبَّكَ وَٰسِعُ ٱلۡمَغۡفِرَةِۚ هُوَ أَعۡلَمُ بِكُمۡ إِذۡ أَنشَأَكُم مِّنَ ٱلۡأَرۡضِ وَإِذۡ أَنتُمۡ أَجِنَّةٞ فِي بُطُونِ أُمَّهَٰتِكُمۡۖ فَلَا تُزَكُّوٓاْ أَنفُسَكُمۡۖ هُوَ أَعۡلَمُ بِمَنِ ٱتَّقَىٰٓ ٣٢

Allazîna yactanibûna kabâ'iral-ismi val-favâhişa illal-lamama inna rabbaka vâsi'ul-mağfirati huva a'lamu bikum iz anşa'akum minal-ardi va iz antum acinnatun fî butûni ummahâtikum falâ tuzakkû anfusakum huva a'lamu bimanit-takâ

Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada (bile), sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir.

أَفَرَءَيۡتَ ٱلَّذِي تَوَلَّىٰ ٣٣

Afara'aytal-lazî tavallâ

Gördün mü arkasını döneni?

وَأَعۡطَىٰ قَلِيلٗا وَأَكۡدَىٰٓ ٣٤

Va a'tâ kalîlan va akdâ

Azıcık verip sonra vermemekte direneni?

أَعِندَهُۥ عِلۡمُ ٱلۡغَيۡبِ فَهُوَ يَرَىٰٓ ٣٥

A'indahû 'ilmul-ğaybi fahuva yarâ

Acaba gaybın bilgisi kendi yanındadır da o görüyor mu?

أَمۡ لَمۡ يُنَبَّأۡ بِمَا فِي صُحُفِ مُوسَىٰ ٣٦

Am lam yunabba' bimâ fî suhufi mûsâ

Yoksa, Musa’nın ve ahdine vefa gösteren kendisine haber verilmedi mi?

وَإِبۡرَٰهِيمَ ٱلَّذِي وَفَّىٰٓ ٣٧

Va ibrâhîmal-lazî vaffâ

İbrahim’in sahifelerinde yazılı olanlar kendisine haber verilmedi mi?

أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٞ وِزۡرَ أُخۡرَىٰ ٣٨

Allâ taziru vâziratun vizra uhrâ

Gerçekten hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenemez.

وَأَن لَّيۡسَ لِلۡإِنسَٰنِ إِلَّا مَا سَعَىٰ ٣٩

Va al laysa lil-insâni illâ mâ sa'â

Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.

وَأَنَّ سَعۡيَهُۥ سَوۡفَ يُرَىٰ ٤٠

Va anna sa'yahû savfa yurâ

Ve çalışması da ileride görülecektir.

ثُمَّ يُجۡزَىٰهُ ٱلۡجَزَآءَ ٱلۡأَوۡفَىٰ ٤١

Summa yuczâhul-cazâ'al-avfâ

Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir

وَأَنَّ إِلَىٰ رَبِّكَ ٱلۡمُنتَهَىٰ ٤٢

Va anna ilâ rabbikal-muntahâ

ve şüphesiz en son varış Rabbinedir.

وَأَنَّهُۥ هُوَ أَضۡحَكَ وَأَبۡكَىٰ ٤٣

Va annahû huva adhaka va abkâ

Doğrusu güldüren de ağlatan da O’dur.

وَأَنَّهُۥ هُوَ أَمَاتَ وَأَحۡيَا ٤٤

Va annahû huva amâta va ahyâ

Öldüren de dirilten de O’dur. 

وَأَنَّهُۥ خَلَقَ ٱلزَّوۡجَيۡنِ ٱلذَّكَرَ وَٱلۡأُنثَىٰ ٤٥

Va annahû halakaz-zavcayniz-zakara val-unsâ

Şurası muhakkak ki (rahime) erkek ve dişiden ibaret olan iki çifti O yarattı.

مِن نُّطۡفَةٍ إِذَا تُمۡنَىٰ ٤٦

Min nutfatin izâ tumnâ

Atıldığında nutfeden.

وَأَنَّ عَلَيۡهِ ٱلنَّشۡأَةَ ٱلۡأُخۡرَىٰ ٤٧

Va anna 'alayhin-naş'atal-uhrâ

Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir.

وَأَنَّهُۥ هُوَ أَغۡنَىٰ وَأَقۡنَىٰ ٤٨

Va annahû huva ağnâ va aknâ

Zengin eden de yoksul kılan da O'dıır.

وَأَنَّهُۥ هُوَ رَبُّ ٱلشِّعۡرَىٰ ٤٩

Va annahû huva rabbuş-şi'râ

Doğrusu Şi’râ yıldızının Rabbi de O'dur.

وَأَنَّهُۥٓ أَهۡلَكَ عَادًا ٱلۡأُولَىٰ ٥٠

Va annahû ahlaka 'âdanil-ûlâ

Ve şüphesiz ki önceki Âd kavmini O helâk etti.

وَثَمُودَاْ فَمَآ أَبۡقَىٰ ٥١

Vasamûda famâ abkâ

Semûd’u da (O helâk etti) ve geriye hiçbir şey bırakmadı.

وَقَوۡمَ نُوحٖ مِّن قَبۡلُۖ إِنَّهُمۡ كَانُواْ هُمۡ أَظۡلَمَ وَأَطۡغَىٰ ٥٢

Vakavma nûhim min kablu innahum kânû hum azlama va atğâ

Daha önce de çok zalim ve pek azgın olan Nuh kavmini (helâk etmişti).

وَٱلۡمُؤۡتَفِكَةَ أَهۡوَىٰ ٥٣

Val-mu'tafikata ahvâ

Altüst olan şehirleri de o böyle yaptı.

فَغَشَّىٰهَا مَا غَشَّىٰ ٥٤

Fağaşşâhâ mâ ğaşşâ

Onların başına getireceğini getirdi!

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكَ تَتَمَارَىٰ ٥٥

Fabi'ayyi âlâ'i rabbika tatamârâ

Şimdi Rabbinin nimetlerinin hangisinde şüpheye düşersin.

هَٰذَا نَذِيرٞ مِّنَ ٱلنُّذُرِ ٱلۡأُولَىٰٓ ٥٦

Hâzâ nazîrum minan-nuzuril-ûlâ

İşte bu ilk uyarıcılardan bir uyarıcıdır.

أَزِفَتِ ٱلۡأٓزِفَةُ ٥٧

Azifatil-âzifah

Yaklaşan yaklaştı.

لَيۡسَ لَهَا مِن دُونِ ٱللَّهِ كَاشِفَةٌ ٥٨

Laysa lahâ min dûnillâhi kâşifah

Onu (vaktini) Allah’tan başka açığa çıkaracak yoktur.

أَفَمِنۡ هَٰذَا ٱلۡحَدِيثِ تَعۡجَبُونَ ٥٩

Afamin hâzal-hadîsi ta'cabûn

Şimdi siz bu söze (Kur’an'a) mı şaşıyorsunuz?

وَتَضۡحَكُونَ وَلَا تَبۡكُونَ ٦٠

Vatadhakûna valâ tabkûn

Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz!

وَأَنتُمۡ سَٰمِدُونَ ٦١

Va antum sâmidûn

Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!

فَٱسۡجُدُواْۤ لِلَّهِۤ وَٱعۡبُدُواْ۩ ٦٢

Fascudû lillâhi va'budû

Haydi Allah'a secde edip O’na kulluk edin!

Kamer Suresi

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

ٱقۡتَرَبَتِ ٱلسَّاعَةُ وَٱنشَقَّ ٱلۡقَمَرُ ١

Iktarabatis-sâ'atu vanşakkal-kamar

Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.

وَإِن يَرَوۡاْ ءَايَةٗ يُعۡرِضُواْ وَيَقُولُواْ سِحۡرٞ مُّسۡتَمِرّٞ ٢

Va in yarav âyatan yu'ridû vayakûlû sihrum mustamirr

Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: Eskiden beri devam edegelen bir büyüdür, derler.

وَكَذَّبُواْ وَٱتَّبَعُوٓاْ أَهۡوَآءَهُمۡۚ وَكُلُّ أَمۡرٖ مُّسۡتَقِرّٞ ٣

Vakazzabû vattaba'û ahvâ'ahum vakullu amrim mustakirr

Yalanladılar ve kendi heveslerine uydular. Halbuki her işin ulaşacağı yeri vardır.

وَلَقَدۡ جَآءَهُم مِّنَ ٱلۡأَنۢبَآءِ مَا فِيهِ مُزۡدَجَرٌ ٤

Valakad câ'ahum minal-ambâ'i mâ fîhi muzdacar

Andolsun onlara, kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir.

حِكۡمَةُۢ بَٰلِغَةٞۖ فَمَا تُغۡنِ ٱلنُّذُرُ ٥

Hikmatu bâliğatun famâ tuğnin-nuzur

Bu büyük bir hikmettir. Fakat (yüz çevirene) uyarılar ne fayda verir!

فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡۘ يَوۡمَ يَدۡعُ ٱلدَّاعِ إِلَىٰ شَيۡءٖ نُّكُرٍ ٦

Fatavalla 'anhum yavma yad'ud-dâ'i ilâ şay'in nukur

Çağıranın görülmemiş bir şeye çağırdığı gün, sen de onlardan yüz çevir. 

خُشَّعًا أَبۡصَٰرُهُمۡ يَخۡرُجُونَ مِنَ ٱلۡأَجۡدَاثِ كَأَنَّهُمۡ جَرَادٞ مُّنتَشِرٞ ٧

Huşşa'an absâruhum yahrucûna minal-acdâsi ka annahum carâdum muntaşir

Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde

مُّهۡطِعِينَ إِلَى ٱلدَّاعِۖ يَقُولُ ٱلۡكَٰفِرُونَ هَٰذَا يَوۡمٌ عَسِرٞ ٨

Mmuhti'îna ilad-dâ'i yakûlul-kâfirûna hâzâ yavmun 'asir

ve dâvetçiye koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnada kâfirler: Bu, çok çetin bir gündür! derler.

۞ كَذَّبَتۡ قَبۡلَهُمۡ قَوۡمُ نُوحٖ فَكَذَّبُواْ عَبۡدَنَا وَقَالُواْ مَجۡنُونٞ وَٱزۡدُجِرَ ٩

Kazzabat kablahum kavmu nûhin fakazzabû 'abdanâ vakâlû macnûnun vazducir

Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı.

فَدَعَا رَبَّهُۥٓ أَنِّي مَغۡلُوبٞ فَٱنتَصِرۡ ١٠

Fada'â rabbahû annî mağlûbun fantasir

Bunun üzerine, Rabbine: Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek yalvardı.

فَفَتَحۡنَآ أَبۡوَٰبَ ٱلسَّمَآءِ بِمَآءٖ مُّنۡهَمِرٖ ١١

Fafatahnâ abvâbas-samâ'i bimâ'im munhamir

Biz de derhal nehir gibi devamlı akan bir su ile göğün kapılarını açtık.

وَفَجَّرۡنَا ٱلۡأَرۡضَ عُيُونٗا فَٱلۡتَقَى ٱلۡمَآءُ عَلَىٰٓ أَمۡرٖ قَدۡ قُدِرَ ١٢

Vafaccarnal-arda 'uyûnan fal-takal-mâ'u 'alâ amrin kad kudir

Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. (Her iki) su, takdir edilmiş bir işin olması için birleşmişti.

وَحَمَلۡنَٰهُ عَلَىٰ ذَاتِ أَلۡوَٰحٖ وَدُسُرٖ ١٣

Vahamalnâhu 'alâ zâti alvâhin vadusur

Nuh’u da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış gemiye bindirdik.

تَجۡرِي بِأَعۡيُنِنَا جَزَآءٗ لِّمَن كَانَ كُفِرَ ١٤

Tacrî bi a'yuninâ cazâ'al liman kâna kufir

İnkâr edilmiş olana (Nuh'a) bir mükâfat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.

وَلَقَد تَّرَكۡنَٰهَآ ءَايَةٗ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرٖ ١٥

Valakat taraknâhâ âyatan fahal mim muddakir

Andolsun ki onu bir ibret olarak bıraktık, ibret alan yok mudur?

فَكَيۡفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ ١٦

Fakayfa kâna 'azâbî vanuzur

Benim azabım ve uyarılarım nasılmış!

وَلَقَدۡ يَسَّرۡنَا ٱلۡقُرۡءَانَ لِلذِّكۡرِ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرٖ ١٧

Valakad yassarnal-kur'âna liz-zikri fahal mim muddakir

Andolsun biz Kur'an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?

كَذَّبَتۡ عَادٞ فَكَيۡفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ ١٨

Kazzabat 'âdun fakayfa kâna 'azâbî vanuzur

Âd kavmi (Peygamberleri Hûd'u) yalanladı da azabım ve tehdidim nasılmış (gördüler).

إِنَّآ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ رِيحٗا صَرۡصَرٗا فِي يَوۡمِ نَحۡسٖ مُّسۡتَمِرّٖ ١٩

Innâ arsalnâ 'alayhim rîhan sarsaran fî yavmi nahsim mustamirr

Biz onların üstüne, uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgâr gönderdik.

تَنزِعُ ٱلنَّاسَ كَأَنَّهُمۡ أَعۡجَازُ نَخۡلٖ مُّنقَعِرٖ ٢٠

Tanzi'un-nâsa ka annahum a'câzu nahlim munka'ir

O rüzgâr, insanları, sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriyordu.

فَكَيۡفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ ٢١

Fakayfa kâna 'azâbî vanuzur

Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!

وَلَقَدۡ يَسَّرۡنَا ٱلۡقُرۡءَانَ لِلذِّكۡرِ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرٖ ٢٢

Valakad yassarnal-kur'âna liz-zikri fahal mim muddakir

Andolsun biz Kur'an’ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?

كَذَّبَتۡ ثَمُودُ بِٱلنُّذُرِ ٢٣

Kazzabat samûdu bin-nuzur

Semûd kavmi de uyarıcıları yalanladı.

فَقَالُوٓاْ أَبَشَرٗا مِّنَّا وَٰحِدٗا نَّتَّبِعُهُۥٓ إِنَّآ إِذٗا لَّفِي ضَلَٰلٖ وَسُعُرٍ ٢٤

Fakâlû abaşaram minnâ vâhidan nattabi'uhû innâ izal lafî dalâlin vasu'ur

«Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz» dediler.

أَءُلۡقِيَ ٱلذِّكۡرُ عَلَيۡهِ مِنۢ بَيۡنِنَا بَلۡ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٞ ٢٥

A'ulkiyaz-zikru 'alayhi mim bayninâ bal huva kazzâbun aşir

«Vahiy, aramızda ona mı verildi? Hayır o, çok yalancı biridir» (dediler).

سَيَعۡلَمُونَ غَدٗا مَّنِ ٱلۡكَذَّابُ ٱلۡأَشِرُ ٢٦

Saya'lamûna ğadam manil-kazzâbul-aşir

Yarın onlar, çok yalancının ve şımarığın kim olduğunu bileceklerdir.

إِنَّا مُرۡسِلُواْ ٱلنَّاقَةِ فِتۡنَةٗ لَّهُمۡ فَٱرۡتَقِبۡهُمۡ وَٱصۡطَبِرۡ ٢٧

Innâ mursilun-nâkati fitnatal lahum fartakibhum vastabir

Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen biziz. Sen onları gözetle ve sabret.

وَنَبِّئۡهُمۡ أَنَّ ٱلۡمَآءَ قِسۡمَةُۢ بَيۡنَهُمۡۖ كُلُّ شِرۡبٖ مُّحۡتَضَرٞ ٢٨

Vanabbi'hum annal-mâ'a kismatu baynahum kullu şirbim muhtadar

Onlara, suyun aralarında paylaştırdığını haber ver. Her biri kendi içme sırasında gelsin.

فَنَادَوۡاْ صَاحِبَهُمۡ فَتَعَاطَىٰ فَعَقَرَ ٢٩

Fanâdav sâhibahum fata'âtâ fa'akar

Arkadaşlarını çağırdılar, o da (bundan cür'et alarak) kılıcını kaptı ve deveyi kesti.

فَكَيۡفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ ٣٠

Fakayfa kâna 'azâbî vanuzur

(Bu azgınlara) azabım ve uyarılarım nasıl oldu!

إِنَّآ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ صَيۡحَةٗ وَٰحِدَةٗ فَكَانُواْ كَهَشِيمِ ٱلۡمُحۡتَظِرِ ٣١

Innâ arsalnâ 'alayhim sayhatan vâhidatan fakânû kahaşîmil-muhtazir

Biz onların üzerlerine korkunç bir ses gönderdik. Hemen hayvan ağılına konan kuru ot gibi oluverdiler.

وَلَقَدۡ يَسَّرۡنَا ٱلۡقُرۡءَانَ لِلذِّكۡرِ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرٖ ٣٢

Valakad yassarnal-kur'âna liz-zikri fahal mim muddakir

Andolsun biz Kur'an'ı, anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mu?

كَذَّبَتۡ قَوۡمُ لُوطِۭ بِٱلنُّذُرِ ٣٣

Kazzabat kavmu lûti bin-nuzur

Lût'un kavmi de uyarıcı peygamberleri yalanladı.

إِنَّآ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ حَاصِبًا إِلَّآ ءَالَ لُوطٖۖ نَّجَّيۡنَٰهُم بِسَحَرٖ ٣٤

Innâ arsalnâ 'alayhim hâsiban illâ âla lûtin naccaynâhum bisahar

Biz de üstlerine taş (yağdıran bir fırtına) gönderdik. Sadece Lût ailesini seher vaktinde kurtardık.

نِّعۡمَةٗ مِّنۡ عِندِنَاۚ كَذَٰلِكَ نَجۡزِي مَن شَكَرَ ٣٥

Nni'matam min 'indinâ kazâlika naczî man şakar

Katımızdan bir nimet olarak. Biz şükredeni işte böyle mükâfatlandırırız.

وَلَقَدۡ أَنذَرَهُم بَطۡشَتَنَا فَتَمَارَوۡاْ بِٱلنُّذُرِ ٣٦

Valakad anzarahum batşatanâ fatamârav bin-nuzur

Andolsun ki, Lût onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu tehditleri kuşkuyla karşıladılar.

وَلَقَدۡ رَٰوَدُوهُ عَن ضَيۡفِهِۦ فَطَمَسۡنَآ أَعۡيُنَهُمۡ فَذُوقُواْ عَذَابِي وَنُذُرِ ٣٧

Valakad râvadûhu 'an dayfihî fatamasnâ a'yunahum fazûkû 'azâbî vanuzur

Onlar Lût'un misafirlerine karşı kötülük yapmayı planlamışlardı. Hemen biz onların gözlerini silme kör ettik. «Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!» (dedik).

وَلَقَدۡ صَبَّحَهُم بُكۡرَةً عَذَابٞ مُّسۡتَقِرّٞ ٣٨

Valakad sabbahahum bukratan 'azâbum mustakirr

Bir sabah kendilerine, yakalarını bir daha bırakmayacak olan bir azap gelip çattı.

فَذُوقُواْ عَذَابِي وَنُذُرِ ٣٩

Fazûkû 'azâbî vanuzur

İşte azabımı ve uyarılarımı tadın! (denildi).

وَلَقَدۡ يَسَّرۡنَا ٱلۡقُرۡءَانَ لِلذِّكۡرِ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرٖ ٤٠

Valakad yassarnal-kur'âna liz-zikri fahal mim muddakir

Andolsun biz Kur'an'ı, öğüt almak için kolaylaştırdık. O halde düşünüp ibret alan yok mu?

وَلَقَدۡ جَآءَ ءَالَ فِرۡعَوۡنَ ٱلنُّذُرُ ٤١

Valakad câ'a âla fir'avnan-nuzur

Şüphesiz Firavun'un kavmine de uyarıcılar gelmişti.

كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذۡنَٰهُمۡ أَخۡذَ عَزِيزٖ مُّقۡتَدِرٍ ٤٢

Kazzabû bi'âyâtinâ kullihâ fa ahaznâhum ahza 'azîzim muktadir

Lâkin onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları güç ve kudretimize lâyık bir şekilde yakaladık.

أَكُفَّارُكُمۡ خَيۡرٞ مِّنۡ أُوْلَٰٓئِكُمۡ أَمۡ لَكُم بَرَآءَةٞ فِي ٱلزُّبُرِ ٤٣

Akuffârukum hayrum min ulâ'ikum am lakum barâ'atun fiz-zubur

Şimdi sizin kâfirleriniz, onlardan daha mı iyidirler? Yoksa kitaplarda sizin için bir berât mı var?

أَمۡ يَقُولُونَ نَحۡنُ جَمِيعٞ مُّنتَصِرٞ ٤٤

Am yakûlûna nahnu camî'um muntasir

Yoksa «Biz, intikam almağa gücü yeten bir topluluğuz» mu diyorlar?

سَيُهۡزَمُ ٱلۡجَمۡعُ وَيُوَلُّونَ ٱلدُّبُرَ ٤٥

Sayuhzamul-cam'u vayuvallûnad-dubur

O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır.

بَلِ ٱلسَّاعَةُ مَوۡعِدُهُمۡ وَٱلسَّاعَةُ أَدۡهَىٰ وَأَمَرُّ ٤٦

Balis-sâ'atu mav'iduhum vas-sâ'atu adhâ va amarr

Bilakis kıyamet onlara vâdedilen asıl saattir ve o saat daha belâlı ve daha acıdır.

إِنَّ ٱلۡمُجۡرِمِينَ فِي ضَلَٰلٖ وَسُعُرٖ ٤٧

Innal-mucrimîna fî dalâlin vasu'ur

Şüphesiz suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.

يَوۡمَ يُسۡحَبُونَ فِي ٱلنَّارِ عَلَىٰ وُجُوهِهِمۡ ذُوقُواْ مَسَّ سَقَرَ ٤٨

Yavma yushabûna fin-nâri 'alâ vucûhihim zûkû massa sakar

O gün yüzüstü ateşe sürüklendiklerinde «cehennemin elemini tadın!» denir.

إِنَّا كُلَّ شَيۡءٍ خَلَقۡنَٰهُ بِقَدَرٖ ٤٩

Innâ kulla şay'in halaknâhu bikadar

Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık. 

وَمَآ أَمۡرُنَآ إِلَّا وَٰحِدَةٞ كَلَمۡحِۭ بِٱلۡبَصَرِ ٥٠

Vamâ amrunâ illâ vâhidatun kalamhi bil-basar

Bizim buyruğumuz, bir anlık bakış gibi, bir tek sözden başka bir şey değildir.

وَلَقَدۡ أَهۡلَكۡنَآ أَشۡيَاعَكُمۡ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرٖ ٥١

Valakad ahlaknâ aşyâ'akum fahal mim muddakir

Andolsun biz, sizin benzerlerinizi hep helâk etlik. Düşünüp ibret alan yok mu?

وَكُلُّ شَيۡءٖ فَعَلُوهُ فِي ٱلزُّبُرِ ٥٢

Vakullu şay'in fa'alûhu fiz-zubur

Yaptıkları her şey kitaplarda (amel defterlerinde) mevcuttur.

وَكُلُّ صَغِيرٖ وَكَبِيرٖ مُّسۡتَطَرٌ ٥٣

Vakullu sağîrin vakabîrim mustatar

Küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.

إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِي جَنَّٰتٖ وَنَهَرٖ ٥٤

Innal-muttakîna fî cannâtin vanahar

Takvâ sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarında,

فِي مَقۡعَدِ صِدۡقٍ عِندَ مَلِيكٖ مُّقۡتَدِرِۭ ٥٥

Fî mak'adi sidkin 'inda malîkim muktadir

güçlü ve Yüce Allah'ın huzurunda hak meclisindedirler.

Rahman Suresi

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

ٱلرَّحۡمَٰنُ ١

Ar-rahmân

Rahman

عَلَّمَ ٱلۡقُرۡءَانَ ٢

'Allamal-kur'ân

Kur'anı öğretti.

خَلَقَ ٱلۡإِنسَٰنَ ٣

Halakal-insân

İnsanı yarattı.

عَلَّمَهُ ٱلۡبَيَانَ ٤

'Allamahul-bayân

Ona, beyanı (konuşmayı hidayet ve sapıklık yolunu) öğretti .

ٱلشَّمۡسُ وَٱلۡقَمَرُ بِحُسۡبَانٖ ٥

Aş-şamsu val-kamaru bihusbân

Güneş ve ay bir hesaba göre (hareket etmekte) dir.

وَٱلنَّجۡمُ وَٱلشَّجَرُ يَسۡجُدَانِ ٦

Van-nacmu vaş-şacaru yascudân

Bitkiler ve ağaçlar secde ederler.

وَٱلسَّمَآءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ ٱلۡمِيزَانَ ٧

Vas-samâ'a rafa'ahâ vavada'al-mîzân

Göğü Allah yükseltti ve mîzanı (dengeyi) O koydu.

أَلَّا تَطۡغَوۡاْ فِي ٱلۡمِيزَانِ ٨

Allâ tatğav fil-mîzân

Sakın dengeyi bozmayın.

وَأَقِيمُواْ ٱلۡوَزۡنَ بِٱلۡقِسۡطِ وَلَا تُخۡسِرُواْ ٱلۡمِيزَانَ ٩

Va akîmul-vazna bil-kisti valâ tuhsirul-mîzân

Ölçüyü adaletle tutun ve eksik tartmayın.

وَٱلۡأَرۡضَ وَضَعَهَا لِلۡأَنَامِ ١٠

Val-arda vada'ahâ lil-anâm

Allah, yeri canlılar için yaratmıştır.

فِيهَا فَٰكِهَةٞ وَٱلنَّخۡلُ ذَاتُ ٱلۡأَكۡمَامِ ١١

Fîhâ fâkihatun van-nahlu zâtul-akmâm

Orada meyveler ve salkımlı hurma ağaçları vardır.

وَٱلۡحَبُّ ذُو ٱلۡعَصۡفِ وَٱلرَّيۡحَانُ ١٢

Val-habbu zul-'asfi var-rayhân

Yapraklı daneler ve hoş kokulu bitkiler vardır.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ١٣

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

خَلَقَ ٱلۡإِنسَٰنَ مِن صَلۡصَٰلٖ كَٱلۡفَخَّارِ ١٤

Halakal-insâna min salsâlin kal-fahhâr

Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.

وَخَلَقَ ٱلۡجَآنَّ مِن مَّارِجٖ مِّن نَّارٖ ١٥

Vahalakal-cânna mim mâricim min nâr

Cinleri öz ateşten yarattı.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ١٦

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

رَبُّ ٱلۡمَشۡرِقَيۡنِ وَرَبُّ ٱلۡمَغۡرِبَيۡنِ ١٧

Rabbul-maşrikayni varabbul-mağribayn

(O,) iki doğunun ve iki batının Rabbidir.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ١٨

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? 

مَرَجَ ٱلۡبَحۡرَيۡنِ يَلۡتَقِيَانِ ١٩

Maracal-bahrayni yaltakiyân

İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.

بَيۡنَهُمَا بَرۡزَخٞ لَّا يَبۡغِيَانِ ٢٠

Baynahumâ barzahul lâ yabğiyân

Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٢١

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

يَخۡرُجُ مِنۡهُمَا ٱللُّؤۡلُؤُ وَٱلۡمَرۡجَانُ ٢٢

Yahrucu minhumal-lu'lu'u val-marcân

İkisinden de inci ve mercan çıkar.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٢٣

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Şimdi Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

وَلَهُ ٱلۡجَوَارِ ٱلۡمُنشَـَٔاتُ فِي ٱلۡبَحۡرِ كَٱلۡأَعۡلَٰمِ ٢٤

Valahul-cavâril-munşa'âtu fil-bahri kal-a'lâm

Denizde yüce dağlar gibi yükselen gemiler de O’nundur.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٢٥

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

كُلُّ مَنۡ عَلَيۡهَا فَانٖ ٢٦

Kullu man 'alayhâ fân

Yer yüzünde bulunan her canlı yok olacak.

وَيَبۡقَىٰ وَجۡهُ رَبِّكَ ذُو ٱلۡجَلَٰلِ وَٱلۡإِكۡرَامِ ٢٧

Vayabkâ vachu rabbika zul-calâli val-ikrâm

Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin yüzü bâki kalacak.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٢٨

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

يَسۡـَٔلُهُۥ مَن فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ كُلَّ يَوۡمٍ هُوَ فِي شَأۡنٖ ٢٩

Yas'aluhû man fis-samâvâti val-ardi kulla yavmin huva fî şa'n

Göklerde ve yerde bulunan herkes, O'ndan ister. O, her an yaratma halindedir.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٠

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

سَنَفۡرُغُ لَكُمۡ أَيُّهَ ٱلثَّقَلَانِ ٣١

Sanafruğu lakum ayyuhas-sakalân

Ey insan ve cin! Sizin de hesabınızı ele alacağız.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٢

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Hal bu iken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

يَٰمَعۡشَرَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِ إِنِ ٱسۡتَطَعۡتُمۡ أَن تَنفُذُواْ مِنۡ أَقۡطَارِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ فَٱنفُذُواْۚ لَا تَنفُذُونَ إِلَّا بِسُلۡطَٰنٖ ٣٣

Yâma'şaral-cinni val-insi inistata'tum an tanfuzû min aktâris-samâvâti val-ardi fanfuzû lâ tanfuzûna illâ bisultân

Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٤

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

يُرۡسَلُ عَلَيۡكُمَا شُوَاظٞ مِّن نَّارٖ وَنُحَاسٞ فَلَا تَنتَصِرَانِ ٣٥

Yursalu 'alaykumâ şuvâzum min nârin vanuhâsun falâ tantasirân

Üzerinize ateşten alev ve duman gönderilir de birbirinizi kurtaramaz ve yardımlaşamazsınız.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٦

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

فَإِذَا ٱنشَقَّتِ ٱلسَّمَآءُ فَكَانَتۡ وَرۡدَةٗ كَٱلدِّهَانِ ٣٧

Fa izanşakkatis-samâ'u fakânat vardatan kad-dihân

Gök yarılıp da kızarmış yağ renginde gül gibi olduğu zaman,

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٣٨

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

فَيَوۡمَئِذٖ لَّا يُسۡـَٔلُ عَن ذَنۢبِهِۦٓ إِنسٞ وَلَا جَآنّٞ ٣٩

Fayavma'izil lâ yus'alu 'an zambihî insun valâ cânn

İşte o gün insana da cine de günahı sorulmaz.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٠

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

يُعۡرَفُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ بِسِيمَٰهُمۡ فَيُؤۡخَذُ بِٱلنَّوَٰصِي وَٱلۡأَقۡدَامِ ٤١

Yu'raful-mucrimûna bisîmâhum fayu'hazu bin-navâsî val-akdâm

Suçlular, simalarından tanınır, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar. 

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٢

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

هَٰذِهِۦ جَهَنَّمُ ٱلَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا ٱلۡمُجۡرِمُونَ ٤٣

Hâzihî cahannamul-latî yukazzibu bihal-mucrimûn

İşte bu, suçluların yalanladıkları cehennemdir.

يَطُوفُونَ بَيۡنَهَا وَبَيۡنَ حَمِيمٍ ءَانٖ ٤٤

Yatûfûna baynahâ vabayna hamîmin ân

Onlar, cehennemle kaynar su arasında dolaşır dururlar.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٥

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Şimdi Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

وَلِمَنۡ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِۦ جَنَّتَانِ ٤٦

Valiman hâfa makâma rabbihî cannatân

Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٧

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?

ذَوَاتَآ أَفۡنَانٖ ٤٨

Zavâtâ afnân

İki cennette çeşit çeşit ağaçlarla doludur.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٤٩

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

فِيهِمَا عَيۡنَانِ تَجۡرِيَانِ ٥٠

Fîhimâ 'aynâni tacriyân

İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥١

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

فِيهِمَا مِن كُلِّ فَٰكِهَةٖ زَوۡجَانِ ٥٢

Fîhimâ min kulli fâkihatin zavcân

İkisinde de her türlü meyveden çift çift vardır.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٣

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

مُتَّكِـِٔينَ عَلَىٰ فُرُشِۭ بَطَآئِنُهَا مِنۡ إِسۡتَبۡرَقٖۚ وَجَنَى ٱلۡجَنَّتَيۡنِ دَانٖ ٥٤

Muttaki'îna 'alâ furuşi batâ'inuhâ min istabrakin vacanal-cannatayni dân

Hepsi de örtüleri atlastan minderlere yaslanırlar. İki cennetin de meyvesinin devşirilmesi yakındır.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٥

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

فِيهِنَّ قَٰصِرَٰتُ ٱلطَّرۡفِ لَمۡ يَطۡمِثۡهُنَّ إِنسٞ قَبۡلَهُمۡ وَلَا جَآنّٞ ٥٦

Fîhinna kâsirâtut-tarfi lam yatmishunna insun kablahum valâ cânn

Oralarda gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş güzeller var ki, bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٧

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

كَأَنَّهُنَّ ٱلۡيَاقُوتُ وَٱلۡمَرۡجَانُ ٥٨

Ka annahunnal-yâkûtu val-marcân

Sanki onlar yakut ve mercandırlar.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٥٩

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

هَلۡ جَزَآءُ ٱلۡإِحۡسَٰنِ إِلَّا ٱلۡإِحۡسَٰنُ ٦٠

Hal cazâ'ul-ihsâni illal-ihsân

İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦١

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

وَمِن دُونِهِمَا جَنَّتَانِ ٦٢

Vamin dûnihimâ cannatân

Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦٣

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

مُدۡهَآمَّتَانِ ٦٤

Mudhâmmatân

Bu cennetler koyu yeşildirler.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦٥

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

فِيهِمَا عَيۡنَانِ نَضَّاخَتَانِ ٦٦

Fîhimâ 'aynâni naddâhatân

İkisinde de durmadan fışkıran iki kaynak vardır.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦٧

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

فِيهِمَا فَٰكِهَةٞ وَنَخۡلٞ وَرُمَّانٞ ٦٨

Fîhimâ fâkihatun vanahlun varummân

İkisinde de her türlü meyveler, hurma ve nar vardır.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٦٩

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

فِيهِنَّ خَيۡرَٰتٌ حِسَانٞ ٧٠

Fîhinna hayrâtun hisân

İçlerinde huyu güzel, yüzü güzel kadınlar vardır.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧١

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

حُورٞ مَّقۡصُورَٰتٞ فِي ٱلۡخِيَامِ ٧٢

Hûrum maksûrâtun fil-hiyâm

Otağlar içinde sahiplerine tahsis edilmiş huriler vardır.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧٣

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

لَمۡ يَطۡمِثۡهُنَّ إِنسٞ قَبۡلَهُمۡ وَلَا جَآنّٞ ٧٤

Lam yatmishunna insun kablahum valâ cânn

Bunlara onlardan önce ne bir insan ne bir cin dokunmuştur.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧٥

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

مُتَّكِـِٔينَ عَلَىٰ رَفۡرَفٍ خُضۡرٖ وَعَبۡقَرِيٍّ حِسَانٖ ٧٦

Muttaki'îna 'alâ rafrafin hudrin va'abkariyyin hisân

Yeşil yastıklara ve hârikulâde güzel döşemelere yaslanırlar.

فَبِأَيِّ ءَالَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ٧٧

Fabi'ayyi âlâ'i rabbikumâ tukazzibân

Öyleyken Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?

تَبَٰرَكَ ٱسۡمُ رَبِّكَ ذِي ٱلۡجَلَٰلِ وَٱلۡإِكۡرَامِ ٧٨

Tabârakasmu rabbika zil-calâli val-ikrâm

Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı yücelerden yücedir.

Vakıa Suresi

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

إِذَا وَقَعَتِ ٱلۡوَاقِعَةُ ١

Izâ vaka'atil-vâki'ah

Kıyamet koptuğu zaman,

لَيۡسَ لِوَقۡعَتِهَا كَاذِبَةٌ ٢

Laysa livak'atihâ kâzibah

ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur;

خَافِضَةٞ رَّافِعَةٌ ٣

Hâfidatur râfi'ah

O, alçaltıcı, yükselticidir.

إِذَا رُجَّتِ ٱلۡأَرۡضُ رَجّٗا ٤

Izâ ruccatil-ardu raccâ

Yer şiddetle sarsıldığı zaman,

وَبُسَّتِ ٱلۡجِبَالُ بَسّٗا ٥

Vabussatil-cibâlu bassâ

Dağlar parçaladığı zaman,

فَكَانَتۡ هَبَآءٗ مُّنۢبَثّٗا ٦

Fakânat habâ'am mumbassâ

dağılıp toz duman haline geldiği

وَكُنتُمۡ أَزۡوَٰجٗا ثَلَٰثَةٗ ٧

Vakuntum azvâcan salâsah

ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman,

فَأَصۡحَٰبُ ٱلۡمَيۡمَنَةِ مَآ أَصۡحَٰبُ ٱلۡمَيۡمَنَةِ ٨

Fa ashâbul-maymanati mâ ashâbul-maymanah

sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!

وَأَصۡحَٰبُ ٱلۡمَشۡـَٔمَةِ مَآ أَصۡحَٰبُ ٱلۡمَشۡـَٔمَةِ ٩

Va ashâbul-maş'amati mâ ashâbul-maş'amah

Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar!

وَٱلسَّٰبِقُونَ ٱلسَّٰبِقُونَ ١٠

Vas-sâbikûnas-sâbikûn

(Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.

أُوْلَٰٓئِكَ ٱلۡمُقَرَّبُونَ ١١

Ulâ'ikal-mukarrabûn

İşte bunlar, (Allah'a) en yakın olanlardır.

فِي جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ١٢

Fî cannâtin-na'îm

Naîm cennetlerinde.

ثُلَّةٞ مِّنَ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٣

Sullatum minal-avvalîn

(Onların) çoğu önceki ümmetlerden,

وَقَلِيلٞ مِّنَ ٱلۡأٓخِرِينَ ١٤

Vakalîlum minal-âhirîn

birazı da sonrakilerdendir.

عَلَىٰ سُرُرٖ مَّوۡضُونَةٖ ١٥

'Alâ sururim mavdûnah

Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedir,

مُّتَّكِـِٔينَ عَلَيۡهَا مُتَقَٰبِلِينَ ١٦

Mmuttaki'îna 'alayhâ mutakâbilîn

karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.

يَطُوفُ عَلَيۡهِمۡ وِلۡدَٰنٞ مُّخَلَّدُونَ ١٧

Yatûfu 'alayhim vildânum muhalladûn

Çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır;

بِأَكۡوَابٖ وَأَبَارِيقَ وَكَأۡسٖ مِّن مَّعِينٖ ١٨

Bi akvâbin va abârîka vaka'sim mim ma'în

Maîn çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.

لَّا يُصَدَّعُونَ عَنۡهَا وَلَا يُنزِفُونَ ١٩

Llâ yusadda'ûna 'anhâ valâ yunzifûn

Bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.

وَفَٰكِهَةٖ مِّمَّا يَتَخَيَّرُونَ ٢٠

Vafâkihatim mimmâ yatahayyarûn

(Onlara) beğendikleri meyveler,

وَلَحۡمِ طَيۡرٖ مِّمَّا يَشۡتَهُونَ ٢١

Valahmi tayrim mimmâ yaştahûn

Canlarının çektiği kuş etleri,

وَحُورٌ عِينٞ ٢٢

Vahûrun 'în

iri gözlü huriler,

كَأَمۡثَٰلِ ٱللُّؤۡلُوِٕ ٱلۡمَكۡنُونِ ٢٣

Ka amsâlil-lu'luv'il-maknûn

saklı inciler gibi

جَزَآءَۢ بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ٢٤

Cazâ'a bimâ kânû ya'malûn

yaptıklarına karşılık olarak (verilir).

لَا يَسۡمَعُونَ فِيهَا لَغۡوٗا وَلَا تَأۡثِيمًا ٢٥

Lâ yasma'ûna fîhâ lağvan valâ ta'sîmâ

Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.

إِلَّا قِيلٗا سَلَٰمٗا سَلَٰمٗا ٢٦

Illâ kîlan salâman salâmâ

Söylenen, yalnızca «selâm, selâm »dır.

وَأَصۡحَٰبُ ٱلۡيَمِينِ مَآ أَصۡحَٰبُ ٱلۡيَمِينِ ٢٧

Va ashâbul-yamîni mâ ashâbul-yamîn

Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere (amel defteri sağdan verilenlere)!

فِي سِدۡرٖ مَّخۡضُودٖ ٢٨

Fî sidrim mahdûd

Düzgün kiraz ağacı,

وَطَلۡحٖ مَّنضُودٖ ٢٩

Vatalhim mandûd

meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları,

وَظِلّٖ مَّمۡدُودٖ ٣٠

Vazillim mamdûd

uzamış gölgeler,

وَمَآءٖ مَّسۡكُوبٖ ٣١

Vamâ'im maskûb

çağlayarak akan sular,

وَفَٰكِهَةٖ كَثِيرَةٖ ٣٢

Vafâkihatin kasîrah

sayısız meyveler içindedirler;

لَّا مَقۡطُوعَةٖ وَلَا مَمۡنُوعَةٖ ٣٣

Llâ maktû'atin valâ mamnû'ah

Tükenmeyen ve yasaklanmayan,

وَفُرُشٖ مَّرۡفُوعَةٍ ٣٤

Vafuruşim marfû'ah

ve kabartılmış döşekler üstündedirler.

إِنَّآ أَنشَأۡنَٰهُنَّ إِنشَآءٗ ٣٥

Innâ anşa'nâhunna inşâ'â

Gerçekten biz hurileri apayrı biçimde yeni yarattık.

فَجَعَلۡنَٰهُنَّ أَبۡكَارًا ٣٦

Faca'alnâhunna abkârâ

Onları, eşlerine bâkireler kıldık.

عُرُبًا أَتۡرَابٗا ٣٧

'Uruban atrâbâ

Düşkün ve yaşıt.

لِّأَصۡحَٰبِ ٱلۡيَمِينِ ٣٨

Lli ashâbil-yamîn

Bütün bunlar sağdakiler içindir.

ثُلَّةٞ مِّنَ ٱلۡأَوَّلِينَ ٣٩

Sullatum minal-avvalîn

Bunların birçoğu önceki ümmetlerdendir.

وَثُلَّةٞ مِّنَ ٱلۡأٓخِرِينَ ٤٠

Vasullatum minal-âhirîn

Birçoğu da sonrakilerdendir.

وَأَصۡحَٰبُ ٱلشِّمَالِ مَآ أَصۡحَٰبُ ٱلشِّمَالِ ٤١

Va ashâbuş-şimâli mâ ashâbuş-şimâl

Soldakiler; ne yazık o soldakilere (amel defteri soldan verilenlere)!

فِي سَمُومٖ وَحَمِيمٖ ٤٢

Fî samûmin vahamîm

İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde,

وَظِلّٖ مِّن يَحۡمُومٖ ٤٣

Vazillim min yahmûm

kapkara dumandan bir gölge altındadırlar,

لَّا بَارِدٖ وَلَا كَرِيمٍ ٤٤

Llâ bâridin valâ karîm

serin ve hoş olmayan.

إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَبۡلَ ذَٰلِكَ مُتۡرَفِينَ ٤٥

Innahum kânû kabla zâlika mutrafîn

Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahete dalmışlardı.

وَكَانُواْ يُصِرُّونَ عَلَى ٱلۡحِنثِ ٱلۡعَظِيمِ ٤٦

Vakânû yusirrûna 'alal-hinsil-'azîm

Büyük günahı işlemekte direnir dururlardı.

وَكَانُواْ يَقُولُونَ أَئِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابٗا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ ٤٧

Vakânû yakûlûna a'izâ mitnâ vakunnâ turâban va'izâman a'innâ lamab'ûsûn

Ve diyorlardı ki: Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?

أَوَءَابَآؤُنَا ٱلۡأَوَّلُونَ ٤٨

Ava'âbâ'unal-avvalûn

Önceki atalarımız da mı?

قُلۡ إِنَّ ٱلۡأَوَّلِينَ وَٱلۡأٓخِرِينَ ٤٩

Kul innal-avvalîna val-âhirîn

De ki: Hem öncekiler hem de sonrakiler,

لَمَجۡمُوعُونَ إِلَىٰ مِيقَٰتِ يَوۡمٖ مَّعۡلُومٖ ٥٠

Lamacmû'ûna ilâ mîkâti yavmim ma'lûm

belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır! 

ثُمَّ إِنَّكُمۡ أَيُّهَا ٱلضَّآلُّونَ ٱلۡمُكَذِّبُونَ ٥١

Summa innakum ayyuhad-dâllûnal-mukazzibûn

Sonra siz ey sapıklar, yalancılar!

لَأٓكِلُونَ مِن شَجَرٖ مِّن زَقُّومٖ ٥٢

La'âkilûna min şacarim min zakkûm

Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.

فَمَالِـُٔونَ مِنۡهَا ٱلۡبُطُونَ ٥٣

Famâli'ûna minhal-butûn

Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.

فَشَٰرِبُونَ عَلَيۡهِ مِنَ ٱلۡحَمِيمِ ٥٤

Faşâribûna 'alayhi minal-hamîm

Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.

فَشَٰرِبُونَ شُرۡبَ ٱلۡهِيمِ ٥٥

Faşâribûna şurbal-hîm

Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.

هَٰذَا نُزُلُهُمۡ يَوۡمَ ٱلدِّينِ ٥٦

Hâzâ nuzuluhum yavmad-dîn

İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur!

نَحۡنُ خَلَقۡنَٰكُمۡ فَلَوۡلَا تُصَدِّقُونَ ٥٧

Nahnu halaknâkum falavlâ tusaddikûn

Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi?

أَفَرَءَيۡتُم مَّا تُمۡنُونَ ٥٨

Afara'aytum mâ tumnûn

Söyleyin öyleyse, (rahimlere) döktüğünüz meni nedir?

ءَأَنتُمۡ تَخۡلُقُونَهُۥٓ أَمۡ نَحۡنُ ٱلۡخَٰلِقُونَ ٥٩

A'antum tahlukûnahû am nahnul-hâlikûn

Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?

نَحۡنُ قَدَّرۡنَا بَيۡنَكُمُ ٱلۡمَوۡتَ وَمَا نَحۡنُ بِمَسۡبُوقِينَ ٦٠

Nahnu kaddarnâ baynakumul-mavta vamâ nahnu bimasbûkîn

Aranızda ölümü takdir eden biziz ve biz, önüne geçilebileceklerden değiliz.

عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ أَمۡثَٰلَكُمۡ وَنُنشِئَكُمۡ فِي مَا لَا تَعۡلَمُونَ ٦١

'Alâ an nubaddila amsâlakum vanunşi'akum fî mâ lâ ta'lamûn

Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir âlemde tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).

وَلَقَدۡ عَلِمۡتُمُ ٱلنَّشۡأَةَ ٱلۡأُولَىٰ فَلَوۡلَا تَذَكَّرُونَ ٦٢

Valakad 'alimtumun-naş'atal-ûlâ falavlâ tazakkarûn

Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

أَفَرَءَيۡتُم مَّا تَحۡرُثُونَ ٦٣

Afara'aytum mâ tahrusûn

Şimdi bana, ektiğinizi haber verin.

ءَأَنتُمۡ تَزۡرَعُونَهُۥٓ أَمۡ نَحۡنُ ٱلزَّٰرِعُونَ ٦٤

A'antum tazra'ûnahû am nahnuz-zâri'ûn

Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

لَوۡ نَشَآءُ لَجَعَلۡنَٰهُ حُطَٰمٗا فَظَلۡتُمۡ تَفَكَّهُونَ ٦٥

Lav naşâ'u laca'alnâhu hutâman fazaltum tafakkahûn

Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız.

إِنَّا لَمُغۡرَمُونَ ٦٦

Innâ lamuğramûn

«Doğrusu borç altına girdik.

بَلۡ نَحۡنُ مَحۡرُومُونَ ٦٧

Bal nahnu mahrûmûn

Daha doğrusu, biz yoksul kaldık» (derdiniz).

أَفَرَءَيۡتُمُ ٱلۡمَآءَ ٱلَّذِي تَشۡرَبُونَ ٦٨

Afara'aytumul-mâ'al-lazî taşrabûn

Ya içtiğiniz suya ne dersiniz?

ءَأَنتُمۡ أَنزَلۡتُمُوهُ مِنَ ٱلۡمُزۡنِ أَمۡ نَحۡنُ ٱلۡمُنزِلُونَ ٦٩

A'antum anzaltumûhu minal-muzni am nahnul-munzilûn

Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

لَوۡ نَشَآءُ جَعَلۡنَٰهُ أُجَاجٗا فَلَوۡلَا تَشۡكُرُونَ ٧٠

Lav naşâ'u ca'alnâhu ucâcan falavlâ taşkurûn

Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?

أَفَرَءَيۡتُمُ ٱلنَّارَ ٱلَّتِي تُورُونَ ٧١

Afara'aytumun-nâral-latî tûrûn

Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi,

ءَأَنتُمۡ أَنشَأۡتُمۡ شَجَرَتَهَآ أَمۡ نَحۡنُ ٱلۡمُنشِـُٔونَ ٧٢

A'antum anşa'tum şacaratahâ am nahnul-munşi'ûn

onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

نَحۡنُ جَعَلۡنَٰهَا تَذۡكِرَةٗ وَمَتَٰعٗا لِّلۡمُقۡوِينَ ٧٣

Nahnu ca'alnâhâ tazkiratan vamatâ'al lil-mukvîn

Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık.

فَسَبِّحۡ بِٱسۡمِ رَبِّكَ ٱلۡعَظِيمِ ٧٤

Fasabbih bismi rabbikal-'azîm

Öyleyse Yüce Rabbinin adıyla tesbih et.

۞ فَلَآ أُقۡسِمُ بِمَوَٰقِعِ ٱلنُّجُومِ ٧٥

Falâ uksimu bimavâki'in-nucûm

Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki,

وَإِنَّهُۥ لَقَسَمٞ لَّوۡ تَعۡلَمُونَ عَظِيمٌ ٧٦

Va innahû lakasamul lav ta'lamûna 'azîm

Bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir. 

إِنَّهُۥ لَقُرۡءَانٞ كَرِيمٞ ٧٧

Innahû lakur'ânun karîm

Değerli bir Kur'an'dır.

فِي كِتَٰبٖ مَّكۡنُونٖ ٧٨

Fî kitâbim maknûn

Şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan

لَّا يَمَسُّهُۥٓ إِلَّا ٱلۡمُطَهَّرُونَ ٧٩

Llâ yamassuhû illal-mutahharûn

Ona ancak temizlenenler dokunabilir.

تَنزِيلٞ مِّن رَّبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٨٠

Tanzîlum mir rabbil-'âlamîn

O, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.

أَفَبِهَٰذَا ٱلۡحَدِيثِ أَنتُم مُّدۡهِنُونَ ٨١

Afabihâzal-hadîsi antum mudhinûn

Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz?

وَتَجۡعَلُونَ رِزۡقَكُمۡ أَنَّكُمۡ تُكَذِّبُونَ ٨٢

Vatac'alûna rizkakum annakum tukazzibûn

Allah’ın verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?

فَلَوۡلَآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلۡحُلۡقُومَ ٨٣

Falavlâ izâ balağatil-hulkûm

Hele can boğaza dayandığı zaman,

وَأَنتُمۡ حِينَئِذٖ تَنظُرُونَ ٨٤

Va antum hîna'izin tanzurûn

O vakit siz bakar durursunuz.

وَنَحۡنُ أَقۡرَبُ إِلَيۡهِ مِنكُمۡ وَلَٰكِن لَّا تُبۡصِرُونَ ٨٥

Vanahnu akrabu ilayhi minkum valâkil lâ tubsirûn

(O anda) biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.

فَلَوۡلَآ إِن كُنتُمۡ غَيۡرَ مَدِينِينَ ٨٦

Falavlâ in kuntum ğayra madînîn

Madem ki ceza görmeyecekmişsiniz,

تَرۡجِعُونَهَآ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ٨٧

Tarci'ûnahâ in kuntum sâdikîn

Onu (canı) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz!

فَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلۡمُقَرَّبِينَ ٨٨

Fa ammâ in kâna minal-mukarrabîn

Fakat (ölen kişi Allah'a) yakın olanlardan ise,

فَرَوۡحٞ وَرَيۡحَانٞ وَجَنَّتُ نَعِيمٖ ٨٩

Faravhun varayhânun vacannatu na'îm

ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.

وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنۡ أَصۡحَٰبِ ٱلۡيَمِينِ ٩٠

Va ammâ in kâna min ashâbil-yamîn

Eğer o sağdakilerden ise,

فَسَلَٰمٞ لَّكَ مِنۡ أَصۡحَٰبِ ٱلۡيَمِينِ ٩١

Fasalâmul laka min ashâbil-yamîn

«Ey sağdaki! Sana selam olsun!»

وَأَمَّآ إِن كَانَ مِنَ ٱلۡمُكَذِّبِينَ ٱلضَّآلِّينَ ٩٢

Va ammâ in kâna minal-mukazzibînad-dâllîn

Ama yalanlayan sapıklardan ise,

فَنُزُلٞ مِّنۡ حَمِيمٖ ٩٣

Fanuzulum min hamîm

İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır!

وَتَصۡلِيَةُ جَحِيمٍ ٩٤

Vatasliyatu cahîm

Ve (onun sonu) cehenneme atılmaktır.

إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ حَقُّ ٱلۡيَقِينِ ٩٥

Inna hâzâ lahuva hakkul-yakîn

Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir.

فَسَبِّحۡ بِٱسۡمِ رَبِّكَ ٱلۡعَظِيمِ ٩٦

Fasabbih bismi rabbikal-'azîm

O halde Yüce Rabbinin adıyla tesbîh et.

Hadid Suresi

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ١

Sabbaha lillâhi mâ fis-samâvâti val-ardi vahuval-'azîzul-hakîm

Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih etmektedir. O, azîzdir, hakîmdir.

لَهُۥ مُلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۖ يُحۡيِۦ وَيُمِيتُۖ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ قَدِيرٌ ٢

Lahû mulkus-samâvâti val-ardi yuhyî vayumîtu vahuva 'alâ kulli şay'in kadîr

Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O, diriltir, öldürür. O, her şeye gücü yetendir.

هُوَ ٱلۡأَوَّلُ وَٱلۡأٓخِرُ وَٱلظَّٰهِرُ وَٱلۡبَاطِنُۖ وَهُوَ بِكُلِّ شَيۡءٍ عَلِيمٌ ٣

Huval-avvalu val-âhiru vaz-zâhiru val-bâtinu vahuva bikulli şay'in 'alîm

O ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır. O, her şeyi hakkıyla bilendir .

هُوَ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٖ ثُمَّ ٱسۡتَوَىٰ عَلَى ٱلۡعَرۡشِۖ يَعۡلَمُ مَا يَلِجُ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَمَا يَخۡرُجُ مِنۡهَا وَمَا يَنزِلُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ وَمَا يَعۡرُجُ فِيهَاۖ وَهُوَ مَعَكُمۡ أَيۡنَ مَا كُنتُمۡۚ وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ بَصِيرٞ ٤

Huval-lazî halakas-samâvâti val-arda fî sittati ayyâmin summastavâ 'alal-'arşi ya'lamu mâ yalicu fil-ardi vamâ yahrucu minhâ vamâ yanzilu minas-samâ'i vamâ ya'rucu fîhâ vahuva ma'akum ayna mâ kuntum vallâhu bimâ ta'malûna basîr

O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’ın üzerine istiva edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

لَّهُۥ مُلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ وَإِلَى ٱللَّهِ تُرۡجَعُ ٱلۡأُمُورُ ٥

Llahû mulkus-samâvâti val-ardi va ilallâhi turca'ul-umûr

Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Bütün işler ancak O'na döndürülür.

يُولِجُ ٱلَّيۡلَ فِي ٱلنَّهَارِ وَيُولِجُ ٱلنَّهَارَ فِي ٱلَّيۡلِۚ وَهُوَ عَلِيمُۢ بِذَاتِ ٱلصُّدُورِ ٦

Yûlicul-layla fin-nahâri vayûlicun-nahâra fil-layli vahuva 'alîmu bizâtis-sudûr

Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. O, kalplerde olanı bilir.

ءَامِنُواْ بِٱللَّهِ وَرَسُولِهِۦ وَأَنفِقُواْ مِمَّا جَعَلَكُم مُّسۡتَخۡلَفِينَ فِيهِۖ فَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مِنكُمۡ وَأَنفَقُواْ لَهُمۡ أَجۡرٞ كَبِيرٞ ٧

Âminû billâhi varasûlihî va anfikû mimmâ ca'alakum mustahlafîna fîhi fallazîna âmanû minkum va anfakû lahum acrun kabîr

Allah'a ve Rasûlü’ne iman edin. Sizi, üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden harcayın. Sizden iman edip de (Allah rızası için) harcayan kimselere büyük mükâfat vardır.

وَمَا لَكُمۡ لَا تُؤۡمِنُونَ بِٱللَّهِ وَٱلرَّسُولُ يَدۡعُوكُمۡ لِتُؤۡمِنُواْ بِرَبِّكُمۡ وَقَدۡ أَخَذَ مِيثَٰقَكُمۡ إِن كُنتُم مُّؤۡمِنِينَ ٨

Vamâ lakum lâ tu'minûna billâhi var-rasûlu yad'ûkum litu'minû birabbikum vakad ahaza mîsâkakum in kuntum mu'minîn

Peygamber sizi, Rabbinize iman etmeye çağırdığı halde niçin Allah’a inanmıyorsunuz? Halbuki O, sizden kesin söz de almıştı. Eğer inanırsanız.

هُوَ ٱلَّذِي يُنَزِّلُ عَلَىٰ عَبۡدِهِۦٓ ءَايَٰتِۭ بَيِّنَٰتٖ لِّيُخۡرِجَكُم مِّنَ ٱلظُّلُمَٰتِ إِلَى ٱلنُّورِۚ وَإِنَّ ٱللَّهَ بِكُمۡ لَرَءُوفٞ رَّحِيمٞ ٩

Huval-lazî yunazzilu 'alâ 'abdihî âyâti bayyinâtil liyuhricakum minaz-zulumâti ilan-nûri va innallâha bikum lara'ûfur rahîm

Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indiren O'dur. Şüphesiz Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.

وَمَا لَكُمۡ أَلَّا تُنفِقُواْ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ وَلِلَّهِ مِيرَٰثُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ لَا يَسۡتَوِي مِنكُم مَّنۡ أَنفَقَ مِن قَبۡلِ ٱلۡفَتۡحِ وَقَٰتَلَۚ أُوْلَٰٓئِكَ أَعۡظَمُ دَرَجَةٗ مِّنَ ٱلَّذِينَ أَنفَقُواْ مِنۢ بَعۡدُ وَقَٰتَلُواْۚ وَكُلّٗا وَعَدَ ٱللَّهُ ٱلۡحُسۡنَىٰۚ وَٱللَّهُ بِمَا تَعۡمَلُونَ خَبِيرٞ ١٠

Vamâ lakum allâ tunfikû fî sabîlillâhi valillâhi mîrâsus-samâvâti val-ardi lâ yastavî minkum man anfaka min kablil-fathi vakâtala ulâ'ika a'zamu daracatam minal-lazîna anfakû mim ba'du vakâtalû vakullan va'adallâhul-husnâ vallâhu bimâ ta'malûna habîr

Ne oluyor size ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlarla eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vâdetmiştir. Allah'ın yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

مَّن ذَا ٱلَّذِي يُقۡرِضُ ٱللَّهَ قَرۡضًا حَسَنٗا فَيُضَٰعِفَهُۥ لَهُۥ وَلَهُۥٓ أَجۡرٞ كَرِيمٞ ١١

Mman zal-lazî yukridullâha kardan hasanan fayudâ'ifahû lahû valahû acrun karîm

Kim Allah'a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükâfatı da vardır.

يَوۡمَ تَرَى ٱلۡمُؤۡمِنِينَ وَٱلۡمُؤۡمِنَٰتِ يَسۡعَىٰ نُورُهُم بَيۡنَ أَيۡدِيهِمۡ وَبِأَيۡمَٰنِهِمۖ بُشۡرَىٰكُمُ ٱلۡيَوۡمَ جَنَّٰتٞ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَاۚ ذَٰلِكَ هُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡعَظِيمُ ١٢

Yavma taral-mu'minîna val-mu'minâti yas'â nûruhum bayna aydîhim vabi'aymânihim buşrâkumul-yavma cannâtun tacrî min tahtihal-anhâru hâlidîna fîhâ zâlika huval-favzul-'azîm

Mümin erkeklerle mümin kadınları, önlerinden ve sağlarından, (amellerinin) nurları aydınlatıp giderken gördüğün günde, (onlara): «Müjdeniz, zemininden ırmaklar akan ve içlerinde ebedî kalacağınız cennetlerdir.» denilir. İşte büyük kurtuluş budur.

يَوۡمَ يَقُولُ ٱلۡمُنَٰفِقُونَ وَٱلۡمُنَٰفِقَٰتُ لِلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱنظُرُونَا نَقۡتَبِسۡ مِن نُّورِكُمۡ قِيلَ ٱرۡجِعُواْ وَرَآءَكُمۡ فَٱلۡتَمِسُواْ نُورٗاۖ فَضُرِبَ بَيۡنَهُم بِسُورٖ لَّهُۥ بَابُۢ بَاطِنُهُۥ فِيهِ ٱلرَّحۡمَةُ وَظَٰهِرُهُۥ مِن قِبَلِهِ ٱلۡعَذَابُ ١٣

Yavma yakûlul-munâfikûna val-munâfikâtu lillazîna âmanunzurûnâ naktabis min nûrikum kîlarci'û varâ'akum fal-tamisû nûran faduriba baynahum bisûril lahû bâbu bâtinuhû fîhir-rahmatu vazâhiruhû min kibalihil-'azâb

Münafık erkeklerle münafık kadınların, müminlere: Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım, diyeceği günde kendilerine: Arkanıza dönün de bir ışık arayın! denilir. Nihayet onların arasına, içinde rahmet, dışında azap bulunan kapılı bir sur çekilir.

يُنَادُونَهُمۡ أَلَمۡ نَكُن مَّعَكُمۡۖ قَالُواْ بَلَىٰ وَلَٰكِنَّكُمۡ فَتَنتُمۡ أَنفُسَكُمۡ وَتَرَبَّصۡتُمۡ وَٱرۡتَبۡتُمۡ وَغَرَّتۡكُمُ ٱلۡأَمَانِيُّ حَتَّىٰ جَآءَ أَمۡرُ ٱللَّهِ وَغَرَّكُم بِٱللَّهِ ٱلۡغَرُورُ ١٤

Yunâdûnahum alam nakum ma'akum kâlû balâ valâkinnakum fatantum anfusakum vatarabbastum vartabtum vağarratkumul-amâniyyu hattâ câ'a amrullâhi vağarrakum billâhil-ğarûr

Münafıklar onlara: Biz sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. (Müminler de) derler ki: Evet ama, siz kendi başınızı belaya soktunuz; fırsat beklediniz; şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok aldatan (şeytan) sizi, Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allah'ın emri gelip çattı!

فَٱلۡيَوۡمَ لَا يُؤۡخَذُ مِنكُمۡ فِدۡيَةٞ وَلَا مِنَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْۚ مَأۡوَىٰكُمُ ٱلنَّارُۖ هِيَ مَوۡلَىٰكُمۡۖ وَبِئۡسَ ٱلۡمَصِيرُ ١٥

Fal-yavma lâ yu'hazu minkum fidyatun valâ minal-lazîna kafarû ma'vâkumun-nâru hiya mavlâkum vabi'sal-masîr

Bugün artık ne sizden ne de inkâr edenlerden bedel kabul edilir, varacağınız yer ateştir. Size yaraşan odur. Ne kötü bir dönüş yeridir!

۞ أَلَمۡ يَأۡنِ لِلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَن تَخۡشَعَ قُلُوبُهُمۡ لِذِكۡرِ ٱللَّهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ ٱلۡحَقِّ وَلَا يَكُونُواْ كَٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ مِن قَبۡلُ فَطَالَ عَلَيۡهِمُ ٱلۡأَمَدُ فَقَسَتۡ قُلُوبُهُمۡۖ وَكَثِيرٞ مِّنۡهُمۡ فَٰسِقُونَ ١٦

Alam ya'ni lillazîna âmanû an tahşa'a kulûbuhum lizikrillâhi vamâ nazala minal-hakki valâ yakûnû kallazîna ûtul-kitâba min kablu fatâla 'alayhimul-amadu fakasat kulûbuhum vakasîrum minhum fâsikûn

İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan bir çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.

ٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّ ٱللَّهَ يُحۡيِ ٱلۡأَرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِهَاۚ قَدۡ بَيَّنَّا لَكُمُ ٱلۡأٓيَٰتِ لَعَلَّكُمۡ تَعۡقِلُونَ ١٧

I'lamû annallâha yuhyil-arda ba'da mavtihâ kad bayyannâ lakumul-âyâti la'allakum ta'kilûn

Bilin ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü canlandırıyor. Düşünesiniz diye gerçekten, size âyetleri açıkladık.

إِنَّ ٱلۡمُصَّدِّقِينَ وَٱلۡمُصَّدِّقَٰتِ وَأَقۡرَضُواْ ٱللَّهَ قَرۡضًا حَسَنٗا يُضَٰعَفُ لَهُمۡ وَلَهُمۡ أَجۡرٞ كَرِيمٞ ١٨

Innal-mussaddikîna val-mussaddikâti va akradullâha kardan hasanan yudâ'afu lahum valahum acrun karîm

Sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara ve Allah'a güzel bir ödünç verenlere, verdiklerinin karşılığı kat kat ödenir ve onlara değerli bir mükâfat vardır. 

وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ بِٱللَّهِ وَرُسُلِهِۦٓ أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلصِّدِّيقُونَۖ وَٱلشُّهَدَآءُ عِندَ رَبِّهِمۡ لَهُمۡ أَجۡرُهُمۡ وَنُورُهُمۡۖ وَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَآ أُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡجَحِيمِ ١٩

Vallazîna âmanû billâhi varusulihî ulâ'ika humus-siddîkûna vaş-şuhadâ'u 'inda rabbihim lahum acruhum vanûruhum vallazîna kafarû vakazzabû bi'âyâtinâ ulâ'ika ashâbul-cahîm

Allah'a ve peygamberlerine iman edenler, (evet) işte onlar, Rableri yanında sözü özü doğru olanlar ve şehitlik mertebesine erenlerdir. Onların mükâfatları ve nûrları vardır. İnkâr edip de âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennemin adamlarıdır.

ٱعۡلَمُوٓاْ أَنَّمَا ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَا لَعِبٞ وَلَهۡوٞ وَزِينَةٞ وَتَفَاخُرُۢ بَيۡنَكُمۡ وَتَكَاثُرٞ فِي ٱلۡأَمۡوَٰلِ وَٱلۡأَوۡلَٰدِۖ كَمَثَلِ غَيۡثٍ أَعۡجَبَ ٱلۡكُفَّارَ نَبَاتُهُۥ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَىٰهُ مُصۡفَرّٗا ثُمَّ يَكُونُ حُطَٰمٗاۖ وَفِي ٱلۡأٓخِرَةِ عَذَابٞ شَدِيدٞ وَمَغۡفِرَةٞ مِّنَ ٱللَّهِ وَرِضۡوَٰنٞۚ وَمَا ٱلۡحَيَوٰةُ ٱلدُّنۡيَآ إِلَّا مَتَٰعُ ٱلۡغُرُورِ ٢٠

I'lamû annamal-hayavâtud-dunyâ la'ibun valahvun vazînatun vatafâhuru baynakum vatakâsurun fil-amvâli val-avlâdi kamasali ğaysin a'cabal-kuffâra nabâtuhû summa yahîcu fatarâhu musfarran summa yakûnu hutâman vafil-âhirati 'azâbun şadîdun vamağfiratum minallâhi varidvânun vamal-hayavâtud-dunyâ illâ matâ'ul-ğurûr

Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.

سَابِقُوٓاْ إِلَىٰ مَغۡفِرَةٖ مِّن رَّبِّكُمۡ وَجَنَّةٍ عَرۡضُهَا كَعَرۡضِ ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِ أُعِدَّتۡ لِلَّذِينَ ءَامَنُواْ بِٱللَّهِ وَرُسُلِهِۦۚ ذَٰلِكَ فَضۡلُ ٱللَّهِ يُؤۡتِيهِ مَن يَشَآءُۚ وَٱللَّهُ ذُو ٱلۡفَضۡلِ ٱلۡعَظِيمِ ٢١

Sâbikû ilâ mağfiratim mir rabbikum vacannatin 'arduhâ ka'ardis-samâ'i val-ardi u'iddat lillazîna âmanû billâhi varusulihî zâlika fadlullâhi yu'tîhi man yaşâ'u vallâhu zul-fadlil-'azîm

Rabbinizden bir mağfirete; Allah’a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış olup genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşuşun. İşte bu, Allah'ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

مَآ أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٖ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا فِيٓ أَنفُسِكُمۡ إِلَّا فِي كِتَٰبٖ مِّن قَبۡلِ أَن نَّبۡرَأَهَآۚ إِنَّ ذَٰلِكَ عَلَى ٱللَّهِ يَسِيرٞ ٢٢

Mâ asâba mim musîbatin fil-ardi valâ fî anfusikum illâ fî kitâbim min kabli an nabra'ahâ inna zâlika 'alallâhi yasîr

Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.

لِّكَيۡلَا تَأۡسَوۡاْ عَلَىٰ مَا فَاتَكُمۡ وَلَا تَفۡرَحُواْ بِمَآ ءَاتَىٰكُمۡۗ وَٱللَّهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخۡتَالٖ فَخُورٍ ٢٣

Llikaylâ ta'sav 'alâ mâ fâtakum valâ tafrahû bimâ âtâkum vallâhu lâ yuhibbu kulla muhtâlin fahûr

(Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.

ٱلَّذِينَ يَبۡخَلُونَ وَيَأۡمُرُونَ ٱلنَّاسَ بِٱلۡبُخۡلِۗ وَمَن يَتَوَلَّ فَإِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلۡغَنِيُّ ٱلۡحَمِيدُ ٢٤

Allazîna yabhalûna vaya'murûnan-nâsa bil-buhli vaman yatavalla fa innallâha huval-ğaniyyul-hamîd

Onlar cimrilik edip insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse şüphesiz ki Allah zengindir (onun malına muhtaç değildir), hamde lâyıktır.

لَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا رُسُلَنَا بِٱلۡبَيِّنَٰتِ وَأَنزَلۡنَا مَعَهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡمِيزَانَ لِيَقُومَ ٱلنَّاسُ بِٱلۡقِسۡطِۖ وَأَنزَلۡنَا ٱلۡحَدِيدَ فِيهِ بَأۡسٞ شَدِيدٞ وَمَنَٰفِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعۡلَمَ ٱللَّهُ مَن يَنصُرُهُۥ وَرُسُلَهُۥ بِٱلۡغَيۡبِۚ إِنَّ ٱللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٞ ٢٥

Lakad arsalnâ rusulanâ bil-bayyinâti va anzalnâ ma'ahumul-kitâba val-mîzâna liyakûman-nâsu bil-kisti va anzalnal-hadîda fîhi ba sun şadîdun vamanâfi'u lin-nâsi valiya'lamallâhu man yansuruhû varusulahû bil-ğaybi innallâha kaviyyun 'azîz

Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah'ın, dinine ve peygamberlerine gayba inanarak yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür.

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا نُوحٗا وَإِبۡرَٰهِيمَ وَجَعَلۡنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا ٱلنُّبُوَّةَ وَٱلۡكِتَٰبَۖ فَمِنۡهُم مُّهۡتَدٖۖ وَكَثِيرٞ مِّنۡهُمۡ فَٰسِقُونَ ٢٦

Valakad arsalnâ nûhan va ibrâhîma vaca'alnâ fî zurriyyatihiman-nubuvvata val-kitâba faminhum muhtadin vakasîrum minhum fâsikûn

Andolsun ki biz, Nuh’u ve İbrahim'i gönderdik, peygamberliği de kitabı da onların soyuna verdik. Onlardan (insanlardan) kimi doğru yoldadır; içlerinden birçoğu da yoldan çıkmışlardır.

ثُمَّ قَفَّيۡنَا عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِم بِرُسُلِنَا وَقَفَّيۡنَا بِعِيسَى ٱبۡنِ مَرۡيَمَ وَءَاتَيۡنَٰهُ ٱلۡإِنجِيلَۖ وَجَعَلۡنَا فِي قُلُوبِ ٱلَّذِينَ ٱتَّبَعُوهُ رَأۡفَةٗ وَرَحۡمَةٗۚ وَرَهۡبَانِيَّةً ٱبۡتَدَعُوهَا مَا كَتَبۡنَٰهَا عَلَيۡهِمۡ إِلَّا ٱبۡتِغَآءَ رِضۡوَٰنِ ٱللَّهِ فَمَا رَعَوۡهَا حَقَّ رِعَايَتِهَاۖ فَـَٔاتَيۡنَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ مِنۡهُمۡ أَجۡرَهُمۡۖ وَكَثِيرٞ مِّنۡهُمۡ فَٰسِقُونَ ٢٧

Summa kaffaynâ 'alâ âsârihim birusulinâ vakaffaynâ bi'îsabni maryama va âtaynâhul-incîla vaca'alnâ fî kulûbil-lazînat-taba'ûhu ra'fatan varahmatan varahbâniyyatanibtada'ûhâ mâ katabnâhâ 'alayhim illabtiğâ'a ridvânillâhi famâ ra'avhâ hakka ri'âyatihâ fa'âtaynal-lazîna âmanû minhum acrahum vakasîrum minhum fâsikûn

Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik, ona İncil'i verdik; ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَءَامِنُواْ بِرَسُولِهِۦ يُؤۡتِكُمۡ كِفۡلَيۡنِ مِن رَّحۡمَتِهِۦ وَيَجۡعَل لَّكُمۡ نُورٗا تَمۡشُونَ بِهِۦ وَيَغۡفِرۡ لَكُمۡۚ وَٱللَّهُ غَفُورٞ رَّحِيمٞ ٢٨

Yâ'ayyuhal-lazîna âmanut-takullâha va âminû birasûlihî yu'tikum kiflayni mir rahmatihî vayac'al lakum nûran tamşûna bihî vayağfir lakum vallâhu ğafûrur rahîm

Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve Peygamberine iman edin ki O, size rahmetinden iki kat versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nûr lütfetsin; sizi bağışlasın. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

لِّئَلَّا يَعۡلَمَ أَهۡلُ ٱلۡكِتَٰبِ أَلَّا يَقۡدِرُونَ عَلَىٰ شَيۡءٖ مِّن فَضۡلِ ٱللَّهِ وَأَنَّ ٱلۡفَضۡلَ بِيَدِ ٱللَّهِ يُؤۡتِيهِ مَن يَشَآءُۚ وَٱللَّهُ ذُو ٱلۡفَضۡلِ ٱلۡعَظِيمِ ٢٩

Lli allâ ya'lama ahlul-kitâbi allâ yakdirûna 'alâ şay'im min fadlillâhi va annal-fadla biyadillâhi yu'tîhi man yaşâ'u vallâhu zul-fadlil-'azîm

Böylece kitap ehli, Allah'ın lütfundan hiçbir şey elde edemeyeceklerini bilsinler. Lütuf bütünüyle Allah’ın elindedir, onu dilediğine bahşeder. Allah, büyük lütuf sahibidir.

Sorular

27. cüz nerede başlar ve nerede biter?

27. cüz Zariyat Suresi 51:31 ile başlar ve Hadid Suresi 57:29 ile biter.

27. cüzde hangi sureler var?

27. cüzde şu sureler yer alır: Zariyat, Tur, Necm, Kamer, Rahman, Vakıa, Hadid.

Cüz nedir?

Cüz, Kur'an-ı Kerim'in eşit uzunluktaki 30 bölümünden biridir. Her gün bir cüz okuyan, Kur'an'ı bir ayda hatmeder.