Kamer Suresi القمر

Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

ٱقۡتَرَبَتِ ٱلسَّاعَةُ وَٱنشَقَّ ٱلۡقَمَرُ ١

Iktarabatis-sâ'atu vanşakkal-kamar

Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.

وَإِن يَرَوۡاْ ءَايَةٗ يُعۡرِضُواْ وَيَقُولُواْ سِحۡرٞ مُّسۡتَمِرّٞ ٢

Va in yarav âyatan yu'ridû vayakûlû sihrum mustamirr

Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: Eskiden beri devam edegelen bir büyüdür, derler.

وَكَذَّبُواْ وَٱتَّبَعُوٓاْ أَهۡوَآءَهُمۡۚ وَكُلُّ أَمۡرٖ مُّسۡتَقِرّٞ ٣

Vakazzabû vattaba'û ahvâ'ahum vakullu amrim mustakirr

Yalanladılar ve kendi heveslerine uydular. Halbuki her işin ulaşacağı yeri vardır.

وَلَقَدۡ جَآءَهُم مِّنَ ٱلۡأَنۢبَآءِ مَا فِيهِ مُزۡدَجَرٌ ٤

Valakad câ'ahum minal-ambâ'i mâ fîhi muzdacar

Andolsun onlara, kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir.

حِكۡمَةُۢ بَٰلِغَةٞۖ فَمَا تُغۡنِ ٱلنُّذُرُ ٥

Hikmatu bâliğatun famâ tuğnin-nuzur

Bu büyük bir hikmettir. Fakat (yüz çevirene) uyarılar ne fayda verir!

فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡۘ يَوۡمَ يَدۡعُ ٱلدَّاعِ إِلَىٰ شَيۡءٖ نُّكُرٍ ٦

Fatavalla 'anhum yavma yad'ud-dâ'i ilâ şay'in nukur

Çağıranın görülmemiş bir şeye çağırdığı gün, sen de onlardan yüz çevir. 

خُشَّعًا أَبۡصَٰرُهُمۡ يَخۡرُجُونَ مِنَ ٱلۡأَجۡدَاثِ كَأَنَّهُمۡ جَرَادٞ مُّنتَشِرٞ ٧

Huşşa'an absâruhum yahrucûna minal-acdâsi ka annahum carâdum muntaşir

Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde

مُّهۡطِعِينَ إِلَى ٱلدَّاعِۖ يَقُولُ ٱلۡكَٰفِرُونَ هَٰذَا يَوۡمٌ عَسِرٞ ٨

Mmuhti'îna ilad-dâ'i yakûlul-kâfirûna hâzâ yavmun 'asir

ve dâvetçiye koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnada kâfirler: Bu, çok çetin bir gündür! derler.

۞ كَذَّبَتۡ قَبۡلَهُمۡ قَوۡمُ نُوحٖ فَكَذَّبُواْ عَبۡدَنَا وَقَالُواْ مَجۡنُونٞ وَٱزۡدُجِرَ ٩

Kazzabat kablahum kavmu nûhin fakazzabû 'abdanâ vakâlû macnûnun vazducir

Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı.

فَدَعَا رَبَّهُۥٓ أَنِّي مَغۡلُوبٞ فَٱنتَصِرۡ ١٠

Fada'â rabbahû annî mağlûbun fantasir

Bunun üzerine, Rabbine: Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek yalvardı.

فَفَتَحۡنَآ أَبۡوَٰبَ ٱلسَّمَآءِ بِمَآءٖ مُّنۡهَمِرٖ ١١

Fafatahnâ abvâbas-samâ'i bimâ'im munhamir

Biz de derhal nehir gibi devamlı akan bir su ile göğün kapılarını açtık.

وَفَجَّرۡنَا ٱلۡأَرۡضَ عُيُونٗا فَٱلۡتَقَى ٱلۡمَآءُ عَلَىٰٓ أَمۡرٖ قَدۡ قُدِرَ ١٢

Vafaccarnal-arda 'uyûnan fal-takal-mâ'u 'alâ amrin kad kudir

Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. (Her iki) su, takdir edilmiş bir işin olması için birleşmişti.

وَحَمَلۡنَٰهُ عَلَىٰ ذَاتِ أَلۡوَٰحٖ وَدُسُرٖ ١٣

Vahamalnâhu 'alâ zâti alvâhin vadusur

Nuh’u da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış gemiye bindirdik.

تَجۡرِي بِأَعۡيُنِنَا جَزَآءٗ لِّمَن كَانَ كُفِرَ ١٤

Tacrî bi a'yuninâ cazâ'al liman kâna kufir

İnkâr edilmiş olana (Nuh'a) bir mükâfat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.

وَلَقَد تَّرَكۡنَٰهَآ ءَايَةٗ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرٖ ١٥

Valakat taraknâhâ âyatan fahal mim muddakir

Andolsun ki onu bir ibret olarak bıraktık, ibret alan yok mudur?

فَكَيۡفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ ١٦

Fakayfa kâna 'azâbî vanuzur

Benim azabım ve uyarılarım nasılmış!

وَلَقَدۡ يَسَّرۡنَا ٱلۡقُرۡءَانَ لِلذِّكۡرِ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرٖ ١٧

Valakad yassarnal-kur'âna liz-zikri fahal mim muddakir

Andolsun biz Kur'an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?

كَذَّبَتۡ عَادٞ فَكَيۡفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ ١٨

Kazzabat 'âdun fakayfa kâna 'azâbî vanuzur

Âd kavmi (Peygamberleri Hûd'u) yalanladı da azabım ve tehdidim nasılmış (gördüler).

إِنَّآ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ رِيحٗا صَرۡصَرٗا فِي يَوۡمِ نَحۡسٖ مُّسۡتَمِرّٖ ١٩

Innâ arsalnâ 'alayhim rîhan sarsaran fî yavmi nahsim mustamirr

Biz onların üstüne, uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgâr gönderdik.

تَنزِعُ ٱلنَّاسَ كَأَنَّهُمۡ أَعۡجَازُ نَخۡلٖ مُّنقَعِرٖ ٢٠

Tanzi'un-nâsa ka annahum a'câzu nahlim munka'ir

O rüzgâr, insanları, sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriyordu.

فَكَيۡفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ ٢١

Fakayfa kâna 'azâbî vanuzur

Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!

وَلَقَدۡ يَسَّرۡنَا ٱلۡقُرۡءَانَ لِلذِّكۡرِ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرٖ ٢٢

Valakad yassarnal-kur'âna liz-zikri fahal mim muddakir

Andolsun biz Kur'an’ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?

كَذَّبَتۡ ثَمُودُ بِٱلنُّذُرِ ٢٣

Kazzabat samûdu bin-nuzur

Semûd kavmi de uyarıcıları yalanladı.

فَقَالُوٓاْ أَبَشَرٗا مِّنَّا وَٰحِدٗا نَّتَّبِعُهُۥٓ إِنَّآ إِذٗا لَّفِي ضَلَٰلٖ وَسُعُرٍ ٢٤

Fakâlû abaşaram minnâ vâhidan nattabi'uhû innâ izal lafî dalâlin vasu'ur

«Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz» dediler.

أَءُلۡقِيَ ٱلذِّكۡرُ عَلَيۡهِ مِنۢ بَيۡنِنَا بَلۡ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٞ ٢٥

A'ulkiyaz-zikru 'alayhi mim bayninâ bal huva kazzâbun aşir

«Vahiy, aramızda ona mı verildi? Hayır o, çok yalancı biridir» (dediler).

سَيَعۡلَمُونَ غَدٗا مَّنِ ٱلۡكَذَّابُ ٱلۡأَشِرُ ٢٦

Saya'lamûna ğadam manil-kazzâbul-aşir

Yarın onlar, çok yalancının ve şımarığın kim olduğunu bileceklerdir.

إِنَّا مُرۡسِلُواْ ٱلنَّاقَةِ فِتۡنَةٗ لَّهُمۡ فَٱرۡتَقِبۡهُمۡ وَٱصۡطَبِرۡ ٢٧

Innâ mursilun-nâkati fitnatal lahum fartakibhum vastabir

Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen biziz. Sen onları gözetle ve sabret.

وَنَبِّئۡهُمۡ أَنَّ ٱلۡمَآءَ قِسۡمَةُۢ بَيۡنَهُمۡۖ كُلُّ شِرۡبٖ مُّحۡتَضَرٞ ٢٨

Vanabbi'hum annal-mâ'a kismatu baynahum kullu şirbim muhtadar

Onlara, suyun aralarında paylaştırdığını haber ver. Her biri kendi içme sırasında gelsin.

فَنَادَوۡاْ صَاحِبَهُمۡ فَتَعَاطَىٰ فَعَقَرَ ٢٩

Fanâdav sâhibahum fata'âtâ fa'akar

Arkadaşlarını çağırdılar, o da (bundan cür'et alarak) kılıcını kaptı ve deveyi kesti.

فَكَيۡفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ ٣٠

Fakayfa kâna 'azâbî vanuzur

(Bu azgınlara) azabım ve uyarılarım nasıl oldu!

إِنَّآ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ صَيۡحَةٗ وَٰحِدَةٗ فَكَانُواْ كَهَشِيمِ ٱلۡمُحۡتَظِرِ ٣١

Innâ arsalnâ 'alayhim sayhatan vâhidatan fakânû kahaşîmil-muhtazir

Biz onların üzerlerine korkunç bir ses gönderdik. Hemen hayvan ağılına konan kuru ot gibi oluverdiler.

وَلَقَدۡ يَسَّرۡنَا ٱلۡقُرۡءَانَ لِلذِّكۡرِ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرٖ ٣٢

Valakad yassarnal-kur'âna liz-zikri fahal mim muddakir

Andolsun biz Kur'an'ı, anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mu?

كَذَّبَتۡ قَوۡمُ لُوطِۭ بِٱلنُّذُرِ ٣٣

Kazzabat kavmu lûti bin-nuzur

Lût'un kavmi de uyarıcı peygamberleri yalanladı.

إِنَّآ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ حَاصِبًا إِلَّآ ءَالَ لُوطٖۖ نَّجَّيۡنَٰهُم بِسَحَرٖ ٣٤

Innâ arsalnâ 'alayhim hâsiban illâ âla lûtin naccaynâhum bisahar

Biz de üstlerine taş (yağdıran bir fırtına) gönderdik. Sadece Lût ailesini seher vaktinde kurtardık.

نِّعۡمَةٗ مِّنۡ عِندِنَاۚ كَذَٰلِكَ نَجۡزِي مَن شَكَرَ ٣٥

Nni'matam min 'indinâ kazâlika naczî man şakar

Katımızdan bir nimet olarak. Biz şükredeni işte böyle mükâfatlandırırız.

وَلَقَدۡ أَنذَرَهُم بَطۡشَتَنَا فَتَمَارَوۡاْ بِٱلنُّذُرِ ٣٦

Valakad anzarahum batşatanâ fatamârav bin-nuzur

Andolsun ki, Lût onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu tehditleri kuşkuyla karşıladılar.

وَلَقَدۡ رَٰوَدُوهُ عَن ضَيۡفِهِۦ فَطَمَسۡنَآ أَعۡيُنَهُمۡ فَذُوقُواْ عَذَابِي وَنُذُرِ ٣٧

Valakad râvadûhu 'an dayfihî fatamasnâ a'yunahum fazûkû 'azâbî vanuzur

Onlar Lût'un misafirlerine karşı kötülük yapmayı planlamışlardı. Hemen biz onların gözlerini silme kör ettik. «Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!» (dedik).

وَلَقَدۡ صَبَّحَهُم بُكۡرَةً عَذَابٞ مُّسۡتَقِرّٞ ٣٨

Valakad sabbahahum bukratan 'azâbum mustakirr

Bir sabah kendilerine, yakalarını bir daha bırakmayacak olan bir azap gelip çattı.

فَذُوقُواْ عَذَابِي وَنُذُرِ ٣٩

Fazûkû 'azâbî vanuzur

İşte azabımı ve uyarılarımı tadın! (denildi).

وَلَقَدۡ يَسَّرۡنَا ٱلۡقُرۡءَانَ لِلذِّكۡرِ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرٖ ٤٠

Valakad yassarnal-kur'âna liz-zikri fahal mim muddakir

Andolsun biz Kur'an'ı, öğüt almak için kolaylaştırdık. O halde düşünüp ibret alan yok mu?

وَلَقَدۡ جَآءَ ءَالَ فِرۡعَوۡنَ ٱلنُّذُرُ ٤١

Valakad câ'a âla fir'avnan-nuzur

Şüphesiz Firavun'un kavmine de uyarıcılar gelmişti.

كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذۡنَٰهُمۡ أَخۡذَ عَزِيزٖ مُّقۡتَدِرٍ ٤٢

Kazzabû bi'âyâtinâ kullihâ fa ahaznâhum ahza 'azîzim muktadir

Lâkin onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları güç ve kudretimize lâyık bir şekilde yakaladık.

أَكُفَّارُكُمۡ خَيۡرٞ مِّنۡ أُوْلَٰٓئِكُمۡ أَمۡ لَكُم بَرَآءَةٞ فِي ٱلزُّبُرِ ٤٣

Akuffârukum hayrum min ulâ'ikum am lakum barâ'atun fiz-zubur

Şimdi sizin kâfirleriniz, onlardan daha mı iyidirler? Yoksa kitaplarda sizin için bir berât mı var?

أَمۡ يَقُولُونَ نَحۡنُ جَمِيعٞ مُّنتَصِرٞ ٤٤

Am yakûlûna nahnu camî'um muntasir

Yoksa «Biz, intikam almağa gücü yeten bir topluluğuz» mu diyorlar?

سَيُهۡزَمُ ٱلۡجَمۡعُ وَيُوَلُّونَ ٱلدُّبُرَ ٤٥

Sayuhzamul-cam'u vayuvallûnad-dubur

O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır.

بَلِ ٱلسَّاعَةُ مَوۡعِدُهُمۡ وَٱلسَّاعَةُ أَدۡهَىٰ وَأَمَرُّ ٤٦

Balis-sâ'atu mav'iduhum vas-sâ'atu adhâ va amarr

Bilakis kıyamet onlara vâdedilen asıl saattir ve o saat daha belâlı ve daha acıdır.

إِنَّ ٱلۡمُجۡرِمِينَ فِي ضَلَٰلٖ وَسُعُرٖ ٤٧

Innal-mucrimîna fî dalâlin vasu'ur

Şüphesiz suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.

يَوۡمَ يُسۡحَبُونَ فِي ٱلنَّارِ عَلَىٰ وُجُوهِهِمۡ ذُوقُواْ مَسَّ سَقَرَ ٤٨

Yavma yushabûna fin-nâri 'alâ vucûhihim zûkû massa sakar

O gün yüzüstü ateşe sürüklendiklerinde «cehennemin elemini tadın!» denir.

إِنَّا كُلَّ شَيۡءٍ خَلَقۡنَٰهُ بِقَدَرٖ ٤٩

Innâ kulla şay'in halaknâhu bikadar

Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık. 

وَمَآ أَمۡرُنَآ إِلَّا وَٰحِدَةٞ كَلَمۡحِۭ بِٱلۡبَصَرِ ٥٠

Vamâ amrunâ illâ vâhidatun kalamhi bil-basar

Bizim buyruğumuz, bir anlık bakış gibi, bir tek sözden başka bir şey değildir.

وَلَقَدۡ أَهۡلَكۡنَآ أَشۡيَاعَكُمۡ فَهَلۡ مِن مُّدَّكِرٖ ٥١

Valakad ahlaknâ aşyâ'akum fahal mim muddakir

Andolsun biz, sizin benzerlerinizi hep helâk etlik. Düşünüp ibret alan yok mu?

وَكُلُّ شَيۡءٖ فَعَلُوهُ فِي ٱلزُّبُرِ ٥٢

Vakullu şay'in fa'alûhu fiz-zubur

Yaptıkları her şey kitaplarda (amel defterlerinde) mevcuttur.

وَكُلُّ صَغِيرٖ وَكَبِيرٖ مُّسۡتَطَرٌ ٥٣

Vakullu sağîrin vakabîrim mustatar

Küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.

إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِي جَنَّٰتٖ وَنَهَرٖ ٥٤

Innal-muttakîna fî cannâtin vanahar

Takvâ sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarında,

فِي مَقۡعَدِ صِدۡقٍ عِندَ مَلِيكٖ مُّقۡتَدِرِۭ ٥٥

Fî mak'adi sidkin 'inda malîkim muktadir

güçlü ve Yüce Allah'ın huzurunda hak meclisindedirler.

Okunuş, Qabas tarafından Arapça metinden yazılmış bir okuma yardımıdır. Doğru telaffuz için Arap harflerini ve tecvidi öğrenin.

Sorular

Kamer Suresi kaç ayettir?

Kamer Suresi 55 ayettir. Kur'an-ı Kerim'in 54. suresidir.

Kamer Suresi Mekki mi, Medeni mi?

Kamer Suresi Mekki bir suredir.

Kamer Suresi kaçıncı cüzde?

Kamer Suresi 27. cüzdedir.

Kamer Suresi'ni dinleyebilir miyim?

Evet. Bu sayfanın üstündeki başlat düğmesine basın veya istediğiniz ayetten başlayın. Qabas uygulamasında sureyi çevrimdışı dinlemek için indirebilirsiniz.