وَٱلطُّورِ ١
Vat-tûr
Tûr'a,
Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
وَٱلطُّورِ ١
Vat-tûr
Tûr'a,
وَكِتَٰبٖ مَّسۡطُورٖ ٢
Vakitâbim mastûr
yayılmış satır satır yazılmış Kitab'a,
فِي رَقّٖ مَّنشُورٖ ٣
Fî rakkim manşûr
ince deri üzerine,
وَٱلۡبَيۡتِ ٱلۡمَعۡمُورِ ٤
Val-baytil-ma'mûr
Beyt-i Ma'mûr’a,
وَٱلسَّقۡفِ ٱلۡمَرۡفُوعِ ٥
Vas-sakfil-marfû'
yükseltilmiş tavana,
وَٱلۡبَحۡرِ ٱلۡمَسۡجُورِ ٦
Val-bahril-mascûr
dolu denize andolsun ki,
إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَٰقِعٞ ٧
Inna 'azâba rabbika lavâki'
Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır.
مَّا لَهُۥ مِن دَافِعٖ ٨
Mmâ lahû min dâfi'
Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.
يَوۡمَ تَمُورُ ٱلسَّمَآءُ مَوۡرٗا ٩
Yavma tamûrus-samâ'u mavrâ
O gün gök sallanıp çalkalanır.
وَتَسِيرُ ٱلۡجِبَالُ سَيۡرٗا ١٠
Vatasîrul-cibâlu sayrâ
Dağlar yürüdükçe yürür.
فَوَيۡلٞ يَوۡمَئِذٖ لِّلۡمُكَذِّبِينَ ١١
Favaylun yavma'izil lil-mukazzibîn
Yalanlayanların vay haline o gün!
ٱلَّذِينَ هُمۡ فِي خَوۡضٖ يَلۡعَبُونَ ١٢
Allazîna hum fî havdin yal'abûn
Ki onlar daldıkları bâtıl içinde oyalanıp duranlardır.
يَوۡمَ يُدَعُّونَ إِلَىٰ نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا ١٣
Yavma yuda''ûna ilâ nâri cahannama da''â
O gün cehennem ateşine itilip atılırlar da
هَٰذِهِ ٱلنَّارُ ٱلَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ ١٤
Hâzihin-nârul-latî kuntum bihâ tukazzibûn
«İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!» denilir.
أَفَسِحۡرٌ هَٰذَآ أَمۡ أَنتُمۡ لَا تُبۡصِرُونَ ١٥
Afasihrun hâzâ am antum lâ tubsirûn
Bir büyü müdür bu, yoksa görmüyor musunuz?
ٱصۡلَوۡهَا فَٱصۡبِرُوٓاْ أَوۡ لَا تَصۡبِرُواْ سَوَآءٌ عَلَيۡكُمۡۖ إِنَّمَا تُجۡزَوۡنَ مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ١٦
Islavhâ fasbirû av lâ tasbirû savâ'un 'alaykum innamâ tuczavna mâ kuntum ta'malûn
Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın karşılığına çarptırılacaksınız.
إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِي جَنَّٰتٖ وَنَعِيمٖ ١٧
Innal-muttakîna fî cannâtin vana'îm
Şüphesiz (kötülüklerden) korunanlar cennetlerde ve nimet içindedirler .
فَٰكِهِينَ بِمَآ ءَاتَىٰهُمۡ رَبُّهُمۡ وَوَقَىٰهُمۡ رَبُّهُمۡ عَذَابَ ٱلۡجَحِيمِ ١٨
Fâkihîna bimâ âtâhum rabbuhum vavakâhum rabbuhum 'azâbal-cahîm
Rablerinin kendilerine verdikleriyle sevinerek (Zira) Rableri onları, cehennem azabından korumuştur.
كُلُواْ وَٱشۡرَبُواْ هَنِيٓـَٔۢا بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ١٩
Kulû vaşrabû hanî'â bimâ kuntum ta'malûn
Onlara: Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için (denilir).
مُتَّكِـِٔينَ عَلَىٰ سُرُرٖ مَّصۡفُوفَةٖۖ وَزَوَّجۡنَٰهُم بِحُورٍ عِينٖ ٢٠
Muttaki'îna 'alâ sururim masfûfatin vazavvacnâhum bihûrin 'în
Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak. Ayrıca biz onları, ceylan gözlü hurilerle evlendirmişizdir.
وَٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَٱتَّبَعَتۡهُمۡ ذُرِّيَّتُهُم بِإِيمَٰنٍ أَلۡحَقۡنَا بِهِمۡ ذُرِّيَّتَهُمۡ وَمَآ أَلَتۡنَٰهُم مِّنۡ عَمَلِهِم مِّن شَيۡءٖۚ كُلُّ ٱمۡرِيِٕۭ بِمَا كَسَبَ رَهِينٞ ٢١
Vallazîna âmanû vattaba'athum zurriyyatuhum bi îmânin alhaknâ bihim zurriyyatahum vamâ alatnâhum min 'amalihim min şay'in kullumriy'i bimâ kasaba rahîn
İman eden ve soylarından gelenlerde, imanda kendilerine tâbi olanlar (var ya)! İşte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden de bir şey eksiltmedik. Herkes kazandıklarına karşı bir rehindir.
وَأَمۡدَدۡنَٰهُم بِفَٰكِهَةٖ وَلَحۡمٖ مِّمَّا يَشۡتَهُونَ ٢٢
Va amdadnâhum bifâkihatin valahmim mimmâ yaştahûn
Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.
يَتَنَٰزَعُونَ فِيهَا كَأۡسٗا لَّا لَغۡوٞ فِيهَا وَلَا تَأۡثِيمٞ ٢٣
Yatanâza'ûna fîhâ ka sal lâ lağvun fîhâ valâ ta'sîm
Orada karşılıklı kadeh tokuştururlar, ama burada (içki yüzünden) ne saçmalama vardır, ne de günaha girme.
۞ وَيَطُوفُ عَلَيۡهِمۡ غِلۡمَانٞ لَّهُمۡ كَأَنَّهُمۡ لُؤۡلُؤٞ مَّكۡنُونٞ ٢٤
Vayatûfu 'alayhim ğilmânul lahum ka annahum lu'lu'um maknûn
Hizmetlerine verilmiş, (kabuğunda) saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.
وَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٖ يَتَسَآءَلُونَ ٢٥
Va akbala ba'duhum 'alâ ba'din yatasâ'alûn
Cennettekiler birbirlerine dönüp sorarlar:
قَالُوٓاْ إِنَّا كُنَّا قَبۡلُ فِيٓ أَهۡلِنَا مُشۡفِقِينَ ٢٦
Kâlû innâ kunnâ kablu fî ahlinâ muşfikîn
Derler ki: «Daha önce biz, aile çevremiz içinde bile (İlâhî azaptan) korkardık.»
فَمَنَّ ٱللَّهُ عَلَيۡنَا وَوَقَىٰنَا عَذَابَ ٱلسَّمُومِ ٢٧
Famannallâhu 'alaynâ vavakânâ 'azâbas-samûm
«Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen azaptan korudu.»
إِنَّا كُنَّا مِن قَبۡلُ نَدۡعُوهُۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡبَرُّ ٱلرَّحِيمُ ٢٨
Innâ kunnâ min kablu nad'ûhu innahû huval-barrur-rahîm
«Gerçekten biz bundan önce ona yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur»
فَذَكِّرۡ فَمَآ أَنتَ بِنِعۡمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٖ وَلَا مَجۡنُونٍ ٢٩
Fazakkir famâ anta bini'mati rabbika bikâhinin valâ macnûn
(Rasûlüm!) Sen öğüt ver. Rabbinin lütfuyla sen ne bir kâhinsin, ne de bir deli.
أَمۡ يَقُولُونَ شَاعِرٞ نَّتَرَبَّصُ بِهِۦ رَيۡبَ ٱلۡمَنُونِ ٣٠
Am yakûlûna şâ'irun natarabbasu bihî raybal-manûn
Yoksa onlar: (O,) bir şairdir; onun, zamanın felâketlerine uğramasını bekliyoruz mu diyorlar?
قُلۡ تَرَبَّصُواْ فَإِنِّي مَعَكُم مِّنَ ٱلۡمُتَرَبِّصِينَ ٣١
Kul tarabbasû fa innî ma'akum minal-mutarabbisîn
De ki: Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.
أَمۡ تَأۡمُرُهُمۡ أَحۡلَٰمُهُم بِهَٰذَآۚ أَمۡ هُمۡ قَوۡمٞ طَاغُونَ ٣٢
Am ta'muruhum ahlâmuhum bihâzâ am hum kavmun tâğûn
Onlara akılları mı bunu emreder, yoksa onlar, azgın bir topluluk mudur?
أَمۡ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُۥۚ بَل لَّا يُؤۡمِنُونَ ٣٣
Am yakûlûna takavvalahû bal lâ yu'minûn
Yahut «Onu kendisi uydurdu!» mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler.
فَلۡيَأۡتُواْ بِحَدِيثٖ مِّثۡلِهِۦٓ إِن كَانُواْ صَٰدِقِينَ ٣٤
Falya'tû bihadîsim mislihî in kânû sâdikîn
Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler.
أَمۡ خُلِقُواْ مِنۡ غَيۡرِ شَيۡءٍ أَمۡ هُمُ ٱلۡخَٰلِقُونَ ٣٥
Am hulikû min ğayri şay'in am humul-hâlikûn
Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?
أَمۡ خَلَقُواْ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَۚ بَل لَّا يُوقِنُونَ ٣٦
Am halakus-samâvâti val-arda bal lâ yûkinûn
Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır! Onlar bir türlü anlayıp inanmazlar.
أَمۡ عِندَهُمۡ خَزَآئِنُ رَبِّكَ أَمۡ هُمُ ٱلۡمُصَۜيۡطِرُونَ ٣٧
Am 'indahum hazâ'inu rabbika am humul-musaytirûn
Yahut Rabbinin hâzineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hakim olan kendileri midir?
أَمۡ لَهُمۡ سُلَّمٞ يَسۡتَمِعُونَ فِيهِۖ فَلۡيَأۡتِ مُسۡتَمِعُهُم بِسُلۡطَٰنٖ مُّبِينٍ ٣٨
Am lahum sullamun yastami'ûna fîhi falya'ti mustami'uhum bisultânim mubîn
Yoksa onların, üzerine çıkıp gizli sırları dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsinler.
أَمۡ لَهُ ٱلۡبَنَٰتُ وَلَكُمُ ٱلۡبَنُونَ ٣٩
Am lahul-banâtu valakumul-banûn
Yoksa kızlar Allah'ın da, oğullar sizin mi?
أَمۡ تَسۡـَٔلُهُمۡ أَجۡرٗا فَهُم مِّن مَّغۡرَمٖ مُّثۡقَلُونَ ٤٠
Am tas'aluhum acran fahum mim mağramim muskalûn
Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında eziliyorlar mı?
أَمۡ عِندَهُمُ ٱلۡغَيۡبُ فَهُمۡ يَكۡتُبُونَ ٤١
Am 'indahumul-ğaybu fahum yaktubûn
Yoksa gayba ait bilgiler kendi yanlarında da, onlar mı yazıyorlar?
أَمۡ يُرِيدُونَ كَيۡدٗاۖ فَٱلَّذِينَ كَفَرُواْ هُمُ ٱلۡمَكِيدُونَ ٤٢
Am yurîdûna kaydan fallazîna kafarû humul-makîdûn
Yahut bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, inkâr edenlerdir.
أَمۡ لَهُمۡ إِلَٰهٌ غَيۡرُ ٱللَّهِۚ سُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يُشۡرِكُونَ ٤٣
Am lahum ilâhun ğayrullâhi subhânallâhi 'ammâ yuşrikûn
Veya onların Allah’tan başka bir ilahı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır.
وَإِن يَرَوۡاْ كِسۡفٗا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ سَاقِطٗا يَقُولُواْ سَحَابٞ مَّرۡكُومٞ ٤٤
Va in yarav kisfam minas-samâ'i sâkitan yakûlû sahâbum markûm
Gökten düşen bir kütle görseler «Üst üste yığılmış bulutlardır» derler.
فَذَرۡهُمۡ حَتَّىٰ يُلَٰقُواْ يَوۡمَهُمُ ٱلَّذِي فِيهِ يُصۡعَقُونَ ٤٥
Fazarhum hattâ yulâkû yavmahumul-lazî fîhi yus'akûn
Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları kendi hallerine bırak.
يَوۡمَ لَا يُغۡنِي عَنۡهُمۡ كَيۡدُهُمۡ شَيۡـٔٗا وَلَا هُمۡ يُنصَرُونَ ٤٦
Yavma lâ yuğnî 'anhum kayduhum şay'an valâ hum yunsarûn
O gün planları kendilerine hiçbir fayda vermez ve yardım da görmezler.
وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ عَذَابٗا دُونَ ذَٰلِكَ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ٤٧
Va inna lillazîna zalamû 'azâban dûna zâlika valâkinna aksarahum lâ ya'lamûn
Şüphesiz zulmedenlere, ondan başka da azap vardır. Fakat çokları bilmezler.
وَٱصۡبِرۡ لِحُكۡمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعۡيُنِنَاۖ وَسَبِّحۡ بِحَمۡدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ ٤٨
Vasbir lihukmi rabbika fa innaka bi a'yuninâ vasabbih bihamdi rabbika hîna takûm
Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman da Rabbini hamd ile tesbih et.
وَمِنَ ٱلَّيۡلِ فَسَبِّحۡهُ وَإِدۡبَٰرَ ٱلنُّجُومِ ٤٩
Vaminal-layli fasabbihhu va idbâran-nucûm
Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra da O’nu tesbih et.
Okunuş, Qabas tarafından Arapça metinden yazılmış bir okuma yardımıdır. Doğru telaffuz için Arap harflerini ve tecvidi öğrenin.
Tur Suresi 49 ayettir. Kur'an-ı Kerim'in 52. suresidir.
Tur Suresi Mekki bir suredir.
Tur Suresi 27. cüzdedir.
Evet. Bu sayfanın üstündeki başlat düğmesine basın veya istediğiniz ayetten başlayın. Qabas uygulamasında sureyi çevrimdışı dinlemek için indirebilirsiniz.