Zariyat Suresi الذاريات

Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

وَٱلذَّٰرِيَٰتِ ذَرۡوٗا ١

Vaz-zâriyâti zarvâ

Savurarak esen,

فَٱلۡحَٰمِلَٰتِ وِقۡرٗا ٢

Fal-hâmilâti vikrâ

yağmur bulutlarını taşıyan,

فَٱلۡجَٰرِيَٰتِ يُسۡرٗا ٣

Fal-câriyâti yusrâ

gemileri kolayca yüzdüren

فَٱلۡمُقَسِّمَٰتِ أَمۡرًا ٤

Fal-mukassimâti amrâ

ve yağmurları taksim eden rüzgârlara yemin olsun ki

إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٞ ٥

Innamâ tû'adûna lasâdik

size vâdedilen, kesinlikle doğrudur

وَإِنَّ ٱلدِّينَ لَوَٰقِعٞ ٦

Va innad-dîna lavâki'

ve ceza mutlaka vuku bulacaktır.

وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلۡحُبُكِ ٧

Vas-samâ'i zâtil-hubuk

İçinde yörüngeleri olan göğe andolsun ki

إِنَّكُمۡ لَفِي قَوۡلٖ مُّخۡتَلِفٖ ٨

Innakum lafî kavlim muhtalif

siz çelişkili sözler söylüyorsunuz.

يُؤۡفَكُ عَنۡهُ مَنۡ أُفِكَ ٩

Yu'faku 'anhu man ufik

Ondan (Kur'an'dan veya imandan ancak) döndürülebilen döndürülür.

قُتِلَ ٱلۡخَرَّٰصُونَ ١٠

Kutilal-harrâsûn

Kahrolsun o koyu yalancılar!

ٱلَّذِينَ هُمۡ فِي غَمۡرَةٖ سَاهُونَ ١١

Allazîna hum fî ğamratin sâhûn

Onlar koyu bir cehalet içerisinde kalmış gafillerdir.

يَسۡـَٔلُونَ أَيَّانَ يَوۡمُ ٱلدِّينِ ١٢

Yas'alûna ayyâna yavmud-dîn

Ceza gününün ne zaman olduğunu sorarlar.

يَوۡمَ هُمۡ عَلَى ٱلنَّارِ يُفۡتَنُونَ ١٣

Yavma hum 'alan-nâri yuftanûn

O gün onlar ateşe sokulacaklardır.

ذُوقُواْ فِتۡنَتَكُمۡ هَٰذَا ٱلَّذِي كُنتُم بِهِۦ تَسۡتَعۡجِلُونَ ١٤

Zûkû fitnatakum hâzal-lazî kuntum bihî tasta'cilûn

Azabınızı tadın! Acele gelmesini beklediğiniz şey budur işte! (denir.)

إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِي جَنَّٰتٖ وَعُيُونٍ ١٥

Innal-muttakîna fî cannâtin va'uyûn

Şüphesiz ki Allah'a isyandan sakınanlar, cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar.

ءَاخِذِينَ مَآ ءَاتَىٰهُمۡ رَبُّهُمۡۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَبۡلَ ذَٰلِكَ مُحۡسِنِينَ ١٦

Âhizîna mâ âtâhum rabbuhum innahum kânû kabla zâlika muhsinîn

Rablerinin kendilerine verdiğini alarak. Kuşkusuz onlar, bundan önce dünyada güzel davrananlardı.

كَانُواْ قَلِيلٗا مِّنَ ٱلَّيۡلِ مَا يَهۡجَعُونَ ١٧

Kânû kalîlam minal-layli mâ yahca'ûn

Geceleri pek az uyurlardı.

وَبِٱلۡأَسۡحَارِ هُمۡ يَسۡتَغۡفِرُونَ ١٨

Vabil-ashâri hum yastağfirûn

Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.

وَفِيٓ أَمۡوَٰلِهِمۡ حَقّٞ لِّلسَّآئِلِ وَٱلۡمَحۡرُومِ ١٩

Vafî amvâlihim hakkul lis-sâ'ili val-mahrûm

Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı.

وَفِي ٱلۡأَرۡضِ ءَايَٰتٞ لِّلۡمُوقِنِينَ ٢٠

Vafil-ardi âyâtul lil-mûkinîn

Kesin olarak inananlar için yeryüzünde âyetler vardır.

وَفِيٓ أَنفُسِكُمۡۚ أَفَلَا تُبۡصِرُونَ ٢١

Vafî anfusikum afalâ tubsirûn

Kendi nefislerinizde de öyle. Görmüyor musunuz?

وَفِي ٱلسَّمَآءِ رِزۡقُكُمۡ وَمَا تُوعَدُونَ ٢٢

Vafis-samâ'i rizkukum vamâ tû'adûn

Semada da rızkınız ve size vâdedilen başka şeyler vardır.

فَوَرَبِّ ٱلسَّمَآءِ وَٱلۡأَرۡضِ إِنَّهُۥ لَحَقّٞ مِّثۡلَ مَآ أَنَّكُمۡ تَنطِقُونَ ٢٣

Favarabbis-samâ'i val-ardi innahû lahakkum misla mâ annakum tantikûn

Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki bu vaad, sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.

هَلۡ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ضَيۡفِ إِبۡرَٰهِيمَ ٱلۡمُكۡرَمِينَ ٢٤

Hal atâka hadîsu dayfi ibrâhîmal-mukramîn

İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi? (Bunlar meleklerdi.)

إِذۡ دَخَلُواْ عَلَيۡهِ فَقَالُواْ سَلَٰمٗاۖ قَالَ سَلَٰمٞ قَوۡمٞ مُّنكَرُونَ ٢٥

Iz dahalû 'alayhi fakâlû salâman kâla salâmun kavmum munkarûn

Onlar İbrahim’in yanına girmişler, selam vermişlerdi. İbrahim de selamı almış, içinden, «Bunlar, yabancılar» demişti.

فَرَاغَ إِلَىٰٓ أَهۡلِهِۦ فَجَآءَ بِعِجۡلٖ سَمِينٖ ٢٦

Farâğa ilâ ahlihî facâ'a bi'iclin samîn

Hemen ailesinin yanına giderek semiz bir dana (kebabını) getirmiş,

فَقَرَّبَهُۥٓ إِلَيۡهِمۡ قَالَ أَلَا تَأۡكُلُونَ ٢٧

Fakarrabahû ilayhim kâla alâ ta'kulûn

Onların önüne koyup «Yemez misiniz?» demişti.

فَأَوۡجَسَ مِنۡهُمۡ خِيفَةٗۖ قَالُواْ لَا تَخَفۡۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَٰمٍ عَلِيمٖ ٢٨

Fa avcasa minhum hîfatan kâlû lâ tahaf vabaşşarûhu biğulâmin 'alîm

Derken onlardan korkmaya başladı. «Korkma» dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.

فَأَقۡبَلَتِ ٱمۡرَأَتُهُۥ فِي صَرَّةٖ فَصَكَّتۡ وَجۡهَهَا وَقَالَتۡ عَجُوزٌ عَقِيمٞ ٢٩

Fa akbalatimra'atuhû fî sarratin fasakkat vachahâ vakâlat 'acûzun 'akîm

Karısı çığlık atarak geldi. Elini yüzüne çarparak: «Ben kısır bir kocakarıyım!» dedi.

قَالُواْ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلۡحَكِيمُ ٱلۡعَلِيمُ ٣٠

Kâlû kazâliki kâla rabbuki innahû huval-hakîmul-'alîm

Onlar da "Rabbin böyle buyurdu; O, hikmet sahibidir ve her şeyi hakkıyla bilendir" demişlerdi.

۞ قَالَ فَمَا خَطۡبُكُمۡ أَيُّهَا ٱلۡمُرۡسَلُونَ ٣١

Kâla famâ hatbukum ayyuhal-mursalûn

(İbrahim:) O halde işiniz nedir, ey elçiler? dedi.

قَالُوٓاْ إِنَّآ أُرۡسِلۡنَآ إِلَىٰ قَوۡمٖ مُّجۡرِمِينَ ٣٢

Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmim mucrimîn

«Biz, dediler, suçlu bir kavme gönderildik.»

لِنُرۡسِلَ عَلَيۡهِمۡ حِجَارَةٗ مِّن طِينٖ ٣٣

Linursila 'alayhim hicâratam min tîn

«Üzerlerine çamurdan taş yağdırmaya (geldik).»

مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلۡمُسۡرِفِينَ ٣٤

Mmusavvamatan 'inda rabbika lil-musrifîn

(Bu taşlar,) aşın gidenler için Rabbinin katında işaretlenmiş (taşlardır).

فَأَخۡرَجۡنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٣٥

Fa ahracnâ man kâna fîhâ minal-mu'minîn

Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık.

فَمَا وَجَدۡنَا فِيهَا غَيۡرَ بَيۡتٖ مِّنَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ ٣٦

Famâ vacadnâ fîhâ ğayra baytim minal-muslimîn

Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık.

وَتَرَكۡنَا فِيهَآ ءَايَةٗ لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِيمَ ٣٧

Vataraknâ fîhâ âyatal lillazîna yahâfûnal-'azâbal-alîm

Acı azaptan korkanlar için orada bir işaret bıraktık.

وَفِي مُوسَىٰٓ إِذۡ أَرۡسَلۡنَٰهُ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ بِسُلۡطَٰنٖ مُّبِينٖ ٣٨

Vafî mûsâ iz arsalnâhu ilâ fir'avna bisultânim mubîn

Musa'da da (ibretler vardır). Onu apaçık bir delil ile Firavun'a göndermiştik.

فَتَوَلَّىٰ بِرُكۡنِهِۦ وَقَالَ سَٰحِرٌ أَوۡ مَجۡنُونٞ ٣٩

Fatavallâ biruknihî vakâla sâhirun av macnûn

Firavun ordusuyla birlikte yüz çevirmiş: «O, bir büyücüdür veya bir delidir» demişti.

فَأَخَذۡنَٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذۡنَٰهُمۡ فِي ٱلۡيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٞ ٤٠

Fa ahaznâhu vacunûdahû fanabaznâhum fil-yammi vahuva mulîm

Nihayet onu da ordularını da yakalayıp denize attık, bu sırada kendini kınayıp duruyordu.

وَفِي عَادٍ إِذۡ أَرۡسَلۡنَا عَلَيۡهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلۡعَقِيمَ ٤١

Vafî 'âdin iz arsalnâ 'alayhimur-rîhal-'akîm

Âd kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik.

مَا تَذَرُ مِن شَيۡءٍ أَتَتۡ عَلَيۡهِ إِلَّا جَعَلَتۡهُ كَٱلرَّمِيمِ ٤٢

Mâ tazaru min şay'in atat 'alayhi illâ ca'alathu kar-ramîm

Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.

وَفِي ثَمُودَ إِذۡ قِيلَ لَهُمۡ تَمَتَّعُواْ حَتَّىٰ حِينٖ ٤٣

Vafî samûda iz kîla lahum tamatta'û hattâ hîn

Semûd kavminde de (ibretler vardır). Onlara: Bir süreye kadar faydalanın, denmişti.

فَعَتَوۡاْ عَنۡ أَمۡرِ رَبِّهِمۡ فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلصَّٰعِقَةُ وَهُمۡ يَنظُرُونَ ٤٤

Fa'atav 'an amri rabbihim fa ahazathumus-sâ'ikatu vahum yanzurûn

Rablerinin emrine karşı geldiler. Bu yüzden, bakıp dururlarken onları yıldırım çarpıverdi.

فَمَا ٱسۡتَطَٰعُواْ مِن قِيَامٖ وَمَا كَانُواْ مُنتَصِرِينَ ٤٥

Famastatâ'û min kiyâmin vamâ kânû muntasirîn

Ayağa kalkacak güçleri kalmamış, yardım edenleri de olmamıştı.

وَقَوۡمَ نُوحٖ مِّن قَبۡلُۖ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَوۡمٗا فَٰسِقِينَ ٤٦

Vakavma nûhim min kablu innahum kânû kavman fâsikîn

Bunlardan önce de Nuh kavmini helâk etmiştik. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplum idiler.

وَٱلسَّمَآءَ بَنَيۡنَٰهَا بِأَيۡيْدٖ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ ٤٧

Vas-samâ'a banaynâhâ bi aydin va innâ lamûsi'ûn

Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.

وَٱلۡأَرۡضَ فَرَشۡنَٰهَا فَنِعۡمَ ٱلۡمَٰهِدُونَ ٤٨

Val-arda faraşnâhâ fani'mal-mâhidûn

Yeri de döşedik. (Bak) ne güzel döşeyiciyiz!

وَمِن كُلِّ شَيۡءٍ خَلَقۡنَا زَوۡجَيۡنِ لَعَلَّكُمۡ تَذَكَّرُونَ ٤٩

Vamin kulli şay'in halaknâ zavcayni la'allakum tazakkarûn

Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız.

فَفِرُّوٓاْ إِلَى ٱللَّهِۖ إِنِّي لَكُم مِّنۡهُ نَذِيرٞ مُّبِينٞ ٥٠

Fafirrû ilallâhi innî lakum minhu nazîrum mubîn

O halde Allah’a koşun. Çünkü ben, size O'nun katından (gelmiş) açık bir uyarıcıyım.

وَلَا تَجۡعَلُواْ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَۖ إِنِّي لَكُم مِّنۡهُ نَذِيرٞ مُّبِينٞ ٥١

Valâ tac'alû ma'allâhi ilâhan âhara innî lakum minhu nazîrum mubîn

"Allah ile beraber bir başkasını ilah kılmayın. Ben, sizin için O'nun tarafından gönderilen apaçık bir uyarıcıyım."

كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُواْ سَاحِرٌ أَوۡ مَجۡنُونٌ ٥٢

Kazâlika mâ atal-lazîna min kablihim mir rasûlin illâ kâlû sâhirun av macnûn

İşte böylece, onlardan öncekilere herhangi bir peygamber geldiğinde hemen: "O, bir büyücüdür veya delidir," dediler.

أَتَوَاصَوۡاْ بِهِۦۚ بَلۡ هُمۡ قَوۡمٞ طَاغُونَ ٥٣

Atavâsav bihî bal hum kavmun tâğûn

Bunu (nesilden nesile) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Doğrusu onlar azgın bir topluluktur.

فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومٖ ٥٤

Fatavalla 'anhum famâ anta bimalûm

Artık onlara aldırma. (Davete uymamalarından dolayı) sen kınanacak değilsin.

وَذَكِّرۡ فَإِنَّ ٱلذِّكۡرَىٰ تَنفَعُ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٥٥

Vazakkir fa innaz-zikrâ tanfa'ul-mu'minîn

Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir.

وَمَا خَلَقۡتُ ٱلۡجِنَّ وَٱلۡإِنسَ إِلَّا لِيَعۡبُدُونِ ٥٦

Vamâ halaktul-cinna val-insa illâ liya'budûn

Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

مَآ أُرِيدُ مِنۡهُم مِّن رِّزۡقٖ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطۡعِمُونِ ٥٧

Mâ urîdu minhum mir rizkin vamâ urîdu an yut'imûn

Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.

إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلۡقُوَّةِ ٱلۡمَتِينُ ٥٨

Innallâha huvar-razzâku zul-kuvvatil-matîn

Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır.

فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُواْ ذَنُوبٗا مِّثۡلَ ذَنُوبِ أَصۡحَٰبِهِمۡ فَلَا يَسۡتَعۡجِلُونِ ٥٩

Fa inna lillazîna zalamû zanûbam misla zanûbi ashâbihim falâ yasta'cilûn

Muhakkak ki bu zulmedenlerin de, geçmişlerinin payı gibi (azaptan) bir payları vardır! O halde acele etmesinler!

فَوَيۡلٞ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن يَوۡمِهِمُ ٱلَّذِي يُوعَدُونَ ٦٠

Favaylul lillazîna kafarû min yavmihimul-lazî yû'adûn

Başlarına gelecek (acı) günlerinden dolayı vay o kâfirlerin haline!

Okunuş, Qabas tarafından Arapça metinden yazılmış bir okuma yardımıdır. Doğru telaffuz için Arap harflerini ve tecvidi öğrenin.

Meşhur ayetler

Sorular

Zariyat Suresi kaç ayettir?

Zariyat Suresi 60 ayettir. Kur'an-ı Kerim'in 51. suresidir.

Zariyat Suresi Mekki mi, Medeni mi?

Zariyat Suresi Mekki bir suredir.

Zariyat Suresi kaçıncı cüzde?

Zariyat Suresi 26, 27. cüzdedir.

Zariyat Suresi'ni dinleyebilir miyim?

Evet. Bu sayfanın üstündeki başlat düğmesine basın veya istediğiniz ayetten başlayın. Qabas uygulamasında sureyi çevrimdışı dinlemek için indirebilirsiniz.