تَبَٰرَكَ ٱلَّذِي بِيَدِهِ ٱلۡمُلۡكُ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ قَدِيرٌ ١
Tabârakal-lazî biyadihil-mulku vahuva 'alâ kulli şay'in kadîr
Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter.
Mülk Suresi 67:1 ile Mürselat Suresi 77:50 arası
Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
تَبَٰرَكَ ٱلَّذِي بِيَدِهِ ٱلۡمُلۡكُ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَيۡءٖ قَدِيرٌ ١
Tabârakal-lazî biyadihil-mulku vahuva 'alâ kulli şay'in kadîr
Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter.
ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلۡمَوۡتَ وَٱلۡحَيَوٰةَ لِيَبۡلُوَكُمۡ أَيُّكُمۡ أَحۡسَنُ عَمَلٗاۚ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡغَفُورُ ٢
Allazî halakal-mavta val-hayavâta liyabluvakum ayyukum ahsanu 'amalan vahuval-'azîzul-ğafûr
O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.
ٱلَّذِي خَلَقَ سَبۡعَ سَمَٰوَٰتٖ طِبَاقٗاۖ مَّا تَرَىٰ فِي خَلۡقِ ٱلرَّحۡمَٰنِ مِن تَفَٰوُتٖۖ فَٱرۡجِعِ ٱلۡبَصَرَ هَلۡ تَرَىٰ مِن فُطُورٖ ٣
Allazî halaka sab'a samâvâtin tibâkam mâ tarâ fî halkir-rahmâni min tafâvutin farci'il-basara hal tarâ min futûr
O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir yarık (çatlak) görebiliyor musun?
ثُمَّ ٱرۡجِعِ ٱلۡبَصَرَ كَرَّتَيۡنِ يَنقَلِبۡ إِلَيۡكَ ٱلۡبَصَرُ خَاسِئٗا وَهُوَ حَسِيرٞ ٤
Summarci'il-basara karratayni yankalib ilaykal-basaru hâsi'an vahuva hasîr
Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin halde sana dönecektir.
وَلَقَدۡ زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنۡيَا بِمَصَٰبِيحَ وَجَعَلۡنَٰهَا رُجُومٗا لِّلشَّيَٰطِينِۖ وَأَعۡتَدۡنَا لَهُمۡ عَذَابَ ٱلسَّعِيرِ ٥
Valakad zayyannas-samâ'ad-dunyâ bimasâbîha vaca'alnâhâ rucûmal liş-şayâtîni va a'tadnâ lahum 'azâbas-sa'îr
Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.
وَلِلَّذِينَ كَفَرُواْ بِرَبِّهِمۡ عَذَابُ جَهَنَّمَۖ وَبِئۡسَ ٱلۡمَصِيرُ ٦
Valillazîna kafarû birabbihim 'azâbu cahannama vabi'sal-masîr
Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. O, ne kötü dönüştür!
إِذَآ أُلۡقُواْ فِيهَا سَمِعُواْ لَهَا شَهِيقٗا وَهِيَ تَفُورُ ٧
Izâ ulkû fîhâ sami'û lahâ şahîkan vahiya tafûr
Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler.
تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ ٱلۡغَيۡظِۖ كُلَّمَآ أُلۡقِيَ فِيهَا فَوۡجٞ سَأَلَهُمۡ خَزَنَتُهَآ أَلَمۡ يَأۡتِكُمۡ نَذِيرٞ ٨
Takâdu tamayyazu minal-ğayzi kullamâ ulkiya fîhâ favcun sa'alahum hazanatuhâ alam ya'tikum nazîr
Neredeyse cehennem öfkesinden çatlayacak! Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara: Size, (bu azap ile) korkutucu bir peygamber gelmemiş miydi? diye sorarlar.
قَالُواْ بَلَىٰ قَدۡ جَآءَنَا نَذِيرٞ فَكَذَّبۡنَا وَقُلۡنَا مَا نَزَّلَ ٱللَّهُ مِن شَيۡءٍ إِنۡ أَنتُمۡ إِلَّا فِي ضَلَٰلٖ كَبِيرٖ ٩
Kâlû balâ kad câ'anâ nazîrun fakazzabnâ vakulnâ mâ nazzalallâhu min şay'in in antum illâ fî dalâlin kabîr
Onlar şöyle cevap verirler: Evet, doğrusu bize, (bu azap ile) korkutan bir peygamber gelmişti; fakat biz (onu) yalan saymış ve: Allah'ın bir şey gönderdiği yok; siz olsa olsa büyük bir sapıklık içindesiniz! demiştik.
وَقَالُواْ لَوۡ كُنَّا نَسۡمَعُ أَوۡ نَعۡقِلُ مَا كُنَّا فِيٓ أَصۡحَٰبِ ٱلسَّعِيرِ ١٠
Vakâlû lav kunnâ nasma'u av na'kilu mâ kunnâ fî ashâbis-sa'îr
Ve: Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkumları arasında olmazdık! diye ilâve ederler.
فَٱعۡتَرَفُواْ بِذَنۢبِهِمۡ فَسُحۡقٗا لِّأَصۡحَٰبِ ٱلسَّعِيرِ ١١
Fa'tarafû bizambihim fasuhkal li ashâbis-sa'îr
Böylece günahlarını itiraf ederler. Artık (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun, o alevli cehennemin mahkûmları !
إِنَّ ٱلَّذِينَ يَخۡشَوۡنَ رَبَّهُم بِٱلۡغَيۡبِ لَهُم مَّغۡفِرَةٞ وَأَجۡرٞ كَبِيرٞ ١٢
Innal-lazîna yahşavna rabbahum bil-ğaybi lahum mağfiratun va acrun kabîr
Fakat daha görmeden Rablerinden (azabından) korkanlara gelince, onlar için gerçekten hem bağışlanma hem de büyük mükâfat vardır.
وَأَسِرُّواْ قَوۡلَكُمۡ أَوِ ٱجۡهَرُواْ بِهِۦٓۖ إِنَّهُۥ عَلِيمُۢ بِذَاتِ ٱلصُّدُورِ ١٣
Va asirrû kavlakum avicharû bihî innahû 'alîmu bizâtis-sudûr
Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir.
أَلَا يَعۡلَمُ مَنۡ خَلَقَ وَهُوَ ٱللَّطِيفُ ٱلۡخَبِيرُ ١٤
Alâ ya'lamu man halaka vahuval-latîful-habîr
Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.
هُوَ ٱلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ ٱلۡأَرۡضَ ذَلُولٗا فَٱمۡشُواْ فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُواْ مِن رِّزۡقِهِۦۖ وَإِلَيۡهِ ٱلنُّشُورُ ١٥
Huval-lazî ca'ala lakumul-arda zalûlan famşû fî manâkibihâ vakulû mir rizkihî va ilayhin-nuşûr
Yeryüzünü size boyun eğdiren O'dur. Şu halde yerin omuzlarında (üzerinde) dolaşın ve Allah'ın rızkından yiyin. Dönüş ancak O'nadır.
ءَأَمِنتُم مَّن فِي ٱلسَّمَآءِ أَن يَخۡسِفَ بِكُمُ ٱلۡأَرۡضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ ١٦
A'amintum man fis-samâ'i an yahsifa bikumul-arda fa izâ hiya tamûr
Semâda olanın (Allah'ın), sizi yere batırıvermeyeceğinden emin misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır.
أَمۡ أَمِنتُم مَّن فِي ٱلسَّمَآءِ أَن يُرۡسِلَ عَلَيۡكُمۡ حَاصِبٗاۖ فَسَتَعۡلَمُونَ كَيۡفَ نَذِيرِ ١٧
Am amintum man fis-samâ'i an yursila 'alaykum hâsiban fasata'lamûna kayfa nazîr
Yahut semâda olanın (Allah'ın) üzerinize taş yağdıran (bir fırtına) göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında bileceksiniz!
وَلَقَدۡ كَذَّبَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ فَكَيۡفَ كَانَ نَكِيرِ ١٨
Valakad kazzabal-lazîna min kablihim fakayfa kâna nakîr
Andolsun ki, onlardan öncekiler de (bunu) yalan saymışlardı; ama benim karşılık olarak verdiğim azap nasıl olmuştu!
أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ إِلَى ٱلطَّيۡرِ فَوۡقَهُمۡ صَٰٓفَّٰتٖ وَيَقۡبِضۡنَۚ مَا يُمۡسِكُهُنَّ إِلَّا ٱلرَّحۡمَٰنُۚ إِنَّهُۥ بِكُلِّ شَيۡءِۭ بَصِيرٌ ١٩
Avalam yarav ilat-tayri favkahum sâffâtin vayakbidna mâ yumsikuhunna illar-rahmânu innahû bikulli şay'i basîr
Üstlerinde kanatlarını aça kapata uçan kuşları (hiç) görmediler mi? Onları (havada) Rahmân olan Allah’tan başkası tutmuyor. Şüphesiz O her şeyi hakkıyla görmektedir.
أَمَّنۡ هَٰذَا ٱلَّذِي هُوَ جُندٞ لَّكُمۡ يَنصُرُكُم مِّن دُونِ ٱلرَّحۡمَٰنِۚ إِنِ ٱلۡكَٰفِرُونَ إِلَّا فِي غُرُورٍ ٢٠
Amman hâzal-lazî huva cundul lakum yansurukum min dûnir-rahmâni inil-kâfirûna illâ fî ğurûr
Rahmân olan Allah’a karşı şu size yardım edecek askerleriniz hani kimlerdir? İnkârcılar ancak derin bir gaflet içinde bulunmaktadırlar.
أَمَّنۡ هَٰذَا ٱلَّذِي يَرۡزُقُكُمۡ إِنۡ أَمۡسَكَ رِزۡقَهُۥۚ بَل لَّجُّواْ فِي عُتُوّٖ وَنُفُورٍ ٢١
Amman hâzal-lazî yarzukukum in amsaka rizkahû bal laccû fî 'utuvvin vanufûr
Allah size verdiği rızkı kesiverse, size rızık verebilecek olan kimdir? Hayır, onlar azgınlık ve nefrette direnip durmaktadırlar.
أَفَمَن يَمۡشِي مُكِبًّا عَلَىٰ وَجۡهِهِۦٓ أَهۡدَىٰٓ أَمَّن يَمۡشِي سَوِيًّا عَلَىٰ صِرَٰطٖ مُّسۡتَقِيمٖ ٢٢
Afaman yamşî mukibban 'alâ vachihî ahdâ amman yamşî saviyyan 'alâ sirâtim mustakîm
Şimdi (düşünün bakalım), yüz üstü kapanarak yürüyen mi (varılacak) yere daha iyi erişir, yoksa doğru yolda düzgün yürüyen mi?
قُلۡ هُوَ ٱلَّذِيٓ أَنشَأَكُمۡ وَجَعَلَ لَكُمُ ٱلسَّمۡعَ وَٱلۡأَبۡصَٰرَ وَٱلۡأَفۡـِٔدَةَۚ قَلِيلٗا مَّا تَشۡكُرُونَ ٢٣
Kul huval-lazî anşa'akum vaca'ala lakumus-sam'a val-absâra val-af'idata kalîlam mâ taşkurûn
(Rasûlüm!) de ki: Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz!
قُلۡ هُوَ ٱلَّذِي ذَرَأَكُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَإِلَيۡهِ تُحۡشَرُونَ ٢٤
Kul huval-lazî zara'akum fil-ardi va ilayhi tuhşarûn
De ki: Sizi yeryüzünde çoğaltıp yayan O’dur; ancak O’nun huzuruna gelip toplanacaksınız.
وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا ٱلۡوَعۡدُ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ٢٥
Vayakûlûna matâ hâzal-va'du in kuntum sâdikîn
«Doğru sözlü iseniz (söyleyin), bu tehdit hani ne zaman (gerçekleşecek)?» derler.
قُلۡ إِنَّمَا ٱلۡعِلۡمُ عِندَ ٱللَّهِ وَإِنَّمَآ أَنَا۠ نَذِيرٞ مُّبِينٞ ٢٦
Kul innamal-'ilmu 'indallâhi va innamâ ana nazîrum mubîn
De ki: O bilgi, ancak Allah’a mahsustur. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım .
فَلَمَّا رَأَوۡهُ زُلۡفَةٗ سِيٓـَٔتۡ وُجُوهُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَقِيلَ هَٰذَا ٱلَّذِي كُنتُم بِهِۦ تَدَّعُونَ ٢٧
Falammâ ra'avhu zulfatan sî'at vucûhul-lazîna kafarû vakîla hâzal-lazî kuntum bihî tadda'ûn
Ama onu (azabı) yakından gördükleri zaman, inkâr edenlerin yüzleri kararacak ve (kendilerine): İşte sizin isteyip durduğunuz budur! denecektir.
قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِنۡ أَهۡلَكَنِيَ ٱللَّهُ وَمَن مَّعِيَ أَوۡ رَحِمَنَا فَمَن يُجِيرُ ٱلۡكَٰفِرِينَ مِنۡ عَذَابٍ أَلِيمٖ ٢٨
Kul ara'aytum in ahlakaniyallâhu vamam ma'iya av rahimanâ faman yucîrul-kâfirîna min 'azâbin alîm
De ki: Allah beni ve beraberindekileri (sizin istediğiniz üzere) yok etse veya (öyle olmayıp da) bizi esirgese, (söyleyin bakalım) inkârcıları yakıcı azaptan kurtaracak kimdir?
قُلۡ هُوَ ٱلرَّحۡمَٰنُ ءَامَنَّا بِهِۦ وَعَلَيۡهِ تَوَكَّلۡنَاۖ فَسَتَعۡلَمُونَ مَنۡ هُوَ فِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٖ ٢٩
Kul huvar-rahmânu âmannâ bihî va'alayhi tavakkalnâ fasata'lamûna man huva fî dalâlim mubîn
De ki: (Sizi imana davet ettiğimiz) O (Allah) çok esirgeyicidir; biz O'na iman etmiş ve sırf O'na güvenip dayanmışızdır. Siz kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında öğreneceksiniz!
قُلۡ أَرَءَيۡتُمۡ إِنۡ أَصۡبَحَ مَآؤُكُمۡ غَوۡرٗا فَمَن يَأۡتِيكُم بِمَآءٖ مَّعِينِۭ ٣٠
Kul ara'aytum in asbaha mâ'ukum ğavran faman ya'tîkum bimâ'im ma'în
De ki: Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir ?
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
نٓۚ وَٱلۡقَلَمِ وَمَا يَسۡطُرُونَ ١
Nûn val-kalami vamâ yasturûn
Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına
مَآ أَنتَ بِنِعۡمَةِ رَبِّكَ بِمَجۡنُونٖ ٢
Mâ anta bini'mati rabbika bimacnûn
andolsun ki (Rasûlüm), sen Rabbinin nimeti sayesinde mecnun değilsin.
وَإِنَّ لَكَ لَأَجۡرًا غَيۡرَ مَمۡنُونٖ ٣
Va inna laka la acran ğayra mamnûn
Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır.
وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٖ ٤
Va innaka la'alâ hulukin 'azîm
Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.
فَسَتُبۡصِرُ وَيُبۡصِرُونَ ٥
Fasatubsiru vayubsirûn
Yakında sen de göreceksin, onlar da.
بِأَييِّكُمُ ٱلۡمَفۡتُونُ ٦
Bi ayyikumul-maftûn
Hanginizde delilik olduğunu.
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعۡلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِٱلۡمُهۡتَدِينَ ٧
Inna rabbaka huva a'lamu biman dalla 'an sabîlihî vahuva a'lamu bil-muhtadîn
Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidayete erenleri de en iyi bilen O'dur.
فَلَا تُطِعِ ٱلۡمُكَذِّبِينَ ٨
Falâ tuti'il-mukazzibîn
O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme!
وَدُّواْ لَوۡ تُدۡهِنُ فَيُدۡهِنُونَ ٩
Vaddû lav tudhinu fayudhinûn
Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.
وَلَا تُطِعۡ كُلَّ حَلَّافٖ مَّهِينٍ ١٠
Valâ tuti' kulla hallâfim mahîn
(Rasûlüm!) Alabildiğine yemin eden, kimselerden hiçbirine, sakın boyun eğme.
هَمَّازٖ مَّشَّآءِۭ بِنَمِيمٖ ١١
Hammâzim maşşâ'i binamîm
Aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan lâf götürüp getiren,
مَّنَّاعٖ لِّلۡخَيۡرِ مُعۡتَدٍ أَثِيمٍ ١٢
Mmannâ'il lil-hayri mu'tadin asîm
iyiliği hep engelleyen, mütecâviz, günaha dadanmış,
عُتُلِّۭ بَعۡدَ ذَٰلِكَ زَنِيمٍ ١٣
'Utulli ba'da zâlika zanîm
kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış
أَن كَانَ ذَا مَالٖ وَبَنِينَ ١٤
An kâna zâ mâlin vabanîn
mal ve oğulları vardır diye,
إِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِ ءَايَٰتُنَا قَالَ أَسَٰطِيرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٥
Izâ tutlâ 'alayhi âyâtunâ kâla asâtîrul-avvalîn
Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ( öncekilerin masalları ) der.
سَنَسِمُهُۥ عَلَى ٱلۡخُرۡطُومِ ١٦
Sanasimuhû 'alal-hurtûm
Biz yakında onun burnuna damga vuracağız (kibirini kırıp rezil edeceğiz)
إِنَّا بَلَوۡنَٰهُمۡ كَمَا بَلَوۡنَآ أَصۡحَٰبَ ٱلۡجَنَّةِ إِذۡ أَقۡسَمُواْ لَيَصۡرِمُنَّهَا مُصۡبِحِينَ ١٧
Innâ balavnâhum kamâ balavnâ ashâbal-cannati iz aksamû layasrimunnahâ musbihîn
Biz, vaktiyle bahçe sahiplerine belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ verdik. Hani onlar (bahçe sahipleri), sabah olurken (kimse görmeden) onu (mahsullerini) devşireceklerine yemin etmişlerdi.
وَلَا يَسۡتَثۡنُونَ ١٨
Valâ yastasnûn
Onlar istisna da etmiyorlardı.
فَطَافَ عَلَيۡهَا طَآئِفٞ مِّن رَّبِّكَ وَهُمۡ نَآئِمُونَ ١٩
Fatâfa 'alayhâ tâ'ifum mir rabbika vahum nâ'imûn
Fakat onlar daha uykudayken Rabbinin katından (gönderilen) kuşatıcı bir âfet (ateş) bahçeyi sarıverdi de,
فَأَصۡبَحَتۡ كَٱلصَّرِيمِ ٢٠
Fa asbahat kas-sarîm
bahçe kapkara kesildi.
فَتَنَادَوۡاْ مُصۡبِحِينَ ٢١
Fatanâdav musbihîn
(Beri tarafta ise) onlar, sabah olurken, birbirlerine seslendiler.
أَنِ ٱغۡدُواْ عَلَىٰ حَرۡثِكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَٰرِمِينَ ٢٢
Aniğdû 'alâ harsikum in kuntum sârimîn
Madem devşireceksiniz, hadi erkenden mahsûlünüzün başına gidin! diye
فَٱنطَلَقُواْ وَهُمۡ يَتَخَٰفَتُونَ ٢٣
Fantalakû vahum yatahâfatûn
fısıldaşa fısıldaşa yola koyuldular.
أَن لَّا يَدۡخُلَنَّهَا ٱلۡيَوۡمَ عَلَيۡكُم مِّسۡكِينٞ ٢٤
Al lâ yadhulannahal-yavma 'alaykum miskîn
Derken: Aman, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın! Diye.
وَغَدَوۡاْ عَلَىٰ حَرۡدٖ قَٰدِرِينَ ٢٥
Vağadav 'alâ hardin kâdirîn
(Evet, yoksullara yardıma) güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum etmek niyet ve azmi ile erkenden yola düştüler.
فَلَمَّا رَأَوۡهَا قَالُوٓاْ إِنَّا لَضَآلُّونَ ٢٦
Falammâ ra'avhâ kâlû innâ ladâllûn
Fakat bahçeyi gördüklerinde: Mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız! dediler.
بَلۡ نَحۡنُ مَحۡرُومُونَ ٢٧
Bal nahnu mahrûmûn
Yok yok, doğrusu biz mahrum bırakılmışız!
قَالَ أَوۡسَطُهُمۡ أَلَمۡ أَقُل لَّكُمۡ لَوۡلَا تُسَبِّحُونَ ٢٨
Kâla avsatuhum alam akul lakum lavlâ tusabbihûn
İçlerinden en makul olanı şöyle dedi: Ben size «Rabbinizi tesbih etsenize» dememiş miydim?
قَالُواْ سُبۡحَٰنَ رَبِّنَآ إِنَّا كُنَّا ظَٰلِمِينَ ٢٩
Kâlû subhâna rabbinâ innâ kunnâ zâlimîn
Rabbimizi tesbih ederiz; doğrusu biz (kendi kendimize) yazık etmişiz, dediler.
فَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٖ يَتَلَٰوَمُونَ ٣٠
Fa akbala ba'duhum 'alâ ba'din yatalâvamûn
Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
قَالُواْ يَٰوَيۡلَنَآ إِنَّا كُنَّا طَٰغِينَ ٣١
Kâlû yâvaylanâ innâ kunnâ tâğîn
(Nihayet) şöyle dediler: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz.
عَسَىٰ رَبُّنَآ أَن يُبۡدِلَنَا خَيۡرٗا مِّنۡهَآ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا رَٰغِبُونَ ٣٢
'Asâ rabbunâ an yubdilanâ hayram minhâ innâ ilâ rabbinâ râğibûn
Belki Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz (artık) Râbbimizi (O'nun hoşnutluğunu) arzuluyoruz.
كَذَٰلِكَ ٱلۡعَذَابُۖ وَلَعَذَابُ ٱلۡأٓخِرَةِ أَكۡبَرُۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ ٣٣
Kazâlikal-'azâbu vala'azâbul-âhirati akbaru lav kânû ya'lamûn
İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!
إِنَّ لِلۡمُتَّقِينَ عِندَ رَبِّهِمۡ جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ٣٤
Inna lil-muttakîna 'inda rabbihim cannâtin-na'îm
Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol cennetler vardır.
أَفَنَجۡعَلُ ٱلۡمُسۡلِمِينَ كَٱلۡمُجۡرِمِينَ ٣٥
Afanac'alul-muslimîna kal-mucrimîn
Öyle ya, (Allah'a) teslimiyet gösterenleri , (o) günahkârlar gibi tutar mıyız hiç?
مَا لَكُمۡ كَيۡفَ تَحۡكُمُونَ ٣٦
Mâ lakum kayfa tahkumûn
Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
أَمۡ لَكُمۡ كِتَٰبٞ فِيهِ تَدۡرُسُونَ ٣٧
Am lakum kitâbun fîhi tadrusûn
Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
إِنَّ لَكُمۡ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ ٣٨
Inna lakum fîhi lamâ tahayyarûn
Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
أَمۡ لَكُمۡ أَيۡمَٰنٌ عَلَيۡنَا بَٰلِغَةٌ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ إِنَّ لَكُمۡ لَمَا تَحۡكُمُونَ ٣٩
Am lakum aymânun 'alaynâ bâliğatun ilâ yavmil-kiyâmati inna lakum lamâ tahkumûn
Yoksa, «ne hükmederseniz mutlaka sizindir» diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
سَلۡهُمۡ أَيُّهُم بِذَٰلِكَ زَعِيمٌ ٤٠
Salhum ayyuhum bizâlika za'îm
Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak?
أَمۡ لَهُمۡ شُرَكَآءُ فَلۡيَأۡتُواْ بِشُرَكَآئِهِمۡ إِن كَانُواْ صَٰدِقِينَ ٤١
Am lahum şurakâ'u falya'tû bişurakâ'ihim in kânû sâdikîn
Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler ortaklarını!
يَوۡمَ يُكۡشَفُ عَن سَاقٖ وَيُدۡعَوۡنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ فَلَا يَسۡتَطِيعُونَ ٤٢
Yavma yukşafu 'an sâkin vayud'avna ilas-sucûdi falâ yastatî'ûn
O gün incikler açılır ve secdeye davet edilirler; fakat buna güç getiremezler.
خَٰشِعَةً أَبۡصَٰرُهُمۡ تَرۡهَقُهُمۡ ذِلَّةٞۖ وَقَدۡ كَانُواْ يُدۡعَوۡنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ وَهُمۡ سَٰلِمُونَ ٤٣
Hâşi'atan absâruhum tarhakuhum zillatun vakad kânû yud'avna ilas-sucûdi vahum sâlimûn
Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Halbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde etmiyorlardı).
فَذَرۡنِي وَمَن يُكَذِّبُ بِهَٰذَا ٱلۡحَدِيثِۖ سَنَسۡتَدۡرِجُهُم مِّنۡ حَيۡثُ لَا يَعۡلَمُونَ ٤٤
Fazarnî vaman yukazzibu bihâzal-hadîsi sanastadricuhum min haysu lâ ya'lamûn
(Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur'an'ı) yalan sayanı bana bırak (kendini üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba yaklaştıyoruz.
وَأُمۡلِي لَهُمۡۚ إِنَّ كَيۡدِي مَتِينٌ ٤٥
Va umlî lahum inna kaydî matîn
Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım çok sağlamdır!
أَمۡ تَسۡـَٔلُهُمۡ أَجۡرٗا فَهُم مِّن مَّغۡرَمٖ مُّثۡقَلُونَ ٤٦
Am tas'aluhum acran fahum mim mağramim muskalûn
Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
أَمۡ عِندَهُمُ ٱلۡغَيۡبُ فَهُمۡ يَكۡتُبُونَ ٤٧
Am 'indahumul-ğaybu fahum yaktubûn
Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
فَٱصۡبِرۡ لِحُكۡمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ ٱلۡحُوتِ إِذۡ نَادَىٰ وَهُوَ مَكۡظُومٞ ٤٨
Fasbir lihukmi rabbika valâ takun kasâhibil-hûti iz nâdâ vahuva makzûm
Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
لَّوۡلَآ أَن تَدَٰرَكَهُۥ نِعۡمَةٞ مِّن رَّبِّهِۦ لَنُبِذَ بِٱلۡعَرَآءِ وَهُوَ مَذۡمُومٞ ٤٩
Llavlâ an tadârakahû ni'matum mir rabbihî lanubiza bil-'arâ'i vahuva mazmûm
Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
فَٱجۡتَبَٰهُ رَبُّهُۥ فَجَعَلَهُۥ مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ٥٠
Factabâhu rabbuhû faca'alahû minas-sâlihîn
Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
وَإِن يَكَادُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَيُزۡلِقُونَكَ بِأَبۡصَٰرِهِمۡ لَمَّا سَمِعُواْ ٱلذِّكۡرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُۥ لَمَجۡنُونٞ ٥١
Va in yakâdul-lazîna kafarû layuzlikûnaka bi absârihim lammâ sami'uz-zikra vayakûlûna innahû lamacnûn
İnkâr edenler Zikr'i (Kur'an ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden:) «Hiç şüphe yok o bir delidir» derler.
وَمَا هُوَ إِلَّا ذِكۡرٞ لِّلۡعَٰلَمِينَ ٥٢
Vamâ huva illâ zikrul lil-'âlamîn
Oysa o (Kuran), âlemler için ancak bir öğüttür.
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
ٱلۡحَآقَّةُ ١
Al-hâkkah
Gerçekleşecek olan;
مَا ٱلۡحَآقَّةُ ٢
Mal-hâkkah
(Evet) nedir o gerçekleşecek olan?
وَمَآ أَدۡرَىٰكَ مَا ٱلۡحَآقَّةُ ٣
Vamâ adrâka mal-hâkkah
Gerçekleşecek olanın (kıyametin) ne olduğunu sen nereden bileceksin?
كَذَّبَتۡ ثَمُودُ وَعَادُۢ بِٱلۡقَارِعَةِ ٤
Kazzabat samûdu va'âdu bil-kâri'ah
Semûd ve Ad kavimleri, kapılarını çalacak felâketi (kıyameti) yalan saymışlardı.
فَأَمَّا ثَمُودُ فَأُهۡلِكُواْ بِٱلطَّاغِيَةِ ٥
Fa ammâ samûdu fa uhlikû bit-tâğiyah
Semûd'a gelince: Onlar pek zorlu (bir sarsıntı) ile helâk edildiler.
وَأَمَّا عَادٞ فَأُهۡلِكُواْ بِرِيحٖ صَرۡصَرٍ عَاتِيَةٖ ٦
Va ammâ 'âdun fa uhlikû birîhin sarsarin 'âtiyah
Ad kavmi ise, uğultulu, kasıp kavuran bir fırtına ile mahvedildiler.
سَخَّرَهَا عَلَيۡهِمۡ سَبۡعَ لَيَالٖ وَثَمَٰنِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومٗاۖ فَتَرَى ٱلۡقَوۡمَ فِيهَا صَرۡعَىٰ كَأَنَّهُمۡ أَعۡجَازُ نَخۡلٍ خَاوِيَةٖ ٧
Sahharahâ 'alayhim sab'a layâlin vasamâniyata ayyâmin husûman fataral-kavma fîhâ sar'â ka annahum a'câzu nahlin hâviyah
Allah onu, ardarda yedi gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün.
فَهَلۡ تَرَىٰ لَهُم مِّنۢ بَاقِيَةٖ ٨
Fahal tarâ lahum mim bâkiyah
Şimdi sen, onlardan, orada kalmış herhangi bir şey görüyor musun?
وَجَآءَ فِرۡعَوۡنُ وَمَن قَبۡلَهُۥ وَٱلۡمُؤۡتَفِكَٰتُ بِٱلۡخَاطِئَةِ ٩
Vacâ'a fir'avnu vaman kablahû val-mu'tafikâtu bil-hâti'ah
Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lût kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler.
فَعَصَوۡاْ رَسُولَ رَبِّهِمۡ فَأَخَذَهُمۡ أَخۡذَةٗ رَّابِيَةً ١٠
Fa'asav rasûla rabbihim fa ahazahum ahzatar râbiyah
Böylece Rablerinin peygamberlerine karşı geldiler, O da onları pek şiddetli bir şekilde yakalayıverdi.
إِنَّا لَمَّا طَغَا ٱلۡمَآءُ حَمَلۡنَٰكُمۡ فِي ٱلۡجَارِيَةِ ١١
Innâ lammâ tağal-mâ'u hamalnâkum fil-câriyah
Şüphesiz, su bastığı vakit sizi gemide biz taşıdık;
لِنَجۡعَلَهَا لَكُمۡ تَذۡكِرَةٗ وَتَعِيَهَآ أُذُنٞ وَٰعِيَةٞ ١٢
Linac'alahâ lakum tazkiratan vata'iyahâ uzunun vâ'iyah
onu sizin için bir ibret ve öğüt yapalım ve belleyici kulaklar onu bellesin diye.
فَإِذَا نُفِخَ فِي ٱلصُّورِ نَفۡخَةٞ وَٰحِدَةٞ ١٣
Fa izâ nufiha fis-sûri nafhatun vâhidah
Artık Sûr'a bir defa üflendiği,
وَحُمِلَتِ ٱلۡأَرۡضُ وَٱلۡجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةٗ وَٰحِدَةٗ ١٤
Vahumilatil-ardu val-cibâlu fadukkatâ dakkatan vâhidah
yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği zaman,
فَيَوۡمَئِذٖ وَقَعَتِ ٱلۡوَاقِعَةُ ١٥
Fayavma'izin vaka'atil-vâki'ah
işte o gün olacak olur (kıyamet kopar).
وَٱنشَقَّتِ ٱلسَّمَآءُ فَهِيَ يَوۡمَئِذٖ وَاهِيَةٞ ١٦
Vanşakkatis-samâ'u fahiya yavma'izin vâhiyah
Gök de yarılır ve artık o gün o, çökmeye yüz tutar.
وَٱلۡمَلَكُ عَلَىٰٓ أَرۡجَآئِهَاۚ وَيَحۡمِلُ عَرۡشَ رَبِّكَ فَوۡقَهُمۡ يَوۡمَئِذٖ ثَمَٰنِيَةٞ ١٧
Val-malaku 'alâ arcâ'ihâ vayahmilu 'arşa rabbika favkahum yavma'izin samâniyah
Melekler onun (göğün) etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir.
يَوۡمَئِذٖ تُعۡرَضُونَ لَا تَخۡفَىٰ مِنكُمۡ خَافِيَةٞ ١٨
Yavma'izin tu'radûna lâ tahfâ minkum hâfiyah
(Ey insanlar!) O gün (hesap için) huzura alınırsınız; size ait hiçbir sır gizli kalmaz.
فَأَمَّا مَنۡ أُوتِيَ كِتَٰبَهُۥ بِيَمِينِهِۦ فَيَقُولُ هَآؤُمُ ٱقۡرَءُواْ كِتَٰبِيَهۡ ١٩
Fa ammâ man ûtiya kitâbahû biyamînihî fayakûlu hâ'umukra'û kitâbiyah
Kitabı sağ tarafından verilen: "Alın, kitabımı okuyun;
إِنِّي ظَنَنتُ أَنِّي مُلَٰقٍ حِسَابِيَهۡ ٢٠
Innî zanantu annî mulâkin hisâbiyah
doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum," der.
فَهُوَ فِي عِيشَةٖ رَّاضِيَةٖ ٢١
Fahuva fî 'îşatir râdiyah
Hoşnut kalacağı bir hayat içindedir.
فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٖ ٢٢
Fî cannatin 'âliyah
Artık yüce bir cennette
قُطُوفُهَا دَانِيَةٞ ٢٣
Kutûfuhâ dâniyah
o, meyveleri sarkmış,
كُلُواْ وَٱشۡرَبُواْ هَنِيٓـَٔۢا بِمَآ أَسۡلَفۡتُمۡ فِي ٱلۡأَيَّامِ ٱلۡخَالِيَةِ ٢٤
Kulû vaşrabû hanî'â bimâ aslaftum fil-ayyâmil-hâliyah
(Onlara denir ki:) Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık, âfiyetle yiyin, için.
وَأَمَّا مَنۡ أُوتِيَ كِتَٰبَهُۥ بِشِمَالِهِۦ فَيَقُولُ يَٰلَيۡتَنِي لَمۡ أُوتَ كِتَٰبِيَهۡ ٢٥
Va ammâ man ûtiya kitâbahû bişimâlihî fayakûlu yâlaytanî lam ûta kitâbiyah
Kitabı sol tarafından verilene gelince, o: Keşke, der, bana kitabım verilmeseydi de,
وَلَمۡ أَدۡرِ مَا حِسَابِيَهۡ ٢٦
Valam adri mâ hisâbiyah
hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!
يَٰلَيۡتَهَا كَانَتِ ٱلۡقَاضِيَةَ ٢٧
Yâlaytahâ kânatil-kâdiyah
Keşke onunla (ölümümle) her iş olup bitseydi!
مَآ أَغۡنَىٰ عَنِّي مَالِيَهۡۜ ٢٨
Mâ ağnâ 'annî mâliyah
Malım bana hiç fayda sağlamadı;
هَلَكَ عَنِّي سُلۡطَٰنِيَهۡ ٢٩
Halaka 'annî sultâniyah
saltanatım da benden (koptu), yok olup gitti.
خُذُوهُ فَغُلُّوهُ ٣٠
Huzûhu fağullûh
Onu yakalayın da, (ellerini boynuna) bağlayın;
ثُمَّ ٱلۡجَحِيمَ صَلُّوهُ ٣١
Summal-cahîma sallûh
sonra alevli ateşe atın onu!
ثُمَّ فِي سِلۡسِلَةٖ ذَرۡعُهَا سَبۡعُونَ ذِرَاعٗا فَٱسۡلُكُوهُ ٣٢
Summa fî silsilatin zar'uhâ sab'ûna zirâ'an faslukûh
Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde oraya sokun!
إِنَّهُۥ كَانَ لَا يُؤۡمِنُ بِٱللَّهِ ٱلۡعَظِيمِ ٣٣
Innahû kâna lâ yu'minu billâhil-'azîm
Çünkü o, ulu Allah'a iman etmezdi,
وَلَا يَحُضُّ عَلَىٰ طَعَامِ ٱلۡمِسۡكِينِ ٣٤
Valâ yahuddu 'alâ ta'âmil-miskîn
Yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi.
فَلَيۡسَ لَهُ ٱلۡيَوۡمَ هَٰهُنَا حَمِيمٞ ٣٥
Falaysa lahul-yavma hâhunâ hamîm
Bu sebeple, bugün burada onun candan bir dostu yoktur.
وَلَا طَعَامٌ إِلَّا مِنۡ غِسۡلِينٖ ٣٦
Valâ ta'âmun illâ min ğislîn
Kanlı irinden başka yiyeceği de yoktur.
لَّا يَأۡكُلُهُۥٓ إِلَّا ٱلۡخَٰطِـُٔونَ ٣٧
Llâ ya'kuluhû illal-hâti'ûn
Ancak günahkârların yediği...
فَلَآ أُقۡسِمُ بِمَا تُبۡصِرُونَ ٣٨
Falâ uksimu bimâ tubsirûn
Görebildikleriniz üzerine yemin ederim ki
وَمَا لَا تُبۡصِرُونَ ٣٩
Vamâ lâ tubsirûn
ve göremedikleriniz.
إِنَّهُۥ لَقَوۡلُ رَسُولٖ كَرِيمٖ ٤٠
Innahû lakavlu rasûlin karîm
Hiç şüphesiz o (Kur'an), çok şerefli bir elçinin sözüdür.
وَمَا هُوَ بِقَوۡلِ شَاعِرٖۚ قَلِيلٗا مَّا تُؤۡمِنُونَ ٤١
Vamâ huva bikavli şâ'irin kalîlam mâ tu'minûn
Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz!
وَلَا بِقَوۡلِ كَاهِنٖۚ قَلِيلٗا مَّا تَذَكَّرُونَ ٤٢
Valâ bikavli kâhinin kalîlam mâ tazakkarûn
Bir kâhin sözü de değildir (o). Ne de az düşünüyorsunuz!
تَنزِيلٞ مِّن رَّبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٤٣
Tanzîlum mir rabbil-'âlamîn
(O), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
وَلَوۡ تَقَوَّلَ عَلَيۡنَا بَعۡضَ ٱلۡأَقَاوِيلِ ٤٤
Valav takavvala 'alaynâ ba'dal-akâvîl
Eğer o (Muhammed) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı,
لَأَخَذۡنَا مِنۡهُ بِٱلۡيَمِينِ ٤٥
La ahaznâ minhu bil-yamîn
elbette onu kıskıvrak yakalardık.
ثُمَّ لَقَطَعۡنَا مِنۡهُ ٱلۡوَتِينَ ٤٦
Summa lakata'nâ minhul-vatîn
Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık).
فَمَا مِنكُم مِّنۡ أَحَدٍ عَنۡهُ حَٰجِزِينَ ٤٧
Famâ minkum min ahadin 'anhu hâcizîn
Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.
وَإِنَّهُۥ لَتَذۡكِرَةٞ لِّلۡمُتَّقِينَ ٤٨
Va innahû latazkiratul lil-muttakîn
Doğrusu o (Kur'an), takvâ sahipleri için bir öğüttür.
وَإِنَّا لَنَعۡلَمُ أَنَّ مِنكُم مُّكَذِّبِينَ ٤٩
Va innâ lana'lamu anna minkum mukazzibîn
İçinizde (onu) yalan sayanlar bulunduğunu şüphesiz bilmekteyiz.
وَإِنَّهُۥ لَحَسۡرَةٌ عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ ٥٠
Va innahû lahasratun 'alal-kâfirîn
Muhakkak o, kâfirler için bir iç yarasıdır
وَإِنَّهُۥ لَحَقُّ ٱلۡيَقِينِ ٥١
Va innahû lahakkul-yakîn
ve o, gerçekten kat'î bilginin ta kendisidir.
فَسَبِّحۡ بِٱسۡمِ رَبِّكَ ٱلۡعَظِيمِ ٥٢
Fasabbih bismi rabbikal-'azîm
O halde,Yüce Rabbinin adını yüceltip noksanlıklardan tenzih et.
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
سَأَلَ سَآئِلُۢ بِعَذَابٖ وَاقِعٖ ١
Sa'ala sâ'ilu bi'azâbin vâki'
Birisi, gelecek azabı istedi!
لِّلۡكَٰفِرِينَ لَيۡسَ لَهُۥ دَافِعٞ ٢
Llil-kâfirîna laysa lahû dâfi'
İnkârcılara olan ve hiç kimsenin savamayacağı,
مِّنَ ٱللَّهِ ذِي ٱلۡمَعَارِجِ ٣
Mminallâhi zil-ma'âric
yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından
تَعۡرُجُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ وَٱلرُّوحُ إِلَيۡهِ فِي يَوۡمٖ كَانَ مِقۡدَارُهُۥ خَمۡسِينَ أَلۡفَ سَنَةٖ ٤
Ta'rucul-malâ'ikatu var-rûhu ilayhi fî yavmin kâna mikdâruhû hamsîna alfa sanah
Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.
فَٱصۡبِرۡ صَبۡرٗا جَمِيلًا ٥
Fasbir sabran camîlâ
(Rasûlüm!) Şimdi sen güzelce sabret.
إِنَّهُمۡ يَرَوۡنَهُۥ بَعِيدٗا ٦
Innahum yaravnahû ba'îdâ
Doğrusu onlar, o azabı (ihtimalden) uzak görüyorlar.
وَنَرَىٰهُ قَرِيبٗا ٧
Vanarâhu karîbâ
Biz ise onu yakın görmekteyiz.
يَوۡمَ تَكُونُ ٱلسَّمَآءُ كَٱلۡمُهۡلِ ٨
Yavma takûnus-samâ'u kal-muhl
O gün gökyüzü, erimiş maden gibi olur.
وَتَكُونُ ٱلۡجِبَالُ كَٱلۡعِهۡنِ ٩
Vatakûnul-cibâlu kal-'ihn
Dağlar da atılmış yüne döner.
وَلَا يَسۡـَٔلُ حَمِيمٌ حَمِيمٗا ١٠
Valâ yas'alu hamîmun hamîmâ
Dost, dostu sormaz.
يُبَصَّرُونَهُمۡۚ يَوَدُّ ٱلۡمُجۡرِمُ لَوۡ يَفۡتَدِي مِنۡ عَذَابِ يَوۡمِئِذِۭ بِبَنِيهِ ١١
Yubassarûnahum yavaddul-mucrimu lav yaftadî min 'azâbi yavmi'izi bibanîh
Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını, hepsini fidye olarak versin de
وَصَٰحِبَتِهِۦ وَأَخِيهِ ١٢
Vasâhibatihî va ahîh
karısını, kardeşini,
وَفَصِيلَتِهِ ٱلَّتِي تُـٔۡوِيهِ ١٣
Vafasîlatihil-latî tu'vîh
kendisini koruyup barındıran
وَمَن فِي ٱلۡأَرۡضِ جَمِيعٗا ثُمَّ يُنجِيهِ ١٤
Vaman fil-ardi camî'an summa yuncîh
tüm ailesini ve yeryüzünde kim varsa, tek kendini kurtarsın.
كَلَّآۖ إِنَّهَا لَظَىٰ ١٥
Kallâ innahâ lazâ
Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki, o (cehennem) alevlenen bir ateştir.
نَزَّاعَةٗ لِّلشَّوَىٰ ١٦
Nazzâ'atal liş-şavâ
Derileri kavurup soyar.
تَدۡعُواْ مَنۡ أَدۡبَرَ وَتَوَلَّىٰ ١٧
Tad'û man adbara vatavallâ
Yüz çevirip geri dönen, kimseyi (kendine) çağırır!
وَجَمَعَ فَأَوۡعَىٰٓ ١٨
Vacama'a fa av'â
(servet) toplayıp yığan.
۞ إِنَّ ٱلۡإِنسَٰنَ خُلِقَ هَلُوعًا ١٩
Innal-insâna hulika halû'â
Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır.
إِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ جَزُوعٗا ٢٠
Izâ massahuş-şarru cazû'â
Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder.
وَإِذَا مَسَّهُ ٱلۡخَيۡرُ مَنُوعًا ٢١
Va izâ massahul-hayru manû'â
Ona imkân verildiğinde ise pinti kesilir.
إِلَّا ٱلۡمُصَلِّينَ ٢٢
Illal-musallîn
Ancak şunlar öyle değildir: Namaz kılanlar,
ٱلَّذِينَ هُمۡ عَلَىٰ صَلَاتِهِمۡ دَآئِمُونَ ٢٣
Allazîna hum 'alâ salâtihim dâ'imûn
ki onlar namazlarında devamlıdırlar (ihmal göstermezler);
وَٱلَّذِينَ فِيٓ أَمۡوَٰلِهِمۡ حَقّٞ مَّعۡلُومٞ ٢٤
Vallazîna fî amvâlihim hakkum ma'lûm
mallarında, kalmışa belli bir hak tanıyanlar;
لِّلسَّآئِلِ وَٱلۡمَحۡرُومِ ٢٥
Llis-sâ'ili val-mahrûm
isteyene ve (isteyemediği için) mahrum,
وَٱلَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوۡمِ ٱلدِّينِ ٢٦
Vallazîna yusaddikûna biyavmid-dîn
ceza (ve hesap) gününün doğruluğuna inananlar;
وَٱلَّذِينَ هُم مِّنۡ عَذَابِ رَبِّهِم مُّشۡفِقُونَ ٢٧
Vallazîna hum min 'azâbi rabbihim muşfikûn
Rablerinin azabından korkanlar,
إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمۡ غَيۡرُ مَأۡمُونٖ ٢٨
Inna 'azâba rabbihim ğayru ma'mûn
ki Rablerinin azabı(na karşı) emin olunamaz;
وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِفُرُوجِهِمۡ حَٰفِظُونَ ٢٩
Vallazîna hum lifurûcihim hâfizûn
ırzlarını koruyanlar,
إِلَّا عَلَىٰٓ أَزۡوَٰجِهِمۡ أَوۡ مَا مَلَكَتۡ أَيۡمَٰنُهُمۡ فَإِنَّهُمۡ غَيۡرُ مَلُومِينَ ٣٠
Illâ 'alâ azvâcihim av mâ malakat aymânuhum fa innahum ğayru malûmîn
ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz.
فَمَنِ ٱبۡتَغَىٰ وَرَآءَ ذَٰلِكَ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡعَادُونَ ٣١
Famanibtağâ varâ'a zâlika fa ulâ'ika humul-'âdûn
Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir.
وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِأَمَٰنَٰتِهِمۡ وَعَهۡدِهِمۡ رَٰعُونَ ٣٢
Vallazîna hum li amânâtihim va'ahdihim râ'ûn
Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler;
وَٱلَّذِينَ هُم بِشَهَٰدَٰتِهِمۡ قَآئِمُونَ ٣٣
Vallazîna hum bişahâdâtihim kâ'imûn
Şahitliklerini (dosdoğru) yapanlar;
وَٱلَّذِينَ هُمۡ عَلَىٰ صَلَاتِهِمۡ يُحَافِظُونَ ٣٤
Vallazîna hum 'alâ salâtihim yuhâfizûn
Namazlarını koruyanlar;
أُوْلَٰٓئِكَ فِي جَنَّٰتٖ مُّكۡرَمُونَ ٣٥
Ulâ'ika fî cannâtim mukramûn
işte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
فَمَالِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ قِبَلَكَ مُهۡطِعِينَ ٣٦
Famâlil-lazîna kafarû kibalaka muhti'în
(Rasûlüm!) O kâfirlere ne oluyor ki, sana doğru koşuyorlar.
عَنِ ٱلۡيَمِينِ وَعَنِ ٱلشِّمَالِ عِزِينَ ٣٧
'Anil-yamîni va'aniş-şimâli 'izîn
Bölük bölük sağından ve solundan.
أَيَطۡمَعُ كُلُّ ٱمۡرِيٕٖ مِّنۡهُمۡ أَن يُدۡخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٖ ٣٨
Ayatma'u kullumriy'im minhum an yudhala cannata na'îm
Onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?
كَلَّآۖ إِنَّا خَلَقۡنَٰهُم مِّمَّا يَعۡلَمُونَ ٣٩
Kallâ innâ halaknâhum mimmâ ya'lamûn
Hayır (hiç ummasınlar!) Şüphesiz biz onları, kendilerinin de bildikleri şeyden yarattık (fakat ibret almadılar, imana gelmediler).
فَلَآ أُقۡسِمُ بِرَبِّ ٱلۡمَشَٰرِقِ وَٱلۡمَغَٰرِبِ إِنَّا لَقَٰدِرُونَ ٤٠
Falâ uksimu birabbil-maşâriki val-mağâribi innâ lakâdirûn
Şu halde (işin gerçeği) öyle (umdukları gibi) değil! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, bizim gücümüz yeter.
عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ خَيۡرٗا مِّنۡهُمۡ وَمَا نَحۡنُ بِمَسۡبُوقِينَ ٤١
'Alâ an nubaddila hayram minhum vamâ nahnu bimasbûkîn
Şüphesiz onların yerine daha hayırlılarını getirmeye elbette kadiriz ve kimse bizim önümüze geçemez.
فَذَرۡهُمۡ يَخُوضُواْ وَيَلۡعَبُواْ حَتَّىٰ يُلَٰقُواْ يَوۡمَهُمُ ٱلَّذِي يُوعَدُونَ ٤٢
Fazarhum yahûdû vayal'abû hattâ yulâkû yavmahumul-lazî yû'adûn
Ama sen onları (şimdilik) bırak da, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya dek dalsınlar, oynayadursunlar.
يَوۡمَ يَخۡرُجُونَ مِنَ ٱلۡأَجۡدَاثِ سِرَاعٗا كَأَنَّهُمۡ إِلَىٰ نُصُبٖ يُوفِضُونَ ٤٣
Yavma yahrucûna minal-acdâsi sirâ'an ka annahum ilâ nusubin yûfidûn
O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, bir halde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar.
خَٰشِعَةً أَبۡصَٰرُهُمۡ تَرۡهَقُهُمۡ ذِلَّةٞۚ ذَٰلِكَ ٱلۡيَوۡمُ ٱلَّذِي كَانُواْ يُوعَدُونَ ٤٤
Hâşi'atan absâruhum tarhakuhum zillatun zâlikal-yavmul-lazî kânû yû'adûn
Gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
إِنَّآ أَرۡسَلۡنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوۡمِهِۦٓ أَنۡ أَنذِرۡ قَوۡمَكَ مِن قَبۡلِ أَن يَأۡتِيَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٞ ١
Innâ arsalnâ nûhan ilâ kavmihî an anzir kavmaka min kabli an ya'tiyahum 'azâbun alîm
Kendilerine yakıcı bir azap gelmeden önce kavmini uyar, diye Nuh'u kendi kavmine gönderdik.
قَالَ يَٰقَوۡمِ إِنِّي لَكُمۡ نَذِيرٞ مُّبِينٌ ٢
Kâla yâkavmi innî lakum nazîrum mubîn
Nuh şöyle dedi: Ey kavmim! Şüpheniz olmasın ki, ben sizi, apaçık uyaran bir kimseyim.
أَنِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ وَٱتَّقُوهُ وَأَطِيعُونِ ٣
Ani'budullâha vattakûhu va atî'ûn
«Allah’a kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki,
يَغۡفِرۡ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمۡ وَيُؤَخِّرۡكُمۡ إِلَىٰٓ أَجَلٖ مُّسَمًّىۚ إِنَّ أَجَلَ ٱللَّهِ إِذَا جَآءَ لَا يُؤَخَّرُۚ لَوۡ كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ ٤
Yağfir lakum min zunûbikum vayu'ahhirkum ilâ acalim musamman inna acalallâhi izâ câ'a lâ yu'ahharu lav kuntum ta'lamûn
Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vâdeye kadar tehir etsin (muahaze etmeden yaşatsın)» diyerek bilinmeli ki Allah’ın tayin ettiği vâde gelince, artık o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!
قَالَ رَبِّ إِنِّي دَعَوۡتُ قَوۡمِي لَيۡلٗا وَنَهَارٗا ٥
Kâla rabbi innî da'avtu kavmî laylan vanahârâ
(Sonra Nuh:) Rabbim! dedi, doğrusu ben kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim;
فَلَمۡ يَزِدۡهُمۡ دُعَآءِيٓ إِلَّا فِرَارٗا ٦
Falam yazidhum du'â'î illâ firârâ
Fakat benim davetim, ancak kaçmalarını arttırdı.
وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوۡتُهُمۡ لِتَغۡفِرَ لَهُمۡ جَعَلُوٓاْ أَصَٰبِعَهُمۡ فِيٓ ءَاذَانِهِمۡ وَٱسۡتَغۡشَوۡاْ ثِيَابَهُمۡ وَأَصَرُّواْ وَٱسۡتَكۡبَرُواْ ٱسۡتِكۡبَارٗا ٧
Va innî kullamâ da'avtuhum litağfira lahum ca'alû asâbi'ahum fî âzânihim vastağşav siyâbahum va asarrû vastakbarustikbârâ
Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler.
ثُمَّ إِنِّي دَعَوۡتُهُمۡ جِهَارٗا ٨
Summa innî da'avtuhum cihârâ
Sonra, ben kendilerine haykırarak davette bulundum.
ثُمَّ إِنِّيٓ أَعۡلَنتُ لَهُمۡ وَأَسۡرَرۡتُ لَهُمۡ إِسۡرَارٗا ٩
Summa innî a'lantu lahum va asrartu lahum isrârâ
Sonra, onlarla hem açıktan açığa hem de gizli gizli konuştum.
فَقُلۡتُ ٱسۡتَغۡفِرُواْ رَبَّكُمۡ إِنَّهُۥ كَانَ غَفَّارٗا ١٠
Fakultustağfirû rabbakum innahû kâna ğaffârâ
Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır.
يُرۡسِلِ ٱلسَّمَآءَ عَلَيۡكُم مِّدۡرَارٗا ١١
Yursilis-samâ'a 'alaykum midrârâ
(Mağfiret dileyin ki,) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin,
وَيُمۡدِدۡكُم بِأَمۡوَٰلٖ وَبَنِينَ وَيَجۡعَل لَّكُمۡ جَنَّٰتٖ وَيَجۡعَل لَّكُمۡ أَنۡهَٰرٗا ١٢
Vayumdidkum bi amvâlin vabanîna vayac'al lakum cannâtin vayac'al lakum anhârâ
Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.
مَّا لَكُمۡ لَا تَرۡجُونَ لِلَّهِ وَقَارٗا ١٣
Mmâ lakum lâ tarcûna lillâhi vakârâ
Size ne oluyor ki, Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz?
وَقَدۡ خَلَقَكُمۡ أَطۡوَارًا ١٤
Vakad halakakum atvârâ
Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır.
أَلَمۡ تَرَوۡاْ كَيۡفَ خَلَقَ ٱللَّهُ سَبۡعَ سَمَٰوَٰتٖ طِبَاقٗا ١٥
Alam tarav kayfa halakallâhu sab'a samâvâtin tibâkâ
Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmış!
وَجَعَلَ ٱلۡقَمَرَ فِيهِنَّ نُورٗا وَجَعَلَ ٱلشَّمۡسَ سِرَاجٗا ١٦
Vaca'alal-kamara fîhinna nûran vaca'alaş-şamsa sirâcâ
Onların içinde ayı bir nûr kılmış, güneşi de bir kandil kılmıştır.
وَٱللَّهُ أَنۢبَتَكُم مِّنَ ٱلۡأَرۡضِ نَبَاتٗا ١٧
Vallâhu ambatakum minal-ardi nabâtâ
Allah, sizi de yerden ot (bitirir) gibi bitirmiştir.
ثُمَّ يُعِيدُكُمۡ فِيهَا وَيُخۡرِجُكُمۡ إِخۡرَاجٗا ١٨
Summa yu'îdukum fîhâ vayuhricukum ihrâcâ
Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi yeniden çıkaracaktır.
وَٱللَّهُ جَعَلَ لَكُمُ ٱلۡأَرۡضَ بِسَاطٗا ١٩
Vallâhu ca'ala lakumul-arda bisâtâ
Allah, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.
لِّتَسۡلُكُواْ مِنۡهَا سُبُلٗا فِجَاجٗا ٢٠
Llitaslukû minhâ subulan ficâcâ
Onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye.
قَالَ نُوحٞ رَّبِّ إِنَّهُمۡ عَصَوۡنِي وَٱتَّبَعُواْ مَن لَّمۡ يَزِدۡهُ مَالُهُۥ وَوَلَدُهُۥٓ إِلَّا خَسَارٗا ٢١
Kâla nûhur rabbi innahum 'asavnî vattaba'û mal lam yazidhu mâluhû vavaladuhû illâ hasârâ
(Öğütlerinin fayda vermemesi üzerine) Nuh: Rabbim! dedi, doğrusu bunlar bana karşı geldiler de, malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka işe yaramayan kimseye uydular.
وَمَكَرُواْ مَكۡرٗا كُبَّارٗا ٢٢
Vamakarû makran kubbârâ
Bunlar da, büyük hileler, büyük desiseler kurdular!
وَقَالُواْ لَا تَذَرُنَّ ءَالِهَتَكُمۡ وَلَا تَذَرُنَّ وَدّٗا وَلَا سُوَاعٗا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسۡرٗا ٢٣
Vakâlû lâ tazarunna âlihatakum valâ tazarunna vaddan valâ suvâ'an valâ yağûsa vaya'ûka vanasrâ
Ve dediler ki: Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Ved'den, Suvâ'dan, Yeğûs'tan, Ye'ûk'tan ve Nesr'den asla vazgeçmeyin!
وَقَدۡ أَضَلُّواْ كَثِيرٗاۖ وَلَا تَزِدِ ٱلظَّٰلِمِينَ إِلَّا ضَلَٰلٗا ٢٤
Vakad adallû kasîran valâ tazidiz-zâlimîna illâ dalâlâ
(Böylece) onlar gerçekten birçoklarını saptırdılar. (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin ancak şaşkınlıklarını arttır!
مِّمَّا خَطِيٓـَٰٔتِهِمۡ أُغۡرِقُواْ فَأُدۡخِلُواْ نَارٗا فَلَمۡ يَجِدُواْ لَهُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ أَنصَارٗا ٢٥
Mmimmâ hatî'atihim uğrikû fa udhilû nâran falam yacidû lahum min dûnillâhi ansârâ
Bunlar, günahları yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe sokuldular ve o zaman Allah'a karşı yardımcılar da bulamadılar.
وَقَالَ نُوحٞ رَّبِّ لَا تَذَرۡ عَلَى ٱلۡأَرۡضِ مِنَ ٱلۡكَٰفِرِينَ دَيَّارًا ٢٦
Vakâla nûhur rabbi lâ tazar 'alal-ardi minal-kâfirîna dayyârâ
Nuh: «Rabbim! dedi, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!»
إِنَّكَ إِن تَذَرۡهُمۡ يُضِلُّواْ عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُوٓاْ إِلَّا فَاجِرٗا كَفَّارٗا ٢٧
Innaka in tazarhum yudillû 'ibâdaka valâ yalidû illâ fâciran kaffârâ
«Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlâksız, nankör (insanlar) doğururlar (yetiştirirler).»
رَّبِّ ٱغۡفِرۡ لِي وَلِوَٰلِدَيَّ وَلِمَن دَخَلَ بَيۡتِيَ مُؤۡمِنٗا وَلِلۡمُؤۡمِنِينَ وَٱلۡمُؤۡمِنَٰتِۖ وَلَا تَزِدِ ٱلظَّٰلِمِينَ إِلَّا تَبَارَۢا ٢٨
Rrabbiğfir lî valivâlidayya valiman dahala baytiya mu'minan valil-mu'minîna val-mu'minâti valâ tazidiz-zâlimîna illâ tabârâ
«Rabbim! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla, zalimlerin de ancak helâkini arttır.»
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
قُلۡ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ ٱسۡتَمَعَ نَفَرٞ مِّنَ ٱلۡجِنِّ فَقَالُوٓاْ إِنَّا سَمِعۡنَا قُرۡءَانًا عَجَبٗا ١
Kul ûhiya ilayya annahustama'a nafarum minal-cinni fakâlû innâ sami'nâ kur'ânan 'acabâ
(Rasûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur'an'ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: "Hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik."
يَهۡدِيٓ إِلَى ٱلرُّشۡدِ فَـَٔامَنَّا بِهِۦۖ وَلَن نُّشۡرِكَ بِرَبِّنَآ أَحَدٗا ٢
Yahdî ilar-ruşdi fa'âmannâ bihî valan nuşrika birabbinâ ahadâ
Gerçekten biz, doğru yola ileten de ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.
وَأَنَّهُۥ تَعَٰلَىٰ جَدُّ رَبِّنَا مَا ٱتَّخَذَ صَٰحِبَةٗ وَلَا وَلَدٗا ٣
Va annahû ta'âlâ caddu rabbinâ mat-tahaza sâhibatan valâ valadâ
Hakikat şu ki, Rabbimizin şânı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir.
وَأَنَّهُۥ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى ٱللَّهِ شَطَطٗا ٤
Va annahû kâna yakûlu safîhunâ 'alallâhi şatatâ
Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (iblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.
وَأَنَّا ظَنَنَّآ أَن لَّن تَقُولَ ٱلۡإِنسُ وَٱلۡجِنُّ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبٗا ٥
Va annâ zanannâ al lan takûlal-insu val-cinnu 'alallâhi kazibâ
Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık.
وَأَنَّهُۥ كَانَ رِجَالٞ مِّنَ ٱلۡإِنسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٖ مِّنَ ٱلۡجِنِّ فَزَادُوهُمۡ رَهَقٗا ٦
Va annahû kâna ricâlum minal-insi ya'ûzûna biricâlim minal-cinni fazâdûhum rahakâ
Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını arttırırlardı.
وَأَنَّهُمۡ ظَنُّواْ كَمَا ظَنَنتُمۡ أَن لَّن يَبۡعَثَ ٱللَّهُ أَحَدٗا ٧
Va annahum zannû kamâ zanantum al lan yab'asallâhu ahadâ
Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah’ın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı.
وَأَنَّا لَمَسۡنَا ٱلسَّمَآءَ فَوَجَدۡنَٰهَا مُلِئَتۡ حَرَسٗا شَدِيدٗا وَشُهُبٗا ٨
Va annâ lamasnas-samâ'a favacadnâhâ muli'at harasan şadîdan vaşuhubâ
Doğrusu biz (cinler), göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk.
وَأَنَّا كُنَّا نَقۡعُدُ مِنۡهَا مَقَٰعِدَ لِلسَّمۡعِۖ فَمَن يَسۡتَمِعِ ٱلۡأٓنَ يَجِدۡ لَهُۥ شِهَابٗا رَّصَدٗا ٩
Va annâ kunnâ nak'udu minhâ makâ'ida lis-sam'i faman yastami'il-âna yacid lahû şihâbar rasadâ
Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor.
وَأَنَّا لَا نَدۡرِيٓ أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَن فِي ٱلۡأَرۡضِ أَمۡ أَرَادَ بِهِمۡ رَبُّهُمۡ رَشَدٗا ١٠
Va annâ lâ nadrî aşarrun urîda biman fil-ardi am arâda bihim rabbuhum raşadâ
Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi ?
وَأَنَّا مِنَّا ٱلصَّٰلِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذَٰلِكَۖ كُنَّا طَرَآئِقَ قِدَدٗا ١١
Va annâ minnas-sâlihûna vaminnâ dûna zâlika kunnâ tarâ'ika kidadâ
Gerçekten biz, kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda olmak üzere türlü türlü yollar tutmuştuk.
وَأَنَّا ظَنَنَّآ أَن لَّن نُّعۡجِزَ ٱللَّهَ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَن نُّعۡجِزَهُۥ هَرَبٗا ١٢
Va annâ zanannâ al lan nu'cizallâha fil-ardi valan nu'cizahû harabâ
(Artık) şu gerçeği şüphesiz anladık ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah'ı âciz bırakamayacağız, başka yere kaçmakla da elinden kurtulamayacağız.
وَأَنَّا لَمَّا سَمِعۡنَا ٱلۡهُدَىٰٓ ءَامَنَّا بِهِۦۖ فَمَن يُؤۡمِنۢ بِرَبِّهِۦ فَلَا يَخَافُ بَخۡسٗا وَلَا رَهَقٗا ١٣
Va annâ lammâ sami'nal-hudâ âmannâ bihî faman yu'mim birabbihî falâ yahâfu bahsan valâ rahakâ
Doğrusu biz, o hidayeti (Kur'an'ı) işitince ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, artık ne bir (ecrinin) eksikliğe uğratılmasından ne de haksızlık edilmesinden korkar.
وَأَنَّا مِنَّا ٱلۡمُسۡلِمُونَ وَمِنَّا ٱلۡقَٰسِطُونَۖ فَمَنۡ أَسۡلَمَ فَأُوْلَٰٓئِكَ تَحَرَّوۡاْ رَشَدٗا ١٤
Va annâ minnal-muslimûna vaminnal-kâsitûna faman aslama fa ulâ'ika taharrav raşadâ
İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler, doğru yolu arayanlardır.
وَأَمَّا ٱلۡقَٰسِطُونَ فَكَانُواْ لِجَهَنَّمَ حَطَبٗا ١٥
Va ammal-kâsitûna fakânû licahannama hatabâ
Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır.
وَأَلَّوِ ٱسۡتَقَٰمُواْ عَلَى ٱلطَّرِيقَةِ لَأَسۡقَيۡنَٰهُم مَّآءً غَدَقٗا ١٦
Va allavistakâmû 'alat-tarîkati la askaynâhum mâ'an ğadakâ
Şayet doğru yolda gitselerdi, onlara bol su verirdik.
لِّنَفۡتِنَهُمۡ فِيهِۚ وَمَن يُعۡرِضۡ عَن ذِكۡرِ رَبِّهِۦ يَسۡلُكۡهُ عَذَابٗا صَعَدٗا ١٧
Llinaftinahum fîhi vaman yu'rid 'an zikri rabbihî yaslukhu 'azâban sa'adâ
Bu hususta kendilerini denememiz için kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, (Rabbin) onu gitgide artan çetin bir azaba uğratır.
وَأَنَّ ٱلۡمَسَٰجِدَ لِلَّهِ فَلَا تَدۡعُواْ مَعَ ٱللَّهِ أَحَدٗا ١٨
Va annal-masâcida lillâhi falâ tad'û ma'allâhi ahadâ
Mescidler şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın (ve kulluk etmeyin).
وَأَنَّهُۥ لَمَّا قَامَ عَبۡدُ ٱللَّهِ يَدۡعُوهُ كَادُواْ يَكُونُونَ عَلَيۡهِ لِبَدٗا ١٩
Va annahû lammâ kâma 'abdullâhi yad'ûhu kâdû yakûnûna 'alayhi libadâ
Allah'ın kulu, O'na yalvarmaya (namaza) kalkınca, neredeyse onun etrafında keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi.
قُلۡ إِنَّمَآ أَدۡعُواْ رَبِّي وَلَآ أُشۡرِكُ بِهِۦٓ أَحَدٗا ٢٠
Kul innamâ ad'û rabbî valâ uşriku bihî ahadâ
(Rasûlüm!) de ki: Ben ancak Rabbime yalvarırım ve O'na kimseyi ortak koşmam.
قُلۡ إِنِّي لَآ أَمۡلِكُ لَكُمۡ ضَرّٗا وَلَا رَشَدٗا ٢١
Kul innî lâ amliku lakum darran valâ raşadâ
De ki: Doğrusu ben (kendi başıma) size ne zarar verme ne de fayda sağlama gücüne sahibim.
قُلۡ إِنِّي لَن يُجِيرَنِي مِنَ ٱللَّهِ أَحَدٞ وَلَنۡ أَجِدَ مِن دُونِهِۦ مُلۡتَحَدًا ٢٢
Kul innî lan yucîranî minallâhi ahadun valan acida min dûnihî multahadâ
De ki: Gerçekten (bana bir kötülük dilerse) Allah'a karşı beni kimse himaye edemez, O'ndan başka sığınacak kimse de bulamam.
إِلَّا بَلَٰغٗا مِّنَ ٱللَّهِ وَرِسَٰلَٰتِهِۦۚ وَمَن يَعۡصِ ٱللَّهَ وَرَسُولَهُۥ فَإِنَّ لَهُۥ نَارَ جَهَنَّمَ خَٰلِدِينَ فِيهَآ أَبَدًا ٢٣
Illâ balâğam minallâhi varisâlâtihî vaman ya'sillâha varasûlahû fa inna lahû nâra cahannama hâlidîna fîhâ abadâ
(Benim yaptığım) ancak Allah katından olanı, O'nun gönderdiklerini tebliğdir. Artık kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.
حَتَّىٰٓ إِذَا رَأَوۡاْ مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعۡلَمُونَ مَنۡ أَضۡعَفُ نَاصِرٗا وَأَقَلُّ عَدَدٗا ٢٤
Hattâ izâ ra'av mâ yû'adûna fasaya'lamûna man ad'afu nâsiran va akallu 'adadâ
Sonunda, tehdit edilip durduklarını (azabı, kıyameti) gördükleri zaman, kim yardımcı olma bakımından daha güçsüz ve sayıca daha az imiş, bileceklerdir.
قُلۡ إِنۡ أَدۡرِيٓ أَقَرِيبٞ مَّا تُوعَدُونَ أَمۡ يَجۡعَلُ لَهُۥ رَبِّيٓ أَمَدًا ٢٥
Kul in adrî akarîbum mâ tû'adûna am yac'alu lahû rabbî amadâ
De ki: Tehdit edilegeldiğiniz (azap), yakın mıdır, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi koyar, ben bilmem.
عَٰلِمُ ٱلۡغَيۡبِ فَلَا يُظۡهِرُ عَلَىٰ غَيۡبِهِۦٓ أَحَدًا ٢٦
'Âlimul-ğaybi falâ yuzhiru 'alâ ğaybihî ahadâ
O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz;
إِلَّا مَنِ ٱرۡتَضَىٰ مِن رَّسُولٖ فَإِنَّهُۥ يَسۡلُكُ مِنۢ بَيۡنِ يَدَيۡهِ وَمِنۡ خَلۡفِهِۦ رَصَدٗا ٢٧
Illâ manirtadâ mir rasûlin fa innahû yasluku mim bayni yadayhi vamin halfihî rasadâ
ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar.
لِّيَعۡلَمَ أَن قَدۡ أَبۡلَغُواْ رِسَٰلَٰتِ رَبِّهِمۡ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيۡهِمۡ وَأَحۡصَىٰ كُلَّ شَيۡءٍ عَدَدَۢا ٢٨
Lliya'lama an kad ablağû risâlâti rabbihim va ahâta bimâ ladayhim va ahsâ kulla şay'in 'adadâ
Ki böylece onların (peygamberlerin), Rablerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır (kaydetmiştir).
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمُزَّمِّلُ ١
Yâ'ayyuhal-muzzammil
Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)!
قُمِ ٱلَّيۡلَ إِلَّا قَلِيلٗا ٢
Kumil-layla illâ kalîlâ
Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl.
نِّصۡفَهُۥٓ أَوِ ٱنقُصۡ مِنۡهُ قَلِيلًا ٣
Nnisfahû avinkus minhu kalîlâ
(Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt
أَوۡ زِدۡ عَلَيۡهِ وَرَتِّلِ ٱلۡقُرۡءَانَ تَرۡتِيلًا ٤
Av zid 'alayhi varattilil-kur'âna tartîlâ
ya da çoğalt ve Kur’an'ı tane tane oku.
إِنَّا سَنُلۡقِي عَلَيۡكَ قَوۡلٗا ثَقِيلًا ٥
Innâ sanulkî 'alayka kavlan sakîlâ
Doğrusu biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.
إِنَّ نَاشِئَةَ ٱلَّيۡلِ هِيَ أَشَدُّ وَطۡـٔٗا وَأَقۡوَمُ قِيلًا ٦
Inna nâşi'atal-layli hiya aşaddu vat'an va akvamu kîlâ
Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kıraata daha elverişlidir.
إِنَّ لَكَ فِي ٱلنَّهَارِ سَبۡحٗا طَوِيلٗا ٧
Inna laka fin-nahâri sabhan tavîlâ
Zira gündüz vakti, sana uzun bir meşguliyet var.
وَٱذۡكُرِ ٱسۡمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلۡ إِلَيۡهِ تَبۡتِيلٗا ٨
Vazkurisma rabbika vatabattal ilayhi tabtîlâ
Rabbinin adını an. Bütün varlığınla O’na yönel.
رَّبُّ ٱلۡمَشۡرِقِ وَٱلۡمَغۡرِبِ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ فَٱتَّخِذۡهُ وَكِيلٗا ٩
Rrabbul-maşriki val-mağribi lâ ilâha illâ huva fattahizhu vakîlâ
O, doğunun da batının da Rabbidir. O'ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnız O'nun himayesine sığın.
وَٱصۡبِرۡ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَٱهۡجُرۡهُمۡ هَجۡرٗا جَمِيلٗا ١٠
Vasbir 'alâ mâ yakûlûna vahcurhum hacran camîlâ
Onların (müşriklerin) söylediklerine katlan ve onlardan güzellikle ayrıl .
وَذَرۡنِي وَٱلۡمُكَذِّبِينَ أُوْلِي ٱلنَّعۡمَةِ وَمَهِّلۡهُمۡ قَلِيلًا ١١
Vazarnî val-mukazzibîna ulin-na'mati vamahhilhum kalîlâ
Nimet içinde yüzen o yalancıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.
إِنَّ لَدَيۡنَآ أَنكَالٗا وَجَحِيمٗا ١٢
Inna ladaynâ ankâlan vacahîmâ
Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar, yakıcı bir ateş vardır.
وَطَعَامٗا ذَا غُصَّةٖ وَعَذَابًا أَلِيمٗا ١٣
Vata'âman zâ ğussatin va'azâban alîmâ
Boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azap.
يَوۡمَ تَرۡجُفُ ٱلۡأَرۡضُ وَٱلۡجِبَالُ وَكَانَتِ ٱلۡجِبَالُ كَثِيبٗا مَّهِيلًا ١٤
Yavma tarcuful-ardu val-cibâlu vakânatil-cibâlu kasîbam mahîlâ
O gün (kıyamet günü) yeryüzü ve dağlar sarsılır, dağlar çöküntü ile akıp giden kum yığınına döner.
إِنَّآ أَرۡسَلۡنَآ إِلَيۡكُمۡ رَسُولٗا شَٰهِدًا عَلَيۡكُمۡ كَمَآ أَرۡسَلۡنَآ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ رَسُولٗا ١٥
Innâ arsalnâ ilaykum rasûlan şâhidan 'alaykum kamâ arsalnâ ilâ fir'avna rasûlâ
Nasıl Firavun’a bir elçi göndermiş idiysek doğrusu size de, hakkınızda şahitlik edecek bir peygamber gönderdik.
فَعَصَىٰ فِرۡعَوۡنُ ٱلرَّسُولَ فَأَخَذۡنَٰهُ أَخۡذٗا وَبِيلٗا ١٦
Fa'asâ fir'avnur-rasûla fa ahaznâhu ahzan vabîlâ
Ama Firavun o peygambere karşı gelmiş, biz de onu ağır ve çetin bir şekilde muaheze etmiştik.
فَكَيۡفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرۡتُمۡ يَوۡمٗا يَجۡعَلُ ٱلۡوِلۡدَٰنَ شِيبًا ١٧
Fakayfa tattakûna in kafartum yavman yac'alul-vildâna şîbâ
Peki inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabileceksiniz?
ٱلسَّمَآءُ مُنفَطِرُۢ بِهِۦۚ كَانَ وَعۡدُهُۥ مَفۡعُولًا ١٨
As-samâ'u munfatiru bihî kâna va'duhû maf'ûlâ
Gökyüzü bile onunla (o günün dehşetiyle) yarılacaktır. Allah'ın vaadi mutlaka yerine gelir.
إِنَّ هَٰذِهِۦ تَذۡكِرَةٞۖ فَمَن شَآءَ ٱتَّخَذَ إِلَىٰ رَبِّهِۦ سَبِيلًا ١٩
Inna hâzihî tazkiratun faman şâ'at-tahaza ilâ rabbihî sabîlâ
İşte bu (anlatılanlar), şüphesiz bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine (varan) bir yol tutar.
۞ إِنَّ رَبَّكَ يَعۡلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ أَدۡنَىٰ مِن ثُلُثَيِ ٱلَّيۡلِ وَنِصۡفَهُۥ وَثُلُثَهُۥ وَطَآئِفَةٞ مِّنَ ٱلَّذِينَ مَعَكَۚ وَٱللَّهُ يُقَدِّرُ ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّهَارَۚ عَلِمَ أَن لَّن تُحۡصُوهُ فَتَابَ عَلَيۡكُمۡۖ فَٱقۡرَءُواْ مَا تَيَسَّرَ مِنَ ٱلۡقُرۡءَانِۚ عَلِمَ أَن سَيَكُونُ مِنكُم مَّرۡضَىٰ وَءَاخَرُونَ يَضۡرِبُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ يَبۡتَغُونَ مِن فَضۡلِ ٱللَّهِ وَءَاخَرُونَ يُقَٰتِلُونَ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِۖ فَٱقۡرَءُواْ مَا تَيَسَّرَ مِنۡهُۚ وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَءَاتُواْ ٱلزَّكَوٰةَ وَأَقۡرِضُواْ ٱللَّهَ قَرۡضًا حَسَنٗاۚ وَمَا تُقَدِّمُواْ لِأَنفُسِكُم مِّنۡ خَيۡرٖ تَجِدُوهُ عِندَ ٱللَّهِ هُوَ خَيۡرٗا وَأَعۡظَمَ أَجۡرٗاۚ وَٱسۡتَغۡفِرُواْ ٱللَّهَۖ إِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٞ رَّحِيمُۢ ٢٠
Inna rabbaka ya'lamu annaka takûmu adnâ min sulusayil-layli vanisfahû vasulusahû vatâ'ifatum minal-lazîna ma'aka vallâhu yukaddirul-layla van-nahâra 'alima al lan tuhsûhu fatâba 'alaykum fakra'û mâ tayassara minal-kur'âni 'alima an sayakûnu minkum mardâ va âharûna yadribûna fil-ardi yabtağûna min fadlillâhi va âharûna yukâtilûna fî sabîlillâhi fakra'û mâ tayassara minhu va akîmus-salavâta va âtuz-zakavâta va akridullâha kardan hasanan vamâ tukaddimû li anfusikum min hayrin tacidûhu 'indallâhi huva hayran va a'zama acran vastağfirullâha innallâha ğafûrur rahîm
(Rasûlüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, (bazen) yarısını, (bazen de) üçte birini yatmadan (ibadetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor. Gece ve gündüzü (içinde olup bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak Allah'tır. O sizin, bunu sayamayacağınızı bildiği için, sizi bağışladı. Artık, Kur’an'dan kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki, içinizde hastalar bulunacak, bir kısmınız Allah'ın lütfundan (rızık) aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, diğer bir kısmınız da Allah yolunda çarpışacaklardır. O halde Kur'an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Allah'tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمُدَّثِّرُ ١
Yâ'ayyuhal-muddassir
Ey bürünüp sarınan (Rasûlüm)!
قُمۡ فَأَنذِرۡ ٢
Kum fa anzir
Kalk ve (insanları) uyar.
وَرَبَّكَ فَكَبِّرۡ ٣
Varabbaka fakabbir
Sadece Rabbini büyük tanı.
وَثِيَابَكَ فَطَهِّرۡ ٤
Vasiyâbaka fatahhir
Elbiseni tertemiz tut.
وَٱلرُّجۡزَ فَٱهۡجُرۡ ٥
Var-rucza fahcur
Kötü şeyleri terket.
وَلَا تَمۡنُن تَسۡتَكۡثِرُ ٦
Valâ tamnun tastaksir
Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.
وَلِرَبِّكَ فَٱصۡبِرۡ ٧
Valirabbika fasbir
Rabbinin rızasına ermek için sabret.
فَإِذَا نُقِرَ فِي ٱلنَّاقُورِ ٨
Fa izâ nukira fin-nâkûr
O Sûr'a üfürüldüğü zaman var ya,
فَذَٰلِكَ يَوۡمَئِذٖ يَوۡمٌ عَسِيرٌ ٩
Fazâlika yavma'izin yavmun 'asîr
İste o gün zorlu bir gündür.
عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ غَيۡرُ يَسِيرٖ ١٠
'Alal-kâfirîna ğayru yasîr
Kâfirler için (hiç de) kolay değildir.
ذَرۡنِي وَمَنۡ خَلَقۡتُ وَحِيدٗا ١١
Zarnî vaman halaktu vahîdâ
Tek olarak yaratıp, o kimseyi bana bırak!
وَجَعَلۡتُ لَهُۥ مَالٗا مَّمۡدُودٗا ١٢
Vaca'altu lahû mâlam mamdûdâ
Kendisine geniş servet
وَبَنِينَ شُهُودٗا ١٣
Vabanîna şuhûdâ
ve gözü önünde duran oğullar verdiğim,
وَمَهَّدتُّ لَهُۥ تَمۡهِيدٗا ١٤
Vamahhattu lahû tamhîdâ
kendisi için (nimetleri önüne) serdikçe serdiğim
ثُمَّ يَطۡمَعُ أَنۡ أَزِيدَ ١٥
Summa yatma'u an azîd
üstelik o (nimetlerimi) daha da arttırmamı umuyor.
كَلَّآۖ إِنَّهُۥ كَانَ لِأٓيَٰتِنَا عَنِيدٗا ١٦
Kallâ innahû kâna li'âyâtinâ 'anîdâ
Asla (ummasın)! Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı alabildiğine inatçıdır.
سَأُرۡهِقُهُۥ صَعُودًا ١٧
Sa'urhikuhû sa'ûdâ
Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım!
إِنَّهُۥ فَكَّرَ وَقَدَّرَ ١٨
Innahû fakkara vakaddar
Zira o, düşündü taşındı, ölçtü biçti.
فَقُتِلَ كَيۡفَ قَدَّرَ ١٩
Fakutila kayfa kaddar
Canı çıkasıca, ne biçim ölçtü biçti!
ثُمَّ قُتِلَ كَيۡفَ قَدَّرَ ٢٠
Summa kutila kayfa kaddar
Sonra, canı çıkasıca tekrar (ölçtü biçti); nasıl ölçtü biçtiyse!
ثُمَّ نَظَرَ ٢١
Summa nazar
Sonra baktı.
ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ ٢٢
Summa 'abasa vabasar
Sonra kaşlarını çattı, suratını astı.
ثُمَّ أَدۡبَرَ وَٱسۡتَكۡبَرَ ٢٣
Summa adbara vastakbar
En sonunda, kibirini yenemeyip sırt çevirdi.
فَقَالَ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرٞ يُؤۡثَرُ ٢٤
Fakâla in hâzâ illâ sihrun yu'sar
De: «Bu (Kur'an) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir.
إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا قَوۡلُ ٱلۡبَشَرِ ٢٥
In hâzâ illâ kavlul-başar
Bu, insan sözünden başka bir şey değil.»
سَأُصۡلِيهِ سَقَرَ ٢٦
Sa'uslîhi sakar
Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım.
وَمَآ أَدۡرَىٰكَ مَا سَقَرُ ٢٧
Vamâ adrâka mâ sakar
Sen biliyor musun sekar nedir?
لَا تُبۡقِي وَلَا تَذَرُ ٢٨
Lâ tubkî valâ tazar
Hem (bütün bedeni helâk eder, hiçbir şey) bırakmaz, hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o.
لَوَّاحَةٞ لِّلۡبَشَرِ ٢٩
Lavvâhatul lil-başar
İnsanın derisini kavurur.
عَلَيۡهَا تِسۡعَةَ عَشَرَ ٣٠
'Alayhâ tis'ata 'aşar
Üzerinde on dokuz (muhafız melek) vardır.
وَمَا جَعَلۡنَآ أَصۡحَٰبَ ٱلنَّارِ إِلَّا مَلَٰٓئِكَةٗۖ وَمَا جَعَلۡنَا عِدَّتَهُمۡ إِلَّا فِتۡنَةٗ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ لِيَسۡتَيۡقِنَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ وَيَزۡدَادَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِيمَٰنٗا وَلَا يَرۡتَابَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡمُؤۡمِنُونَ وَلِيَقُولَ ٱلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٞ وَٱلۡكَٰفِرُونَ مَاذَآ أَرَادَ ٱللَّهُ بِهَٰذَا مَثَلٗاۚ كَذَٰلِكَ يُضِلُّ ٱللَّهُ مَن يَشَآءُ وَيَهۡدِي مَن يَشَآءُۚ وَمَا يَعۡلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَۚ وَمَا هِيَ إِلَّا ذِكۡرَىٰ لِلۡبَشَرِ ٣١
Vamâ ca'alnâ ashâban-nâri illâ malâ'ikatan vamâ ca'alnâ 'iddatahum illâ fitnatal lillazîna kafarû liyastaykinal-lazîna ûtul-kitâba vayazdâdal-lazîna âmanû îmânan valâ yartâbal-lazîna ûtul-kitâba val-mu'minûna valiyakûlal-lazîna fî kulûbihim maradun val-kâfirûna mâzâ arâdallâhu bihâzâ masalan kazâlika yudillullâhu man yaşâ'u vayahdî man yaşâ'u vamâ ya'lamu cunûda rabbika illâ huva vamâ hiya illâ zikrâ lil-başar
Biz cehennemin işlerine bakmakla ancak melekleri görevlendirmişizdir. Onların sayısını da inkârcılar için sadece bir imtinan (vesilesi) yaptık ki, böylelikle, kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensin, iman edenlerin imanını arttırsın; hem kendilerine kitap verilenler hem müminler şüpheye düşmesinler, kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de: «Allah bu misalle ne demek istemiştir ki?» desinler. İşte Allah böylece, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu ise, insanlık için ancak bir öğüttür.
كَلَّا وَٱلۡقَمَرِ ٣٢
Kallâ val-kamar
Hayır hayır (öğüt almazlar). Aya andolsun ki,
وَٱلَّيۡلِ إِذۡ أَدۡبَرَ ٣٣
Vallayli iz adbar
Dönüp gitmekte olan geceye,
وَٱلصُّبۡحِ إِذَآ أَسۡفَرَ ٣٤
Vas-subhi izâ asfar
ağarmakta olan sabaha andolsun ki,
إِنَّهَا لَإِحۡدَى ٱلۡكُبَرِ ٣٥
Innahâ la ihdal-kubar
O (cehennem), büyük musibetlerden biridir.
نَذِيرٗا لِّلۡبَشَرِ ٣٦
Nazîral lil-başar
İnsanlık için, uyarıcı.
لِمَن شَآءَ مِنكُمۡ أَن يَتَقَدَّمَ أَوۡ يَتَأَخَّرَ ٣٧
Liman şâ'a minkum an yatakaddama av yata'ahhar
Sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için.
كُلُّ نَفۡسِۭ بِمَا كَسَبَتۡ رَهِينَةٌ ٣٨
Kullu nafsi bimâ kasabat rahînah
Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir,
إِلَّآ أَصۡحَٰبَ ٱلۡيَمِينِ ٣٩
Illâ ashâbal-yamîn
ancak sağdakiler başka.
فِي جَنَّٰتٖ يَتَسَآءَلُونَ ٤٠
Fî cannâtin yatasâ'alûn
Onlar cennetler içindedir. Uzaktan uzağa sorarlar.
عَنِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ٤١
'Anil-mucrimîn
Günahkârlara:
مَا سَلَكَكُمۡ فِي سَقَرَ ٤٢
Mâ salakakum fî sakar
Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye
قَالُواْ لَمۡ نَكُ مِنَ ٱلۡمُصَلِّينَ ٤٣
Kâlû lam naku minal-musallîn
Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik,
وَلَمۡ نَكُ نُطۡعِمُ ٱلۡمِسۡكِينَ ٤٤
Valam naku nut'imul-miskîn
yoksulu doyurmuyorduk,
وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ ٱلۡخَآئِضِينَ ٤٥
Vakunnâ nahûdu ma'al-hâ'idîn
(Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk,
وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوۡمِ ٱلدِّينِ ٤٦
Vakunnâ nukazzibu biyavmid-dîn
Ceza gününü de yalan sayıyorduk,
حَتَّىٰٓ أَتَىٰنَا ٱلۡيَقِينُ ٤٧
Hattâ atânal-yakîn
sonunda bize ölüm geldi çattı.
فَمَا تَنفَعُهُمۡ شَفَٰعَةُ ٱلشَّٰفِعِينَ ٤٨
Famâ tanfa'uhum şafâ'atuş-şâfi'în
Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.
فَمَا لَهُمۡ عَنِ ٱلتَّذۡكِرَةِ مُعۡرِضِينَ ٤٩
Famâ lahum 'anit-tazkirati mu'ridîn
Böyle iken onlara ne oluyor ki, yüz çeviriyorlar?
كَأَنَّهُمۡ حُمُرٞ مُّسۡتَنفِرَةٞ ٥٠
Ka annahum humurum mustanfirah
Âdeta yaban eşekleri gibi (hâlâ) öğütten,
فَرَّتۡ مِن قَسۡوَرَةِۭ ٥١
Farrat min kasvarah
arslandan ürküp kaçan.
بَلۡ يُرِيدُ كُلُّ ٱمۡرِيٕٖ مِّنۡهُمۡ أَن يُؤۡتَىٰ صُحُفٗا مُّنَشَّرَةٗ ٥٢
Bal yurîdu kullumriy'im minhum an yu'tâ suhufam munaşşarah
Daha doğrusu onlardan her biri, kendisine, (önünde) açılmış sahifeler (İlâhî vahiy) verilmesini istiyor.
كَلَّاۖ بَل لَّا يَخَافُونَ ٱلۡأٓخِرَةَ ٥٣
Kallâ bal lâ yahâfûnal-âhirah
Hayır! Aslında onlar ahiretten korkmuyorlar.
كَلَّآ إِنَّهُۥ تَذۡكِرَةٞ ٥٤
Kallâ innahû tazkirah
Asla (düşündükleri gibi değil)! Bilsinler ki bu, gerçekten bir ikazdır!
فَمَن شَآءَ ذَكَرَهُۥ ٥٥
Faman şâ'a zakarah
Dileyen ondan (düşünüp) öğüt alır.
وَمَا يَذۡكُرُونَ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُۚ هُوَ أَهۡلُ ٱلتَّقۡوَىٰ وَأَهۡلُ ٱلۡمَغۡفِرَةِ ٥٦
Vamâ yazkurûna illâ an yaşâ'allâhu huva ahlut-takvâ va ahlul-mağfirah
Bununla beraber, Allah dilemeksizin onlar öğüt alamazlar. Sakınılmaya lâyık olan da O'dur, mağfiret sahibi de O’dur.
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
لَآ أُقۡسِمُ بِيَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ ١
Lâ uksimu biyavmil-kiyâmah
Kıyamet gününe yemin ederim.
وَلَآ أُقۡسِمُ بِٱلنَّفۡسِ ٱللَّوَّامَةِ ٢
Valâ uksimu bin-nafsil-lavvâmah
Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz).
أَيَحۡسَبُ ٱلۡإِنسَٰنُ أَلَّن نَّجۡمَعَ عِظَامَهُۥ ٣
Ayahsabul-insânu allan nacma'a 'izâmah
İnsan, kendisinin kemiklerini biraraya toplayamayacağımızı mı sanır?
بَلَىٰ قَٰدِرِينَ عَلَىٰٓ أَن نُّسَوِّيَ بَنَانَهُۥ ٤
Balâ kâdirîna 'alâ an nusavviya banânah
Evet, bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.
بَلۡ يُرِيدُ ٱلۡإِنسَٰنُ لِيَفۡجُرَ أَمَامَهُۥ ٥
Bal yurîdul-insânu liyafcura amâmah
Fakat insan önündekini (kıyameti) yalanlamak ister.
يَسۡـَٔلُ أَيَّانَ يَوۡمُ ٱلۡقِيَٰمَةِ ٦
Yas'alu ayyâna yavmul-kiyâmah
«Kıyamet günü ne zamanmış?» diye sorar.
فَإِذَا بَرِقَ ٱلۡبَصَرُ ٧
Fa izâ barikal-basar
İşte, göz kamaştığı,
وَخَسَفَ ٱلۡقَمَرُ ٨
Vahasafal-kamar
ay tutulduğu,
وَجُمِعَ ٱلشَّمۡسُ وَٱلۡقَمَرُ ٩
Vacumi'aş-şamsu val-kamar
güneşle ay biraraya getirildiği zaman!
يَقُولُ ٱلۡإِنسَٰنُ يَوۡمَئِذٍ أَيۡنَ ٱلۡمَفَرُّ ١٠
Yakûlul-insânu yavma'izin aynal-mafarr
O gün insan, «Kaçacak yer neresi!» diyecektir.
كَلَّا لَا وَزَرَ ١١
Kallâ lâ vazar
Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur!
إِلَىٰ رَبِّكَ يَوۡمَئِذٍ ٱلۡمُسۡتَقَرُّ ١٢
Ilâ rabbika yavma'izinil-mustakarr
O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
يُنَبَّؤُاْ ٱلۡإِنسَٰنُ يَوۡمَئِذِۭ بِمَا قَدَّمَ وَأَخَّرَ ١٣
Yunabba'ul-insânu yavma'izi bimâ kaddama va ahhar
O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir.
بَلِ ٱلۡإِنسَٰنُ عَلَىٰ نَفۡسِهِۦ بَصِيرَةٞ ١٤
Balil-insânu 'alâ nafsihî basîrah
Artık insan, kendi kendinin şahididir.
وَلَوۡ أَلۡقَىٰ مَعَاذِيرَهُۥ ١٥
Valav alkâ ma'âzîrah
İsterse özürlerini sayıp döksün.
لَا تُحَرِّكۡ بِهِۦ لِسَانَكَ لِتَعۡجَلَ بِهِۦٓ ١٦
Lâ tuharrik bihî lisânaka lita'cala bih
(Rasûlüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.
إِنَّ عَلَيۡنَا جَمۡعَهُۥ وَقُرۡءَانَهُۥ ١٧
Inna 'alaynâ cam'ahû vakur'ânah
Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir.
فَإِذَا قَرَأۡنَٰهُ فَٱتَّبِعۡ قُرۡءَانَهُۥ ١٨
Fa izâ kara'nâhu fattabi' kur'ânah
O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et.
ثُمَّ إِنَّ عَلَيۡنَا بَيَانَهُۥ ١٩
Summa inna 'alaynâ bayânah
Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.
كَلَّا بَلۡ تُحِبُّونَ ٱلۡعَاجِلَةَ ٢٠
Kallâ bal tuhibbûnal-'âcilah
Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor,
وَتَذَرُونَ ٱلۡأٓخِرَةَ ٢١
Vatazarûnal-âhirah
ahireti bırakıyorsunuz.
وُجُوهٞ يَوۡمَئِذٖ نَّاضِرَةٌ ٢٢
Vucûhun yavma'izin nâdirah
Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır.
إِلَىٰ رَبِّهَا نَاظِرَةٞ ٢٣
Ilâ rabbihâ nâzirah
Rablerine bakacaklardır (O’nu göreceklerdir).
وَوُجُوهٞ يَوۡمَئِذِۭ بَاسِرَةٞ ٢٤
Vavucûhun yavma'izi bâsirah
Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır;
تَظُنُّ أَن يُفۡعَلَ بِهَا فَاقِرَةٞ ٢٥
Tazunnu an yuf'ala bihâ fâkirah
Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felâkete uğratılacağını sezeceklerdir.
كَلَّآ إِذَا بَلَغَتِ ٱلتَّرَاقِيَ ٢٦
Kallâ izâ balağatit-tarâkiy
Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can köprücük kemiğine dayanır,
وَقِيلَ مَنۡۜ رَاقٖ ٢٧
Vakîla man râk
«Tedavi edebilecek kimdir?» denir.
وَظَنَّ أَنَّهُ ٱلۡفِرَاقُ ٢٨
Vazanna annahul-firâk
(Can çekişen) bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar.
وَٱلۡتَفَّتِ ٱلسَّاقُ بِٱلسَّاقِ ٢٩
Val-taffatis-sâku bis-sâk
Ve bacak bacağa dolaşır.
إِلَىٰ رَبِّكَ يَوۡمَئِذٍ ٱلۡمَسَاقُ ٣٠
Ilâ rabbika yavma'izinil-masâk
İşte o gün sevkedilecek yer, sadece Rabbinin huzurudur.
فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلَّىٰ ٣١
Falâ saddaka valâ sallâ
İşte o, (Peygamber'in getirdiğini) doğru kabul etmemiş, namaz da kılmamıştı.
وَلَٰكِن كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰ ٣٢
Valâkin kazzaba vatavallâ
Aksine yalan saymış ve yüz çevirmişti.
ثُمَّ ذَهَبَ إِلَىٰٓ أَهۡلِهِۦ يَتَمَطَّىٰٓ ٣٣
Summa zahaba ilâ ahlihî yatamattâ
Sonra da çalım sata sata yürüyerek kendi ehline (taraftarlarına) gitmişti.
أَوۡلَىٰ لَكَ فَأَوۡلَىٰ ٣٤
Avlâ laka fa avlâ
Lâyıktır (o azap) sana, lâyık!
ثُمَّ أَوۡلَىٰ لَكَ فَأَوۡلَىٰٓ ٣٥
Summa avlâ laka fa avlâ
Evet, lâyıktır sana ( o azap) lâyık!
أَيَحۡسَبُ ٱلۡإِنسَٰنُ أَن يُتۡرَكَ سُدًى ٣٦
Ayahsabul-insânu an yutraka sudâ
İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!
أَلَمۡ يَكُ نُطۡفَةٗ مِّن مَّنِيّٖ يُمۡنَىٰ ٣٧
Alam yaku nutfatam mim maniyyin yumnâ
O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutte (sperm) değil miydi?
ثُمَّ كَانَ عَلَقَةٗ فَخَلَقَ فَسَوَّىٰ ٣٨
Summa kâna 'alakatan fahalaka fasavvâ
Sonra bu, alaka (aşılanmış yumurta) olmuş, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti.
فَجَعَلَ مِنۡهُ ٱلزَّوۡجَيۡنِ ٱلذَّكَرَ وَٱلۡأُنثَىٰٓ ٣٩
Faca'ala minhuz-zavcayniz-zakara val-unsâ
Ondan da iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmişti.
أَلَيۡسَ ذَٰلِكَ بِقَٰدِرٍ عَلَىٰٓ أَن يُحۡـِۧيَ ٱلۡمَوۡتَىٰ ٤٠
Alaysa zâlika bikâdirin 'alâ an yuhyal-mavtâ
Peki (bunları yapan) Allah’ın, ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
هَلۡ أَتَىٰ عَلَى ٱلۡإِنسَٰنِ حِينٞ مِّنَ ٱلدَّهۡرِ لَمۡ يَكُن شَيۡـٔٗا مَّذۡكُورًا ١
Hal atâ 'alal-insâni hînum minad-dahri lam yakun şay'an mmazkûrâ
İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?
إِنَّا خَلَقۡنَا ٱلۡإِنسَٰنَ مِن نُّطۡفَةٍ أَمۡشَاجٖ نَّبۡتَلِيهِ فَجَعَلۡنَٰهُ سَمِيعَۢا بَصِيرًا ٢
Innâ halaknal-insâna min nutfatin amşâcin nabtalîhi faca'alnâhu samî'â basîrâ
Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık.
إِنَّا هَدَيۡنَٰهُ ٱلسَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرٗا وَإِمَّا كَفُورًا ٣
Innâ hadaynâhus-sabîla immâ şâkiran va immâ kafûrâ
Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.
إِنَّآ أَعۡتَدۡنَا لِلۡكَٰفِرِينَ سَلَٰسِلَاْ وَأَغۡلَٰلٗا وَسَعِيرًا ٤
Innâ a'tadnâ lil-kâfirîna salâsila va ağlâlan vasa'îrâ
Doğrusu biz, kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.
إِنَّ ٱلۡأَبۡرَارَ يَشۡرَبُونَ مِن كَأۡسٖ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا ٥
Innal-abrâra yaşrabûna min ka sin kâna mizâcuhâ kâfûrâ
İyiler ise, kâfur katılmış bir kadehten (cennet şarabı) içerler.
عَيۡنٗا يَشۡرَبُ بِهَا عِبَادُ ٱللَّهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفۡجِيرٗا ٦
'Aynan yaşrabu bihâ 'ibâdullâhi yufaccirûnahâ tafcîrâ
(Bu,) Allah'ın has kullarının içtikleri ve akıttıkça akıttıkları bir pınardır.
يُوفُونَ بِٱلنَّذۡرِ وَيَخَافُونَ يَوۡمٗا كَانَ شَرُّهُۥ مُسۡتَطِيرٗا ٧
Yûfûna bin-nazri vayahâfûna yavman kâna şarruhû mustatîrâ
O kullar, şiddeti her yere yayılmış olan bir günden korkarak verdikleri sözü yerine getirirler.
وَيُطۡعِمُونَ ٱلطَّعَامَ عَلَىٰ حُبِّهِۦ مِسۡكِينٗا وَيَتِيمٗا وَأَسِيرًا ٨
Vayut'imûnat-ta'âma 'alâ hubbihî miskînan vayatîman va asîrâ
Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.
إِنَّمَا نُطۡعِمُكُمۡ لِوَجۡهِ ٱللَّهِ لَا نُرِيدُ مِنكُمۡ جَزَآءٗ وَلَا شُكُورًا ٩
Innamâ nut'imukum livachillâhi lâ nurîdu minkum cazâ'an valâ şukûrâ
«Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.»
إِنَّا نَخَافُ مِن رَّبِّنَا يَوۡمًا عَبُوسٗا قَمۡطَرِيرٗا ١٠
Innâ nahâfu mir rabbinâ yavman 'abûsan kamtarîrâ
«Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden (O'nun azabına uğramaktan) korkarız» (derler).
فَوَقَىٰهُمُ ٱللَّهُ شَرَّ ذَٰلِكَ ٱلۡيَوۡمِ وَلَقَّىٰهُمۡ نَضۡرَةٗ وَسُرُورٗا ١١
Favakâhumullâhu şarra zâlikal-yavmi valakkâhum nadratan vasurûrâ
İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.
وَجَزَىٰهُم بِمَا صَبَرُواْ جَنَّةٗ وَحَرِيرٗا ١٢
Vacazâhum bimâ sabarû cannatan vaharîrâ
Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve (cennetteki) ipekleri lütfeder.
مُّتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى ٱلۡأَرَآئِكِۖ لَا يَرَوۡنَ فِيهَا شَمۡسٗا وَلَا زَمۡهَرِيرٗا ١٣
Mmuttaki'îna fîhâ 'alal-arâ'iki lâ yaravna fîhâ şamsan valâ zamharîrâ
Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar; ne yakıcı sıcak görülür orada, ne de dondurucu soğuk.
وَدَانِيَةً عَلَيۡهِمۡ ظِلَٰلُهَا وَذُلِّلَتۡ قُطُوفُهَا تَذۡلِيلٗا ١٤
Vadâniyatan 'alayhim zilâluhâ vazullilat kutûfuhâ tazlîlâ
(Cennet ağaçlarının) gölgeleri, üzerlerine sarkar; kolayca koparılabiIen meyveler istifadelerine sunulur.
وَيُطَافُ عَلَيۡهِم بِـَٔانِيَةٖ مِّن فِضَّةٖ وَأَكۡوَابٖ كَانَتۡ قَوَارِيرَا۠ ١٥
Vayutâfu 'alayhim bi'âniyatim min fiddatin va akvâbin kânat kavârîraâ
Yanlarında, gümüş kaplar ve billur kâselerle, (billur gibi) şeffaf kupalarla dolaşılır ki, sâkiler bunu (cennet şarabını)
قَوَارِيرَاْ مِن فِضَّةٖ قَدَّرُوهَا تَقۡدِيرٗا ١٦
Kavârîra min fiddatin kaddarûhâ takdîrâ
gümüş beyazlığında ölçüsünce tayin ve takdir ederler.
وَيُسۡقَوۡنَ فِيهَا كَأۡسٗا كَانَ مِزَاجُهَا زَنجَبِيلًا ١٧
Vayuskavna fîhâ ka san kâna mizâcuhâ zancabîlâ
Onlara orada bir kâseden içirilir ki (bu şarabın) karışımında zencefil vardır.
عَيۡنٗا فِيهَا تُسَمَّىٰ سَلۡسَبِيلٗا ١٨
'Aynan fîhâ tusammâ salsabîlâ
(Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebîl denir.
۞ وَيَطُوفُ عَلَيۡهِمۡ وِلۡدَٰنٞ مُّخَلَّدُونَ إِذَا رَأَيۡتَهُمۡ حَسِبۡتَهُمۡ لُؤۡلُؤٗا مَّنثُورٗا ١٩
Vayatûfu 'alayhim vildânum muhalladûna izâ ra'aytahum hasibtahum lu'lu'am mansûrâ
O insanların etrafında öyle ölümsüz genç nedimler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın.
وَإِذَا رَأَيۡتَ ثَمَّ رَأَيۡتَ نَعِيمٗا وَمُلۡكٗا كَبِيرًا ٢٠
Va izâ ra'ayta samma ra'ayta na'îman vamulkan kabîrâ
Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ye ulu bir saltanat görürsün.
عَٰلِيَهُمۡ ثِيَابُ سُندُسٍ خُضۡرٞ وَإِسۡتَبۡرَقٞۖ وَحُلُّوٓاْ أَسَاوِرَ مِن فِضَّةٖ وَسَقَىٰهُمۡ رَبُّهُمۡ شَرَابٗا طَهُورًا ٢١
'Âliyahum siyâbu sundusin hudrun va istabrakun vahullû asâvira min fiddatin vasakâhum rabbuhum şarâban tahûrâ
Üzerlerinde yeşil ipekten ince ve kalın elbiseler vardır; gümüş bilezikler takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz bir içki içirir.
إِنَّ هَٰذَا كَانَ لَكُمۡ جَزَآءٗ وَكَانَ سَعۡيُكُم مَّشۡكُورًا ٢٢
Inna hâzâ kâna lakum cazâ'an vakâna sa'yukum maşkûrâ
(Onlara şöyle denir:) Bu, sizin için bir mükâfattır. Sizin gayretiniz karşılığını bulmuştur.
إِنَّا نَحۡنُ نَزَّلۡنَا عَلَيۡكَ ٱلۡقُرۡءَانَ تَنزِيلٗا ٢٣
Innâ nahnu nazzalnâ 'alaykal-kur'âna tanzîlâ
(Rasûlüm!) Kur'an'ı sana biz, evet biz indirdik.
فَٱصۡبِرۡ لِحُكۡمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعۡ مِنۡهُمۡ ءَاثِمًا أَوۡ كَفُورٗا ٢٤
Fasbir lihukmi rabbika valâ tuti' minhum âsiman av kafûrâ
Artık Rabbinin hükmüne (boyun eğip)sabret; onlardan hiçbir günahkâra, yahut hiçbir nanköre boyun eğme.
وَٱذۡكُرِ ٱسۡمَ رَبِّكَ بُكۡرَةٗ وَأَصِيلٗا ٢٥
Vazkurisma rabbika bukratan va asîlâ
Sabah akşam Rabbinin ismini yâdet.
وَمِنَ ٱلَّيۡلِ فَٱسۡجُدۡ لَهُۥ وَسَبِّحۡهُ لَيۡلٗا طَوِيلًا ٢٦
Vaminal-layli fascud lahû vasabbihhu laylan tavîlâ
Gecenin bir kısmında O'na secde et; gecenin uzun bir bölümünde de O'nu tesbih et.
إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ يُحِبُّونَ ٱلۡعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَآءَهُمۡ يَوۡمٗا ثَقِيلٗا ٢٧
Inna hâ'ulâ'i yuhibbûnal-'âcilata vayazarûna varâ'ahum yavman sakîlâ
Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (ahireti) ihmal ediyorlar.
نَّحۡنُ خَلَقۡنَٰهُمۡ وَشَدَدۡنَآ أَسۡرَهُمۡۖ وَإِذَا شِئۡنَا بَدَّلۡنَآ أَمۡثَٰلَهُمۡ تَبۡدِيلًا ٢٨
Nnahnu halaknâhum vaşadadnâ asrahum va izâ şi'nâ baddalnâ amsâlahum tabdîlâ
Onları biz yarattık; onların yaratılışını sapasağlam yaptık. Dilediğimizde (kendilerini yok eder) yerlerine benzerlerini getiririz.
إِنَّ هَٰذِهِۦ تَذۡكِرَةٞۖ فَمَن شَآءَ ٱتَّخَذَ إِلَىٰ رَبِّهِۦ سَبِيلٗا ٢٩
Inna hâzihî tazkiratun faman şâ'at-tahaza ilâ rabbihî sabîlâ
Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol tutar.
وَمَا تَشَآءُونَ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُۚ إِنَّ ٱللَّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمٗا ٣٠
Vamâ taşâ'ûna illâ an yaşâ'allâhu innallâha kâna 'alîman hakîmâ
Sizler ancak Rabbinizin dilemesi (izin vermesi) sayesinde (bir şeyi) dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.
يُدۡخِلُ مَن يَشَآءُ فِي رَحۡمَتِهِۦۚ وَٱلظَّٰلِمِينَ أَعَدَّ لَهُمۡ عَذَابًا أَلِيمَۢا ٣١
Yudhilu man yaşâ'u fî rahmatihî vaz-zâlimîna a'adda lahum 'azâban alîmâ
O, dilediğini rahmetine dahil eder. Zalimlere gelince, onlar için elem verici bir azap hazırlamıştır.
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
وَٱلۡمُرۡسَلَٰتِ عُرۡفٗا ١
Val-mursalâti 'urfâ
Yemin olsun, (iyiliklerle) birbiri peşinden gönderilenlere;
فَٱلۡعَٰصِفَٰتِ عَصۡفٗا ٢
Fal-'âsifâti 'asfâ
Şiddetle eserek (zararlıları) savurup atanlara;
وَٱلنَّٰشِرَٰتِ نَشۡرٗا ٣
Van-nâşirâti naşrâ
(Hakikat ve hayırları) yaydıkça yayanlara;
فَٱلۡفَٰرِقَٰتِ فَرۡقٗا ٤
Fal-fârikâti farkâ
(Hak ile batılı) birbirinden iyice ayıranlara;
فَٱلۡمُلۡقِيَٰتِ ذِكۡرًا ٥
Fal-mulkiyâti zikrâ
öğüt telkin edenlere;
عُذۡرًا أَوۡ نُذۡرًا ٦
'Uzran av nuzrâ
(Allah'a yönelenleri) arıtmak, (kötüleri) sakındırmak için.
إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَٰقِعٞ ٧
Innamâ tû'adûna lavâki'
Bilin ki size vadolunan şey gerçekleşecek!
فَإِذَا ٱلنُّجُومُ طُمِسَتۡ ٨
Fa izan-nucûmu tumisat
Yıldızların ışığı söndürüldüğü,
وَإِذَا ٱلسَّمَآءُ فُرِجَتۡ ٩
Va izas-samâ'u furicat
gökkubbe yarıldığı,
وَإِذَا ٱلۡجِبَالُ نُسِفَتۡ ١٠
Va izal-cibâlu nusifat
dağlar ufalanıp savrulduğu
وَإِذَا ٱلرُّسُلُ أُقِّتَتۡ ١١
Va izar-rusulu ukkitat
ve peygamberlerin (ümmetleri hakkında şahitlik) vakti tayin edildiği zaman (artık kıyamet kopmuştur).
لِأَيِّ يَوۡمٍ أُجِّلَتۡ ١٢
Li ayyi yavmin uccilat
(Bu alâmetler) hangi vakte ertelenmiştir?
لِيَوۡمِ ٱلۡفَصۡلِ ١٣
Liyavmil-fasl
Hüküm gününe.
وَمَآ أَدۡرَىٰكَ مَا يَوۡمُ ٱلۡفَصۡلِ ١٤
Vamâ adrâka mâ yavmul-fasl
(Rasûlüm!) Hüküm gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin! (O gün insanlar amellerine göre Cennet yahut Cehennem'e sevkedilirler)
وَيۡلٞ يَوۡمَئِذٖ لِّلۡمُكَذِّبِينَ ١٥
Vaylun yavma'izil lil-mukazzibîn
O gün (Peygamber'i ve ahireti) yalan sayanların vay haline!
أَلَمۡ نُهۡلِكِ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٦
Alam nuhlikil-avvalîn
Biz, (bunlar gibi inkârcı olan) öncekileri helâk etmedik mi?
ثُمَّ نُتۡبِعُهُمُ ٱلۡأٓخِرِينَ ١٧
Summa nutbi'uhumul-âhirîn
Sonra arkadakileri de onların ardına takacağız.
كَذَٰلِكَ نَفۡعَلُ بِٱلۡمُجۡرِمِينَ ١٨
Kazâlika naf'alu bil-mucrimîn
İşte biz suçlulara böyle yaparız!
وَيۡلٞ يَوۡمَئِذٖ لِّلۡمُكَذِّبِينَ ١٩
Vaylun yavma'izil lil-mukazzibîn
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
أَلَمۡ نَخۡلُقكُّم مِّن مَّآءٖ مَّهِينٖ ٢٠
Alam nahlukkum mim mâ'im mahîn
(Ey insanlar!) Biz sizi dayanıksız bir sudan yaratmadık mı?
فَجَعَلۡنَٰهُ فِي قَرَارٖ مَّكِينٍ ٢١
Faca'alnâhu fî karârim makîn
İşte o suyu, sağlam bir yere yerleştirdik.
إِلَىٰ قَدَرٖ مَّعۡلُومٖ ٢٢
Ilâ kadarim ma'lûm
Belli bir süreye kadar…
فَقَدَرۡنَا فَنِعۡمَ ٱلۡقَٰدِرُونَ ٢٣
Fakadarnâ fani'mal-kâdirûn
Biz buna güç yetirmişizdir. Ve bizim gücümüz ne büyüktür!
وَيۡلٞ يَوۡمَئِذٖ لِّلۡمُكَذِّبِينَ ٢٤
Vaylun yavma'izil lil-mukazzibîn
O gün (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
أَلَمۡ نَجۡعَلِ ٱلۡأَرۡضَ كِفَاتًا ٢٥
Alam nac'alil-arda kifâtâ
Biz, yeryüzünü toplanma yeri yapmadık mı?
أَحۡيَآءٗ وَأَمۡوَٰتٗا ٢٦
Ahyâ'an va amvâtâ
Dirilere ve ölülere.
وَجَعَلۡنَا فِيهَا رَوَٰسِيَ شَٰمِخَٰتٖ وَأَسۡقَيۡنَٰكُم مَّآءٗ فُرَاتٗا ٢٧
Vaca'alnâ fîhâ ravâsiya şâmihâtin va askaynâkum mâ'an furâtâ
Yeryüzünde haşmetli dağlar yarattık, sizlere tatlı sular içirdik.
وَيۡلٞ يَوۡمَئِذٖ لِّلۡمُكَذِّبِينَ ٢٨
Vaylun yavma'izil lil-mukazzibîn
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
ٱنطَلِقُوٓاْ إِلَىٰ مَا كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ ٢٩
Intalikû ilâ mâ kuntum bihî tukazzibûn
(İnkarcılara o gün şöyle denilir:) yalan sayageldiğiniz azaba doğru gidin!
ٱنطَلِقُوٓاْ إِلَىٰ ظِلّٖ ذِي ثَلَٰثِ شُعَبٖ ٣٠
Intalikû ilâ zillin zî salâsi şu'ab
Üç kola ayrılmış, (ama) bir gölgeye gidin.
لَّا ظَلِيلٖ وَلَا يُغۡنِي مِنَ ٱللَّهَبِ ٣١
Llâ zalîlin valâ yuğnî minal-lahab
Ne gölgelendiren, ne de alevden koruyan.
إِنَّهَا تَرۡمِي بِشَرَرٖ كَٱلۡقَصۡرِ ٣٢
Innahâ tarmî bişararin kal-kasr
O, saray gibi kocaman kıvılcım saçar.
كَأَنَّهُۥ جِمَٰلَتٞ صُفۡرٞ ٣٣
Ka annahû cimâlatun sufr
Her bir kıvılcım, sanki birer sarı deve gibidir.
وَيۡلٞ يَوۡمَئِذٖ لِّلۡمُكَذِّبِينَ ٣٤
Vaylun yavma'izil lil-mukazzibîn
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
هَٰذَا يَوۡمُ لَا يَنطِقُونَ ٣٥
Hâzâ yavmu lâ yantikûn
Bu, (kâfirlerin) konuşamayacağı bir gündür.
وَلَا يُؤۡذَنُ لَهُمۡ فَيَعۡتَذِرُونَ ٣٦
Valâ yu'zanu lahum faya'tazirûn
Onlara izin de verilmez ki (sözde) mazeretlerini beyan etsinler.
وَيۡلٞ يَوۡمَئِذٖ لِّلۡمُكَذِّبِينَ ٣٧
Vaylun yavma'izil lil-mukazzibîn
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
هَٰذَا يَوۡمُ ٱلۡفَصۡلِۖ جَمَعۡنَٰكُمۡ وَٱلۡأَوَّلِينَ ٣٨
Hâzâ yavmul-fasli cama'nâkum val-avvalîn
(O zaman şöyle denir:) Bu, ayırım günüdür. Sizi ve sizden öncekileri bir araya getirdik.
فَإِن كَانَ لَكُمۡ كَيۡدٞ فَكِيدُونِ ٣٩
Fa in kâna lakum kaydun fakîdûn
(Azaptan kurtulmanız için) bir hileniz varsa, gösterin bana hilenizi!
وَيۡلٞ يَوۡمَئِذٖ لِّلۡمُكَذِّبِينَ ٤٠
Vaylun yavma'izil lil-mukazzibîn
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِي ظِلَٰلٖ وَعُيُونٖ ٤١
Innal-muttakîna fî zilâlin va'uyûn
Şüphesiz (o gün) takvâ sahipleri, gölgeliklerde ve pınar başlarında,
وَفَوَٰكِهَ مِمَّا يَشۡتَهُونَ ٤٢
Vafavâkiha mimmâ yaştahûn
canlarının çektiğinden çeşit çeşit meyveler (arasında olacaklardır.)
كُلُواْ وَٱشۡرَبُواْ هَنِيٓـَٔۢا بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ٤٣
Kulû vaşrabû hanî'â bimâ kuntum ta'malûn
(Kendilerine:) «İşlediklerinizin karşılığı olarak şimdi âfîyetle yiyin için» (denir).
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ٤٤
Innâ kazâlika naczil-muhsinîn
İşte, biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.
وَيۡلٞ يَوۡمَئِذٖ لِّلۡمُكَذِّبِينَ ٤٥
Vaylun yavma'izil lil-mukazzibîn
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
كُلُواْ وَتَمَتَّعُواْ قَلِيلًا إِنَّكُم مُّجۡرِمُونَ ٤٦
Kulû vatamatta'û kalîlan innakum mucrimûn
(Ey inkârcılar!) yiyiniz, (dünyadan) faydalanınız biraz! Gerçek şu ki, sizler suçlusunuz!
وَيۡلٞ يَوۡمَئِذٖ لِّلۡمُكَذِّبِينَ ٤٧
Vaylun yavma'izil lil-mukazzibîn
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱرۡكَعُواْ لَا يَرۡكَعُونَ ٤٨
Va izâ kîla lahumurka'û lâ yarka'ûn
Onlar, kendilerine: «Allah'ın huzurunda eğilin!» denildiği vakit eğilmezler.
وَيۡلٞ يَوۡمَئِذٖ لِّلۡمُكَذِّبِينَ ٤٩
Vaylun yavma'izil lil-mukazzibîn
O gün, (hakikatleri) yalan sayanların vay haline!
فَبِأَيِّ حَدِيثِۭ بَعۡدَهُۥ يُؤۡمِنُونَ ٥٠
Fabi'ayyi hadîsi ba'dahû yu'minûn
Onlar artık bundan (Kur'an'dan) sonra hangi söze inanacaklar?
29. cüz Mülk Suresi 67:1 ile başlar ve Mürselat Suresi 77:50 ile biter.
29. cüzde şu sureler yer alır: Mülk, Kalem, Hakka, Mearic, Nuh, Cin, Müzzemmil, Müddessir, Kıyame, İnsan, Mürselat.
Cüz, Kur'an-ı Kerim'in eşit uzunluktaki 30 bölümünden biridir. Her gün bir cüz okuyan, Kur'an'ı bir ayda hatmeder.