نٓۚ وَٱلۡقَلَمِ وَمَا يَسۡطُرُونَ ١
Nûn val-kalami vamâ yasturûn
Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına
Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
نٓۚ وَٱلۡقَلَمِ وَمَا يَسۡطُرُونَ ١
Nûn val-kalami vamâ yasturûn
Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına
مَآ أَنتَ بِنِعۡمَةِ رَبِّكَ بِمَجۡنُونٖ ٢
Mâ anta bini'mati rabbika bimacnûn
andolsun ki (Rasûlüm), sen Rabbinin nimeti sayesinde mecnun değilsin.
وَإِنَّ لَكَ لَأَجۡرًا غَيۡرَ مَمۡنُونٖ ٣
Va inna laka la acran ğayra mamnûn
Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır.
وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٖ ٤
Va innaka la'alâ hulukin 'azîm
Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.
فَسَتُبۡصِرُ وَيُبۡصِرُونَ ٥
Fasatubsiru vayubsirûn
Yakında sen de göreceksin, onlar da.
بِأَييِّكُمُ ٱلۡمَفۡتُونُ ٦
Bi ayyikumul-maftûn
Hanginizde delilik olduğunu.
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعۡلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِٱلۡمُهۡتَدِينَ ٧
Inna rabbaka huva a'lamu biman dalla 'an sabîlihî vahuva a'lamu bil-muhtadîn
Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidayete erenleri de en iyi bilen O'dur.
فَلَا تُطِعِ ٱلۡمُكَذِّبِينَ ٨
Falâ tuti'il-mukazzibîn
O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme!
وَدُّواْ لَوۡ تُدۡهِنُ فَيُدۡهِنُونَ ٩
Vaddû lav tudhinu fayudhinûn
Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.
وَلَا تُطِعۡ كُلَّ حَلَّافٖ مَّهِينٍ ١٠
Valâ tuti' kulla hallâfim mahîn
(Rasûlüm!) Alabildiğine yemin eden, kimselerden hiçbirine, sakın boyun eğme.
هَمَّازٖ مَّشَّآءِۭ بِنَمِيمٖ ١١
Hammâzim maşşâ'i binamîm
Aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan lâf götürüp getiren,
مَّنَّاعٖ لِّلۡخَيۡرِ مُعۡتَدٍ أَثِيمٍ ١٢
Mmannâ'il lil-hayri mu'tadin asîm
iyiliği hep engelleyen, mütecâviz, günaha dadanmış,
عُتُلِّۭ بَعۡدَ ذَٰلِكَ زَنِيمٍ ١٣
'Utulli ba'da zâlika zanîm
kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla damgalanmış
أَن كَانَ ذَا مَالٖ وَبَنِينَ ١٤
An kâna zâ mâlin vabanîn
mal ve oğulları vardır diye,
إِذَا تُتۡلَىٰ عَلَيۡهِ ءَايَٰتُنَا قَالَ أَسَٰطِيرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٥
Izâ tutlâ 'alayhi âyâtunâ kâla asâtîrul-avvalîn
Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ( öncekilerin masalları ) der.
سَنَسِمُهُۥ عَلَى ٱلۡخُرۡطُومِ ١٦
Sanasimuhû 'alal-hurtûm
Biz yakında onun burnuna damga vuracağız (kibirini kırıp rezil edeceğiz)
إِنَّا بَلَوۡنَٰهُمۡ كَمَا بَلَوۡنَآ أَصۡحَٰبَ ٱلۡجَنَّةِ إِذۡ أَقۡسَمُواْ لَيَصۡرِمُنَّهَا مُصۡبِحِينَ ١٧
Innâ balavnâhum kamâ balavnâ ashâbal-cannati iz aksamû layasrimunnahâ musbihîn
Biz, vaktiyle bahçe sahiplerine belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ verdik. Hani onlar (bahçe sahipleri), sabah olurken (kimse görmeden) onu (mahsullerini) devşireceklerine yemin etmişlerdi.
وَلَا يَسۡتَثۡنُونَ ١٨
Valâ yastasnûn
Onlar istisna da etmiyorlardı.
فَطَافَ عَلَيۡهَا طَآئِفٞ مِّن رَّبِّكَ وَهُمۡ نَآئِمُونَ ١٩
Fatâfa 'alayhâ tâ'ifum mir rabbika vahum nâ'imûn
Fakat onlar daha uykudayken Rabbinin katından (gönderilen) kuşatıcı bir âfet (ateş) bahçeyi sarıverdi de,
فَأَصۡبَحَتۡ كَٱلصَّرِيمِ ٢٠
Fa asbahat kas-sarîm
bahçe kapkara kesildi.
فَتَنَادَوۡاْ مُصۡبِحِينَ ٢١
Fatanâdav musbihîn
(Beri tarafta ise) onlar, sabah olurken, birbirlerine seslendiler.
أَنِ ٱغۡدُواْ عَلَىٰ حَرۡثِكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَٰرِمِينَ ٢٢
Aniğdû 'alâ harsikum in kuntum sârimîn
Madem devşireceksiniz, hadi erkenden mahsûlünüzün başına gidin! diye
فَٱنطَلَقُواْ وَهُمۡ يَتَخَٰفَتُونَ ٢٣
Fantalakû vahum yatahâfatûn
fısıldaşa fısıldaşa yola koyuldular.
أَن لَّا يَدۡخُلَنَّهَا ٱلۡيَوۡمَ عَلَيۡكُم مِّسۡكِينٞ ٢٤
Al lâ yadhulannahal-yavma 'alaykum miskîn
Derken: Aman, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın! Diye.
وَغَدَوۡاْ عَلَىٰ حَرۡدٖ قَٰدِرِينَ ٢٥
Vağadav 'alâ hardin kâdirîn
(Evet, yoksullara yardıma) güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum etmek niyet ve azmi ile erkenden yola düştüler.
فَلَمَّا رَأَوۡهَا قَالُوٓاْ إِنَّا لَضَآلُّونَ ٢٦
Falammâ ra'avhâ kâlû innâ ladâllûn
Fakat bahçeyi gördüklerinde: Mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız! dediler.
بَلۡ نَحۡنُ مَحۡرُومُونَ ٢٧
Bal nahnu mahrûmûn
Yok yok, doğrusu biz mahrum bırakılmışız!
قَالَ أَوۡسَطُهُمۡ أَلَمۡ أَقُل لَّكُمۡ لَوۡلَا تُسَبِّحُونَ ٢٨
Kâla avsatuhum alam akul lakum lavlâ tusabbihûn
İçlerinden en makul olanı şöyle dedi: Ben size «Rabbinizi tesbih etsenize» dememiş miydim?
قَالُواْ سُبۡحَٰنَ رَبِّنَآ إِنَّا كُنَّا ظَٰلِمِينَ ٢٩
Kâlû subhâna rabbinâ innâ kunnâ zâlimîn
Rabbimizi tesbih ederiz; doğrusu biz (kendi kendimize) yazık etmişiz, dediler.
فَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٖ يَتَلَٰوَمُونَ ٣٠
Fa akbala ba'duhum 'alâ ba'din yatalâvamûn
Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
قَالُواْ يَٰوَيۡلَنَآ إِنَّا كُنَّا طَٰغِينَ ٣١
Kâlû yâvaylanâ innâ kunnâ tâğîn
(Nihayet) şöyle dediler: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz.
عَسَىٰ رَبُّنَآ أَن يُبۡدِلَنَا خَيۡرٗا مِّنۡهَآ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا رَٰغِبُونَ ٣٢
'Asâ rabbunâ an yubdilanâ hayram minhâ innâ ilâ rabbinâ râğibûn
Belki Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz (artık) Râbbimizi (O'nun hoşnutluğunu) arzuluyoruz.
كَذَٰلِكَ ٱلۡعَذَابُۖ وَلَعَذَابُ ٱلۡأٓخِرَةِ أَكۡبَرُۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ ٣٣
Kazâlikal-'azâbu vala'azâbul-âhirati akbaru lav kânû ya'lamûn
İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!
إِنَّ لِلۡمُتَّقِينَ عِندَ رَبِّهِمۡ جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ٣٤
Inna lil-muttakîna 'inda rabbihim cannâtin-na'îm
Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol cennetler vardır.
أَفَنَجۡعَلُ ٱلۡمُسۡلِمِينَ كَٱلۡمُجۡرِمِينَ ٣٥
Afanac'alul-muslimîna kal-mucrimîn
Öyle ya, (Allah'a) teslimiyet gösterenleri , (o) günahkârlar gibi tutar mıyız hiç?
مَا لَكُمۡ كَيۡفَ تَحۡكُمُونَ ٣٦
Mâ lakum kayfa tahkumûn
Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
أَمۡ لَكُمۡ كِتَٰبٞ فِيهِ تَدۡرُسُونَ ٣٧
Am lakum kitâbun fîhi tadrusûn
Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
إِنَّ لَكُمۡ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ ٣٨
Inna lakum fîhi lamâ tahayyarûn
Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
أَمۡ لَكُمۡ أَيۡمَٰنٌ عَلَيۡنَا بَٰلِغَةٌ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَٰمَةِ إِنَّ لَكُمۡ لَمَا تَحۡكُمُونَ ٣٩
Am lakum aymânun 'alaynâ bâliğatun ilâ yavmil-kiyâmati inna lakum lamâ tahkumûn
Yoksa, «ne hükmederseniz mutlaka sizindir» diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
سَلۡهُمۡ أَيُّهُم بِذَٰلِكَ زَعِيمٌ ٤٠
Salhum ayyuhum bizâlika za'îm
Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak?
أَمۡ لَهُمۡ شُرَكَآءُ فَلۡيَأۡتُواْ بِشُرَكَآئِهِمۡ إِن كَانُواْ صَٰدِقِينَ ٤١
Am lahum şurakâ'u falya'tû bişurakâ'ihim in kânû sâdikîn
Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler ortaklarını!
يَوۡمَ يُكۡشَفُ عَن سَاقٖ وَيُدۡعَوۡنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ فَلَا يَسۡتَطِيعُونَ ٤٢
Yavma yukşafu 'an sâkin vayud'avna ilas-sucûdi falâ yastatî'ûn
O gün incikler açılır ve secdeye davet edilirler; fakat buna güç getiremezler.
خَٰشِعَةً أَبۡصَٰرُهُمۡ تَرۡهَقُهُمۡ ذِلَّةٞۖ وَقَدۡ كَانُواْ يُدۡعَوۡنَ إِلَى ٱلسُّجُودِ وَهُمۡ سَٰلِمُونَ ٤٣
Hâşi'atan absâruhum tarhakuhum zillatun vakad kânû yud'avna ilas-sucûdi vahum sâlimûn
Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Halbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde etmiyorlardı).
فَذَرۡنِي وَمَن يُكَذِّبُ بِهَٰذَا ٱلۡحَدِيثِۖ سَنَسۡتَدۡرِجُهُم مِّنۡ حَيۡثُ لَا يَعۡلَمُونَ ٤٤
Fazarnî vaman yukazzibu bihâzal-hadîsi sanastadricuhum min haysu lâ ya'lamûn
(Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur'an'ı) yalan sayanı bana bırak (kendini üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba yaklaştıyoruz.
وَأُمۡلِي لَهُمۡۚ إِنَّ كَيۡدِي مَتِينٌ ٤٥
Va umlî lahum inna kaydî matîn
Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim tuzağım çok sağlamdır!
أَمۡ تَسۡـَٔلُهُمۡ أَجۡرٗا فَهُم مِّن مَّغۡرَمٖ مُّثۡقَلُونَ ٤٦
Am tas'aluhum acran fahum mim mağramim muskalûn
Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?
أَمۡ عِندَهُمُ ٱلۡغَيۡبُ فَهُمۡ يَكۡتُبُونَ ٤٧
Am 'indahumul-ğaybu fahum yaktubûn
Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
فَٱصۡبِرۡ لِحُكۡمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُن كَصَاحِبِ ٱلۡحُوتِ إِذۡ نَادَىٰ وَهُوَ مَكۡظُومٞ ٤٨
Fasbir lihukmi rabbika valâ takun kasâhibil-hûti iz nâdâ vahuva makzûm
Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
لَّوۡلَآ أَن تَدَٰرَكَهُۥ نِعۡمَةٞ مِّن رَّبِّهِۦ لَنُبِذَ بِٱلۡعَرَآءِ وَهُوَ مَذۡمُومٞ ٤٩
Llavlâ an tadârakahû ni'matum mir rabbihî lanubiza bil-'arâ'i vahuva mazmûm
Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
فَٱجۡتَبَٰهُ رَبُّهُۥ فَجَعَلَهُۥ مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ٥٠
Factabâhu rabbuhû faca'alahû minas-sâlihîn
Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
وَإِن يَكَادُ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَيُزۡلِقُونَكَ بِأَبۡصَٰرِهِمۡ لَمَّا سَمِعُواْ ٱلذِّكۡرَ وَيَقُولُونَ إِنَّهُۥ لَمَجۡنُونٞ ٥١
Va in yakâdul-lazîna kafarû layuzlikûnaka bi absârihim lammâ sami'uz-zikra vayakûlûna innahû lamacnûn
İnkâr edenler Zikr'i (Kur'an ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden:) «Hiç şüphe yok o bir delidir» derler.
وَمَا هُوَ إِلَّا ذِكۡرٞ لِّلۡعَٰلَمِينَ ٥٢
Vamâ huva illâ zikrul lil-'âlamîn
Oysa o (Kuran), âlemler için ancak bir öğüttür.
Okunuş, Qabas tarafından Arapça metinden yazılmış bir okuma yardımıdır. Doğru telaffuz için Arap harflerini ve tecvidi öğrenin.
Kalem Suresi 52 ayettir. Kur'an-ı Kerim'in 68. suresidir.
Kalem Suresi Mekki bir suredir.
Kalem Suresi 29. cüzdedir.
Evet. Bu sayfanın üstündeki başlat düğmesine basın veya istediğiniz ayetten başlayın. Qabas uygulamasında sureyi çevrimdışı dinlemek için indirebilirsiniz.