يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمُدَّثِّرُ ١
Yâ'ayyuhal-muddassir
Ey bürünüp sarınan (Rasûlüm)!
Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمُدَّثِّرُ ١
Yâ'ayyuhal-muddassir
Ey bürünüp sarınan (Rasûlüm)!
قُمۡ فَأَنذِرۡ ٢
Kum fa anzir
Kalk ve (insanları) uyar.
وَرَبَّكَ فَكَبِّرۡ ٣
Varabbaka fakabbir
Sadece Rabbini büyük tanı.
وَثِيَابَكَ فَطَهِّرۡ ٤
Vasiyâbaka fatahhir
Elbiseni tertemiz tut.
وَٱلرُّجۡزَ فَٱهۡجُرۡ ٥
Var-rucza fahcur
Kötü şeyleri terket.
وَلَا تَمۡنُن تَسۡتَكۡثِرُ ٦
Valâ tamnun tastaksir
Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.
وَلِرَبِّكَ فَٱصۡبِرۡ ٧
Valirabbika fasbir
Rabbinin rızasına ermek için sabret.
فَإِذَا نُقِرَ فِي ٱلنَّاقُورِ ٨
Fa izâ nukira fin-nâkûr
O Sûr'a üfürüldüğü zaman var ya,
فَذَٰلِكَ يَوۡمَئِذٖ يَوۡمٌ عَسِيرٌ ٩
Fazâlika yavma'izin yavmun 'asîr
İste o gün zorlu bir gündür.
عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ غَيۡرُ يَسِيرٖ ١٠
'Alal-kâfirîna ğayru yasîr
Kâfirler için (hiç de) kolay değildir.
ذَرۡنِي وَمَنۡ خَلَقۡتُ وَحِيدٗا ١١
Zarnî vaman halaktu vahîdâ
Tek olarak yaratıp, o kimseyi bana bırak!
وَجَعَلۡتُ لَهُۥ مَالٗا مَّمۡدُودٗا ١٢
Vaca'altu lahû mâlam mamdûdâ
Kendisine geniş servet
وَبَنِينَ شُهُودٗا ١٣
Vabanîna şuhûdâ
ve gözü önünde duran oğullar verdiğim,
وَمَهَّدتُّ لَهُۥ تَمۡهِيدٗا ١٤
Vamahhattu lahû tamhîdâ
kendisi için (nimetleri önüne) serdikçe serdiğim
ثُمَّ يَطۡمَعُ أَنۡ أَزِيدَ ١٥
Summa yatma'u an azîd
üstelik o (nimetlerimi) daha da arttırmamı umuyor.
كَلَّآۖ إِنَّهُۥ كَانَ لِأٓيَٰتِنَا عَنِيدٗا ١٦
Kallâ innahû kâna li'âyâtinâ 'anîdâ
Asla (ummasın)! Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı alabildiğine inatçıdır.
سَأُرۡهِقُهُۥ صَعُودًا ١٧
Sa'urhikuhû sa'ûdâ
Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım!
إِنَّهُۥ فَكَّرَ وَقَدَّرَ ١٨
Innahû fakkara vakaddar
Zira o, düşündü taşındı, ölçtü biçti.
فَقُتِلَ كَيۡفَ قَدَّرَ ١٩
Fakutila kayfa kaddar
Canı çıkasıca, ne biçim ölçtü biçti!
ثُمَّ قُتِلَ كَيۡفَ قَدَّرَ ٢٠
Summa kutila kayfa kaddar
Sonra, canı çıkasıca tekrar (ölçtü biçti); nasıl ölçtü biçtiyse!
ثُمَّ نَظَرَ ٢١
Summa nazar
Sonra baktı.
ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ ٢٢
Summa 'abasa vabasar
Sonra kaşlarını çattı, suratını astı.
ثُمَّ أَدۡبَرَ وَٱسۡتَكۡبَرَ ٢٣
Summa adbara vastakbar
En sonunda, kibirini yenemeyip sırt çevirdi.
فَقَالَ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرٞ يُؤۡثَرُ ٢٤
Fakâla in hâzâ illâ sihrun yu'sar
De: «Bu (Kur'an) dedi, olsa olsa (sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir.
إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا قَوۡلُ ٱلۡبَشَرِ ٢٥
In hâzâ illâ kavlul-başar
Bu, insan sözünden başka bir şey değil.»
سَأُصۡلِيهِ سَقَرَ ٢٦
Sa'uslîhi sakar
Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım.
وَمَآ أَدۡرَىٰكَ مَا سَقَرُ ٢٧
Vamâ adrâka mâ sakar
Sen biliyor musun sekar nedir?
لَا تُبۡقِي وَلَا تَذَرُ ٢٨
Lâ tubkî valâ tazar
Hem (bütün bedeni helâk eder, hiçbir şey) bırakmaz, hem (eski hale getirip tekrar azap etmekten) vazgeçmez o.
لَوَّاحَةٞ لِّلۡبَشَرِ ٢٩
Lavvâhatul lil-başar
İnsanın derisini kavurur.
عَلَيۡهَا تِسۡعَةَ عَشَرَ ٣٠
'Alayhâ tis'ata 'aşar
Üzerinde on dokuz (muhafız melek) vardır.
وَمَا جَعَلۡنَآ أَصۡحَٰبَ ٱلنَّارِ إِلَّا مَلَٰٓئِكَةٗۖ وَمَا جَعَلۡنَا عِدَّتَهُمۡ إِلَّا فِتۡنَةٗ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ لِيَسۡتَيۡقِنَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ وَيَزۡدَادَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِيمَٰنٗا وَلَا يَرۡتَابَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡمُؤۡمِنُونَ وَلِيَقُولَ ٱلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٞ وَٱلۡكَٰفِرُونَ مَاذَآ أَرَادَ ٱللَّهُ بِهَٰذَا مَثَلٗاۚ كَذَٰلِكَ يُضِلُّ ٱللَّهُ مَن يَشَآءُ وَيَهۡدِي مَن يَشَآءُۚ وَمَا يَعۡلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَۚ وَمَا هِيَ إِلَّا ذِكۡرَىٰ لِلۡبَشَرِ ٣١
Vamâ ca'alnâ ashâban-nâri illâ malâ'ikatan vamâ ca'alnâ 'iddatahum illâ fitnatal lillazîna kafarû liyastaykinal-lazîna ûtul-kitâba vayazdâdal-lazîna âmanû îmânan valâ yartâbal-lazîna ûtul-kitâba val-mu'minûna valiyakûlal-lazîna fî kulûbihim maradun val-kâfirûna mâzâ arâdallâhu bihâzâ masalan kazâlika yudillullâhu man yaşâ'u vayahdî man yaşâ'u vamâ ya'lamu cunûda rabbika illâ huva vamâ hiya illâ zikrâ lil-başar
Biz cehennemin işlerine bakmakla ancak melekleri görevlendirmişizdir. Onların sayısını da inkârcılar için sadece bir imtinan (vesilesi) yaptık ki, böylelikle, kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensin, iman edenlerin imanını arttırsın; hem kendilerine kitap verilenler hem müminler şüpheye düşmesinler, kalplerinde hastalık bulunanlar ve kâfirler de: «Allah bu misalle ne demek istemiştir ki?» desinler. İşte Allah böylece, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu ise, insanlık için ancak bir öğüttür.
كَلَّا وَٱلۡقَمَرِ ٣٢
Kallâ val-kamar
Hayır hayır (öğüt almazlar). Aya andolsun ki,
وَٱلَّيۡلِ إِذۡ أَدۡبَرَ ٣٣
Vallayli iz adbar
Dönüp gitmekte olan geceye,
وَٱلصُّبۡحِ إِذَآ أَسۡفَرَ ٣٤
Vas-subhi izâ asfar
ağarmakta olan sabaha andolsun ki,
إِنَّهَا لَإِحۡدَى ٱلۡكُبَرِ ٣٥
Innahâ la ihdal-kubar
O (cehennem), büyük musibetlerden biridir.
نَذِيرٗا لِّلۡبَشَرِ ٣٦
Nazîral lil-başar
İnsanlık için, uyarıcı.
لِمَن شَآءَ مِنكُمۡ أَن يَتَقَدَّمَ أَوۡ يَتَأَخَّرَ ٣٧
Liman şâ'a minkum an yatakaddama av yata'ahhar
Sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için.
كُلُّ نَفۡسِۭ بِمَا كَسَبَتۡ رَهِينَةٌ ٣٨
Kullu nafsi bimâ kasabat rahînah
Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir,
إِلَّآ أَصۡحَٰبَ ٱلۡيَمِينِ ٣٩
Illâ ashâbal-yamîn
ancak sağdakiler başka.
فِي جَنَّٰتٖ يَتَسَآءَلُونَ ٤٠
Fî cannâtin yatasâ'alûn
Onlar cennetler içindedir. Uzaktan uzağa sorarlar.
عَنِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ٤١
'Anil-mucrimîn
Günahkârlara:
مَا سَلَكَكُمۡ فِي سَقَرَ ٤٢
Mâ salakakum fî sakar
Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye
قَالُواْ لَمۡ نَكُ مِنَ ٱلۡمُصَلِّينَ ٤٣
Kâlû lam naku minal-musallîn
Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik,
وَلَمۡ نَكُ نُطۡعِمُ ٱلۡمِسۡكِينَ ٤٤
Valam naku nut'imul-miskîn
yoksulu doyurmuyorduk,
وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ ٱلۡخَآئِضِينَ ٤٥
Vakunnâ nahûdu ma'al-hâ'idîn
(Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk,
وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوۡمِ ٱلدِّينِ ٤٦
Vakunnâ nukazzibu biyavmid-dîn
Ceza gününü de yalan sayıyorduk,
حَتَّىٰٓ أَتَىٰنَا ٱلۡيَقِينُ ٤٧
Hattâ atânal-yakîn
sonunda bize ölüm geldi çattı.
فَمَا تَنفَعُهُمۡ شَفَٰعَةُ ٱلشَّٰفِعِينَ ٤٨
Famâ tanfa'uhum şafâ'atuş-şâfi'în
Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.
فَمَا لَهُمۡ عَنِ ٱلتَّذۡكِرَةِ مُعۡرِضِينَ ٤٩
Famâ lahum 'anit-tazkirati mu'ridîn
Böyle iken onlara ne oluyor ki, yüz çeviriyorlar?
كَأَنَّهُمۡ حُمُرٞ مُّسۡتَنفِرَةٞ ٥٠
Ka annahum humurum mustanfirah
Âdeta yaban eşekleri gibi (hâlâ) öğütten,
فَرَّتۡ مِن قَسۡوَرَةِۭ ٥١
Farrat min kasvarah
arslandan ürküp kaçan.
بَلۡ يُرِيدُ كُلُّ ٱمۡرِيٕٖ مِّنۡهُمۡ أَن يُؤۡتَىٰ صُحُفٗا مُّنَشَّرَةٗ ٥٢
Bal yurîdu kullumriy'im minhum an yu'tâ suhufam munaşşarah
Daha doğrusu onlardan her biri, kendisine, (önünde) açılmış sahifeler (İlâhî vahiy) verilmesini istiyor.
كَلَّاۖ بَل لَّا يَخَافُونَ ٱلۡأٓخِرَةَ ٥٣
Kallâ bal lâ yahâfûnal-âhirah
Hayır! Aslında onlar ahiretten korkmuyorlar.
كَلَّآ إِنَّهُۥ تَذۡكِرَةٞ ٥٤
Kallâ innahû tazkirah
Asla (düşündükleri gibi değil)! Bilsinler ki bu, gerçekten bir ikazdır!
فَمَن شَآءَ ذَكَرَهُۥ ٥٥
Faman şâ'a zakarah
Dileyen ondan (düşünüp) öğüt alır.
وَمَا يَذۡكُرُونَ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُۚ هُوَ أَهۡلُ ٱلتَّقۡوَىٰ وَأَهۡلُ ٱلۡمَغۡفِرَةِ ٥٦
Vamâ yazkurûna illâ an yaşâ'allâhu huva ahlut-takvâ va ahlul-mağfirah
Bununla beraber, Allah dilemeksizin onlar öğüt alamazlar. Sakınılmaya lâyık olan da O'dur, mağfiret sahibi de O’dur.
Okunuş, Qabas tarafından Arapça metinden yazılmış bir okuma yardımıdır. Doğru telaffuz için Arap harflerini ve tecvidi öğrenin.
Müddessir Suresi 56 ayettir. Kur'an-ı Kerim'in 74. suresidir.
Müddessir Suresi Mekki bir suredir.
Müddessir Suresi 29. cüzdedir.
Evet. Bu sayfanın üstündeki başlat düğmesine basın veya istediğiniz ayetten başlayın. Qabas uygulamasında sureyi çevrimdışı dinlemek için indirebilirsiniz.