سَأَلَ سَآئِلُۢ بِعَذَابٖ وَاقِعٖ ١
Sa'ala sâ'ilu bi'azâbin vâki'
Birisi, gelecek azabı istedi!
Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
سَأَلَ سَآئِلُۢ بِعَذَابٖ وَاقِعٖ ١
Sa'ala sâ'ilu bi'azâbin vâki'
Birisi, gelecek azabı istedi!
لِّلۡكَٰفِرِينَ لَيۡسَ لَهُۥ دَافِعٞ ٢
Llil-kâfirîna laysa lahû dâfi'
İnkârcılara olan ve hiç kimsenin savamayacağı,
مِّنَ ٱللَّهِ ذِي ٱلۡمَعَارِجِ ٣
Mminallâhi zil-ma'âric
yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından
تَعۡرُجُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ وَٱلرُّوحُ إِلَيۡهِ فِي يَوۡمٖ كَانَ مِقۡدَارُهُۥ خَمۡسِينَ أَلۡفَ سَنَةٖ ٤
Ta'rucul-malâ'ikatu var-rûhu ilayhi fî yavmin kâna mikdâruhû hamsîna alfa sanah
Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.
فَٱصۡبِرۡ صَبۡرٗا جَمِيلًا ٥
Fasbir sabran camîlâ
(Rasûlüm!) Şimdi sen güzelce sabret.
إِنَّهُمۡ يَرَوۡنَهُۥ بَعِيدٗا ٦
Innahum yaravnahû ba'îdâ
Doğrusu onlar, o azabı (ihtimalden) uzak görüyorlar.
وَنَرَىٰهُ قَرِيبٗا ٧
Vanarâhu karîbâ
Biz ise onu yakın görmekteyiz.
يَوۡمَ تَكُونُ ٱلسَّمَآءُ كَٱلۡمُهۡلِ ٨
Yavma takûnus-samâ'u kal-muhl
O gün gökyüzü, erimiş maden gibi olur.
وَتَكُونُ ٱلۡجِبَالُ كَٱلۡعِهۡنِ ٩
Vatakûnul-cibâlu kal-'ihn
Dağlar da atılmış yüne döner.
وَلَا يَسۡـَٔلُ حَمِيمٌ حَمِيمٗا ١٠
Valâ yas'alu hamîmun hamîmâ
Dost, dostu sormaz.
يُبَصَّرُونَهُمۡۚ يَوَدُّ ٱلۡمُجۡرِمُ لَوۡ يَفۡتَدِي مِنۡ عَذَابِ يَوۡمِئِذِۭ بِبَنِيهِ ١١
Yubassarûnahum yavaddul-mucrimu lav yaftadî min 'azâbi yavmi'izi bibanîh
Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını, hepsini fidye olarak versin de
وَصَٰحِبَتِهِۦ وَأَخِيهِ ١٢
Vasâhibatihî va ahîh
karısını, kardeşini,
وَفَصِيلَتِهِ ٱلَّتِي تُـٔۡوِيهِ ١٣
Vafasîlatihil-latî tu'vîh
kendisini koruyup barındıran
وَمَن فِي ٱلۡأَرۡضِ جَمِيعٗا ثُمَّ يُنجِيهِ ١٤
Vaman fil-ardi camî'an summa yuncîh
tüm ailesini ve yeryüzünde kim varsa, tek kendini kurtarsın.
كَلَّآۖ إِنَّهَا لَظَىٰ ١٥
Kallâ innahâ lazâ
Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki, o (cehennem) alevlenen bir ateştir.
نَزَّاعَةٗ لِّلشَّوَىٰ ١٦
Nazzâ'atal liş-şavâ
Derileri kavurup soyar.
تَدۡعُواْ مَنۡ أَدۡبَرَ وَتَوَلَّىٰ ١٧
Tad'û man adbara vatavallâ
Yüz çevirip geri dönen, kimseyi (kendine) çağırır!
وَجَمَعَ فَأَوۡعَىٰٓ ١٨
Vacama'a fa av'â
(servet) toplayıp yığan.
۞ إِنَّ ٱلۡإِنسَٰنَ خُلِقَ هَلُوعًا ١٩
Innal-insâna hulika halû'â
Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır.
إِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ جَزُوعٗا ٢٠
Izâ massahuş-şarru cazû'â
Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder.
وَإِذَا مَسَّهُ ٱلۡخَيۡرُ مَنُوعًا ٢١
Va izâ massahul-hayru manû'â
Ona imkân verildiğinde ise pinti kesilir.
إِلَّا ٱلۡمُصَلِّينَ ٢٢
Illal-musallîn
Ancak şunlar öyle değildir: Namaz kılanlar,
ٱلَّذِينَ هُمۡ عَلَىٰ صَلَاتِهِمۡ دَآئِمُونَ ٢٣
Allazîna hum 'alâ salâtihim dâ'imûn
ki onlar namazlarında devamlıdırlar (ihmal göstermezler);
وَٱلَّذِينَ فِيٓ أَمۡوَٰلِهِمۡ حَقّٞ مَّعۡلُومٞ ٢٤
Vallazîna fî amvâlihim hakkum ma'lûm
mallarında, kalmışa belli bir hak tanıyanlar;
لِّلسَّآئِلِ وَٱلۡمَحۡرُومِ ٢٥
Llis-sâ'ili val-mahrûm
isteyene ve (isteyemediği için) mahrum,
وَٱلَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوۡمِ ٱلدِّينِ ٢٦
Vallazîna yusaddikûna biyavmid-dîn
ceza (ve hesap) gününün doğruluğuna inananlar;
وَٱلَّذِينَ هُم مِّنۡ عَذَابِ رَبِّهِم مُّشۡفِقُونَ ٢٧
Vallazîna hum min 'azâbi rabbihim muşfikûn
Rablerinin azabından korkanlar,
إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمۡ غَيۡرُ مَأۡمُونٖ ٢٨
Inna 'azâba rabbihim ğayru ma'mûn
ki Rablerinin azabı(na karşı) emin olunamaz;
وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِفُرُوجِهِمۡ حَٰفِظُونَ ٢٩
Vallazîna hum lifurûcihim hâfizûn
ırzlarını koruyanlar,
إِلَّا عَلَىٰٓ أَزۡوَٰجِهِمۡ أَوۡ مَا مَلَكَتۡ أَيۡمَٰنُهُمۡ فَإِنَّهُمۡ غَيۡرُ مَلُومِينَ ٣٠
Illâ 'alâ azvâcihim av mâ malakat aymânuhum fa innahum ğayru malûmîn
ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz.
فَمَنِ ٱبۡتَغَىٰ وَرَآءَ ذَٰلِكَ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡعَادُونَ ٣١
Famanibtağâ varâ'a zâlika fa ulâ'ika humul-'âdûn
Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir.
وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِأَمَٰنَٰتِهِمۡ وَعَهۡدِهِمۡ رَٰعُونَ ٣٢
Vallazîna hum li amânâtihim va'ahdihim râ'ûn
Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler;
وَٱلَّذِينَ هُم بِشَهَٰدَٰتِهِمۡ قَآئِمُونَ ٣٣
Vallazîna hum bişahâdâtihim kâ'imûn
Şahitliklerini (dosdoğru) yapanlar;
وَٱلَّذِينَ هُمۡ عَلَىٰ صَلَاتِهِمۡ يُحَافِظُونَ ٣٤
Vallazîna hum 'alâ salâtihim yuhâfizûn
Namazlarını koruyanlar;
أُوْلَٰٓئِكَ فِي جَنَّٰتٖ مُّكۡرَمُونَ ٣٥
Ulâ'ika fî cannâtim mukramûn
işte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.
فَمَالِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ قِبَلَكَ مُهۡطِعِينَ ٣٦
Famâlil-lazîna kafarû kibalaka muhti'în
(Rasûlüm!) O kâfirlere ne oluyor ki, sana doğru koşuyorlar.
عَنِ ٱلۡيَمِينِ وَعَنِ ٱلشِّمَالِ عِزِينَ ٣٧
'Anil-yamîni va'aniş-şimâli 'izîn
Bölük bölük sağından ve solundan.
أَيَطۡمَعُ كُلُّ ٱمۡرِيٕٖ مِّنۡهُمۡ أَن يُدۡخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٖ ٣٨
Ayatma'u kullumriy'im minhum an yudhala cannata na'îm
Onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?
كَلَّآۖ إِنَّا خَلَقۡنَٰهُم مِّمَّا يَعۡلَمُونَ ٣٩
Kallâ innâ halaknâhum mimmâ ya'lamûn
Hayır (hiç ummasınlar!) Şüphesiz biz onları, kendilerinin de bildikleri şeyden yarattık (fakat ibret almadılar, imana gelmediler).
فَلَآ أُقۡسِمُ بِرَبِّ ٱلۡمَشَٰرِقِ وَٱلۡمَغَٰرِبِ إِنَّا لَقَٰدِرُونَ ٤٠
Falâ uksimu birabbil-maşâriki val-mağâribi innâ lakâdirûn
Şu halde (işin gerçeği) öyle (umdukları gibi) değil! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, bizim gücümüz yeter.
عَلَىٰٓ أَن نُّبَدِّلَ خَيۡرٗا مِّنۡهُمۡ وَمَا نَحۡنُ بِمَسۡبُوقِينَ ٤١
'Alâ an nubaddila hayram minhum vamâ nahnu bimasbûkîn
Şüphesiz onların yerine daha hayırlılarını getirmeye elbette kadiriz ve kimse bizim önümüze geçemez.
فَذَرۡهُمۡ يَخُوضُواْ وَيَلۡعَبُواْ حَتَّىٰ يُلَٰقُواْ يَوۡمَهُمُ ٱلَّذِي يُوعَدُونَ ٤٢
Fazarhum yahûdû vayal'abû hattâ yulâkû yavmahumul-lazî yû'adûn
Ama sen onları (şimdilik) bırak da, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya dek dalsınlar, oynayadursunlar.
يَوۡمَ يَخۡرُجُونَ مِنَ ٱلۡأَجۡدَاثِ سِرَاعٗا كَأَنَّهُمۡ إِلَىٰ نُصُبٖ يُوفِضُونَ ٤٣
Yavma yahrucûna minal-acdâsi sirâ'an ka annahum ilâ nusubin yûfidûn
O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, bir halde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar.
خَٰشِعَةً أَبۡصَٰرُهُمۡ تَرۡهَقُهُمۡ ذِلَّةٞۚ ذَٰلِكَ ٱلۡيَوۡمُ ٱلَّذِي كَانُواْ يُوعَدُونَ ٤٤
Hâşi'atan absâruhum tarhakuhum zillatun zâlikal-yavmul-lazî kânû yû'adûn
Gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!
Okunuş, Qabas tarafından Arapça metinden yazılmış bir okuma yardımıdır. Doğru telaffuz için Arap harflerini ve tecvidi öğrenin.
Mearic Suresi 44 ayettir. Kur'an-ı Kerim'in 70. suresidir.
Mearic Suresi Mekki bir suredir.
Mearic Suresi 29. cüzdedir.
Evet. Bu sayfanın üstündeki başlat düğmesine basın veya istediğiniz ayetten başlayın. Qabas uygulamasında sureyi çevrimdışı dinlemek için indirebilirsiniz.