23. Cüz وما لي

Yasin Suresi 36:28 ile Zümer Suresi 39:31 arası

Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others

Yasin Suresi

۞ وَمَآ أَنزَلۡنَا عَلَىٰ قَوۡمِهِۦ مِنۢ بَعۡدِهِۦ مِن جُندٖ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَمَا كُنَّا مُنزِلِينَ ٢٨

Vamâ anzalnâ 'alâ kavmihî mim ba'dihî min cundim minas-samâ'i vamâ kunnâ munzilîn

Biz ondan sonra, onun milletini helâk etmek için üzerlerine gökten herhangi bir ordu indirmedik ve indirecek de değildik.

إِن كَانَتۡ إِلَّا صَيۡحَةٗ وَٰحِدَةٗ فَإِذَا هُمۡ خَٰمِدُونَ ٢٩

In kânat illâ sayhatan vâhidatan fa izâ hum hâmidûn

(Onları helâk eden) korkunç sesten başka bir şey değildi. Birdenbire sönüverdiler.

يَٰحَسۡرَةً عَلَى ٱلۡعِبَادِۚ مَا يَأۡتِيهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ ٣٠

Yâhasratan 'alal-'ibâdi mâ ya'tîhim mir rasûlin illâ kânû bihî yastahzi'ûn

Ne yazık şu kullara! Onlara bir peygamber gelmeyegörsün, ille de onunla alay etmeye kalkışırlar.

أَلَمۡ يَرَوۡاْ كَمۡ أَهۡلَكۡنَا قَبۡلَهُم مِّنَ ٱلۡقُرُونِ أَنَّهُمۡ إِلَيۡهِمۡ لَا يَرۡجِعُونَ ٣١

Alam yarav kam ahlaknâ kablahum minal-kurûni annahum ilayhim lâ yarci'ûn

Müşrikler görmüyorlar mı ki, onlardan önce nice kavimleri helâk ettik. Onlar tekrar dönüp de bunlara gelmezler.

وَإِن كُلّٞ لَّمَّا جَمِيعٞ لَّدَيۡنَا مُحۡضَرُونَ ٣٢

Va in kullul lammâ camî'ul ladaynâ muhdarûn

Elbette onların hepsi (kıyamet gününde) karşımızda hazır bulunacaklar.

وَءَايَةٞ لَّهُمُ ٱلۡأَرۡضُ ٱلۡمَيۡتَةُ أَحۡيَيۡنَٰهَا وَأَخۡرَجۡنَا مِنۡهَا حَبّٗا فَمِنۡهُ يَأۡكُلُونَ ٣٣

Va âyatul lahumul-ardul-maytatu ahyaynâhâ va ahracnâ minhâ habban faminhu ya'kulûn

(Bu hususta) ölü toprak onlar için mühim bir delildir. Biz ona yağmurla hayat verdik ve ondan dane çıkardık. İşte onlar bundan yerler.

وَجَعَلۡنَا فِيهَا جَنَّٰتٖ مِّن نَّخِيلٖ وَأَعۡنَٰبٖ وَفَجَّرۡنَا فِيهَا مِنَ ٱلۡعُيُونِ ٣٤

Vaca'alnâ fîhâ cannâtim min nahîlin va a'nâbin vafaccarnâ fîhâ minal-'uyûn

Biz, yeryüzünde nice nice hurma bahçeleri, üzüm bağları yarattık ve oralarda birçok pınarlar fışkırttık.

لِيَأۡكُلُواْ مِن ثَمَرِهِۦ وَمَا عَمِلَتۡهُ أَيۡدِيهِمۡۚ أَفَلَا يَشۡكُرُونَ ٣٥

Liya'kulû min samarihî vamâ 'amilathu aydîhim afalâ yaşkurûn

Ta ki, onların meyvelerinden ve elleriyle bunlardan imal ettiklerinden yesinler. Hâla şükretmeyecekler mi?

سُبۡحَٰنَ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلۡأَزۡوَٰجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنۢبِتُ ٱلۡأَرۡضُ وَمِنۡ أَنفُسِهِمۡ وَمِمَّا لَا يَعۡلَمُونَ ٣٦

Subhânal-lazî halakal-azvâca kullahâ mimmâ tumbitul-ardu vamin anfusihim vamimmâ lâ ya'lamûn

Yerin yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir.

وَءَايَةٞ لَّهُمُ ٱلَّيۡلُ نَسۡلَخُ مِنۡهُ ٱلنَّهَارَ فَإِذَا هُم مُّظۡلِمُونَ ٣٧

Va âyatul lahumul-laylu naslahu minhun-nahâra fa izâ hum muzlimûn

Gece de onlar için bir ibret alâmetidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler.

وَٱلشَّمۡسُ تَجۡرِي لِمُسۡتَقَرّٖ لَّهَاۚ ذَٰلِكَ تَقۡدِيرُ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡعَلِيمِ ٣٨

Vaş-şamsu tacrî limustakarril lahâ zâlika takdîrul-'azîzil-'alîm

Güneş, kendine âit bir yer çevresinde akar gider. Bu, dâima gâlip olan ve her şeyi hakkıyla bilen Allah'ın takdiridir.

وَٱلۡقَمَرَ قَدَّرۡنَٰهُ مَنَازِلَ حَتَّىٰ عَادَ كَٱلۡعُرۡجُونِ ٱلۡقَدِيمِ ٣٩

Val-kamara kaddarnâhu manâzila hattâ 'âda kal-'urcûnil-kadîm

Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner.

لَا ٱلشَّمۡسُ يَنۢبَغِي لَهَآ أَن تُدۡرِكَ ٱلۡقَمَرَ وَلَا ٱلَّيۡلُ سَابِقُ ٱلنَّهَارِۚ وَكُلّٞ فِي فَلَكٖ يَسۡبَحُونَ ٤٠

Laş-şamsu yambağî lahâ an tudrikal-kamara valal-laylu sâbikun-nahâri vakullun fî falakin yasbahûn

Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler. 

وَءَايَةٞ لَّهُمۡ أَنَّا حَمَلۡنَا ذُرِّيَّتَهُمۡ فِي ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ ٤١

Va âyatul lahum annâ hamalnâ zurriyyatahum fil-fulkil-maşhûn

Onların zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamız da onlar için büyük bir ibrettir.

وَخَلَقۡنَا لَهُم مِّن مِّثۡلِهِۦ مَا يَرۡكَبُونَ ٤٢

Vahalaknâ lahum mim mislihî mâ yarkabûn

Onlar için, bunun gibi binecekleri başka şeyler de yarattık.

وَإِن نَّشَأۡ نُغۡرِقۡهُمۡ فَلَا صَرِيخَ لَهُمۡ وَلَا هُمۡ يُنقَذُونَ ٤٣

Va in naşa' nuğrikhum falâ sarîha lahum valâ hum yunkazûn

Dilesek onları suda boğarız. O zaman ne onların imdadına koşan olur, ne de onlar kurtarılırlar.

إِلَّا رَحۡمَةٗ مِّنَّا وَمَتَٰعًا إِلَىٰ حِينٖ ٤٤

Illâ rahmatam minnâ vamatâ'an ilâ hîn

Ancak bizim tarafımızdan bir rahmet ve belli bir zamana kadar dünyadan faydalandırmamız müstesnadır.

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱتَّقُواْ مَا بَيۡنَ أَيۡدِيكُمۡ وَمَا خَلۡفَكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تُرۡحَمُونَ ٤٥

Va izâ kîla lahumut-takû mâ bayna aydîkum vamâ halfakum la'allakum turhamûn

Onlara yapmakta olduğunuz ve yapıp arkada bıraktığınız işlerde Allah'tan korkun; umulur ki size merhamet olunur denildiğinde (aldırmazlar).

وَمَا تَأۡتِيهِم مِّنۡ ءَايَةٖ مِّنۡ ءَايَٰتِ رَبِّهِمۡ إِلَّا كَانُواْ عَنۡهَا مُعۡرِضِينَ ٤٦

Vamâ ta'tîhim min âyatim min âyâti rabbihim illâ kânû 'anhâ mu'ridîn

Onlara Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmeyedursun, ille de ondan yüz çevirmişlerdir.

وَإِذَا قِيلَ لَهُمۡ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ ٱللَّهُ قَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لِلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَنُطۡعِمُ مَن لَّوۡ يَشَآءُ ٱللَّهُ أَطۡعَمَهُۥٓ إِنۡ أَنتُمۡ إِلَّا فِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٖ ٤٧

Va izâ kîla lahum anfikû mimmâ razakakumullâhu kâlal-lazîna kafarû lillazîna âmanû anut'imu mal lav yaşâ'ullâhu at'amahû in antum illâ fî dalâlim mubîn

Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarfediniz, denildiğinde, kâfirler müminlere dediler ki: Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz.

وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا ٱلۡوَعۡدُ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ٤٨

Vayakûlûna matâ hâzal-va'du in kuntum sâdikîn

Onlar: Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecektir? derler.

مَا يَنظُرُونَ إِلَّا صَيۡحَةٗ وَٰحِدَةٗ تَأۡخُذُهُمۡ وَهُمۡ يَخِصِّمُونَ ٤٩

Mâ yanzurûna illâ sayhatan vâhidatan ta'huzuhum vahum yahissimûn

Onlar, birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar.

فَلَا يَسۡتَطِيعُونَ تَوۡصِيَةٗ وَلَآ إِلَىٰٓ أَهۡلِهِمۡ يَرۡجِعُونَ ٥٠

Falâ yastatî'ûna tavsiyatan valâ ilâ ahlihim yarci'ûn

İşte o anda onlar ne bir vasiyyette bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler.

وَنُفِخَ فِي ٱلصُّورِ فَإِذَا هُم مِّنَ ٱلۡأَجۡدَاثِ إِلَىٰ رَبِّهِمۡ يَنسِلُونَ ٥١

Vanufiha fis-sûri fa izâ hum minal-acdâsi ilâ rabbihim yansilûn

Nihayet Sûra üfürülecek. Birde bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.

قَالُواْ يَٰوَيۡلَنَا مَنۢ بَعَثَنَا مِن مَّرۡقَدِنَاۜۗ هَٰذَا مَا وَعَدَ ٱلرَّحۡمَٰنُ وَصَدَقَ ٱلۡمُرۡسَلُونَ ٥٢

Kâlû yâvaylanâ mam ba'asanâ mim markadinâ hâzâ mâ va'adar-rahmânu vasadakal-mursalûn

(İşte o zaman:) Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahmân’ın vâdettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler! derler.

إِن كَانَتۡ إِلَّا صَيۡحَةٗ وَٰحِدَةٗ فَإِذَا هُمۡ جَمِيعٞ لَّدَيۡنَا مُحۡضَرُونَ ٥٣

In kânat illâ sayhatan vâhidatan fa izâ hum camî'ul ladaynâ muhdarûn

Olan müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.

فَٱلۡيَوۡمَ لَا تُظۡلَمُ نَفۡسٞ شَيۡـٔٗا وَلَا تُجۡزَوۡنَ إِلَّا مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ٥٤

Fal-yavma lâ tuzlamu nafsun şay'an valâ tuczavna illâ mâ kuntum ta'malûn

O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız. 

إِنَّ أَصۡحَٰبَ ٱلۡجَنَّةِ ٱلۡيَوۡمَ فِي شُغُلٖ فَٰكِهُونَ ٥٥

Inna ashâbal-cannatil-yavma fî şuğulin fâkihûn

O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içinde safa sürerler.

هُمۡ وَأَزۡوَٰجُهُمۡ فِي ظِلَٰلٍ عَلَى ٱلۡأَرَآئِكِ مُتَّكِـُٔونَ ٥٦

Hum va azvâcuhum fî zilâlin 'alal-arâ'iki muttaki'ûn

Onlar ve eşleri gölgeler altında tahtlara kurulurlar.

لَهُمۡ فِيهَا فَٰكِهَةٞ وَلَهُم مَّا يَدَّعُونَ ٥٧

Lahum fîhâ fâkihatun valahum mâ yadda'ûn

Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün arzuları yerine getirilir.

سَلَٰمٞ قَوۡلٗا مِّن رَّبّٖ رَّحِيمٖ ٥٨

Salâmun kavlam mir rabbir rahîm

Onlara merhametli Rabb'in söylediği selam vardır.

وَٱمۡتَٰزُواْ ٱلۡيَوۡمَ أَيُّهَا ٱلۡمُجۡرِمُونَ ٥٩

Vamtâzul-yavma ayyuhal-mucrimûn

«Ayrılın bir tarafa bugün, ey günahkârlar!»

۞ أَلَمۡ أَعۡهَدۡ إِلَيۡكُمۡ يَٰبَنِيٓ ءَادَمَ أَن لَّا تَعۡبُدُواْ ٱلشَّيۡطَٰنَۖ إِنَّهُۥ لَكُمۡ عَدُوّٞ مُّبِينٞ ٦٠

Alam a'had ilaykum yâbanî âdama al lâ ta'buduş-şaytâna innahû lakum 'aduvvum mubîn

«Ey Âdem oğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır» demedim mi?

وَأَنِ ٱعۡبُدُونِيۚ هَٰذَا صِرَٰطٞ مُّسۡتَقِيمٞ ٦١

Va ani'budûnî hâzâ sirâtum mustakîm

«Ve bana kulluk ediniz, doğru yol budur» demedim mi?

وَلَقَدۡ أَضَلَّ مِنكُمۡ جِبِلّٗا كَثِيرًاۖ أَفَلَمۡ تَكُونُواْ تَعۡقِلُونَ ٦٢

Valakad adalla minkum cibillan kasîran afalam takûnû ta'kilûn

Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?

هَٰذِهِۦ جَهَنَّمُ ٱلَّتِي كُنتُمۡ تُوعَدُونَ ٦٣

Hâzihî cahannamul-latî kuntum tû'adûn

İşte, bu size vâdedilen cehennemdir.

ٱصۡلَوۡهَا ٱلۡيَوۡمَ بِمَا كُنتُمۡ تَكۡفُرُونَ ٦٤

Islavhal-yavma bimâ kuntum takfurûn

İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin!

ٱلۡيَوۡمَ نَخۡتِمُ عَلَىٰٓ أَفۡوَٰهِهِمۡ وَتُكَلِّمُنَآ أَيۡدِيهِمۡ وَتَشۡهَدُ أَرۡجُلُهُم بِمَا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ ٦٥

Al-yavma nahtimu 'alâ afvâhihim vatukallimunâ aydîhim vataşhadu arculuhum bimâ kânû yaksibûn

O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.

وَلَوۡ نَشَآءُ لَطَمَسۡنَا عَلَىٰٓ أَعۡيُنِهِمۡ فَٱسۡتَبَقُواْ ٱلصِّرَٰطَ فَأَنَّىٰ يُبۡصِرُونَ ٦٦

Valav naşâ'u latamasnâ 'alâ a'yunihim fastabakus-sirâta fa annâ yubsirûn

Dilesek onların gözlerini büsbütün kör ederdik. O zaman doğru yolu bulmaya koşuşurlar, ama nasıl göreceklerdi?

وَلَوۡ نَشَآءُ لَمَسَخۡنَٰهُمۡ عَلَىٰ مَكَانَتِهِمۡ فَمَا ٱسۡتَطَٰعُواْ مُضِيّٗا وَلَا يَرۡجِعُونَ ٦٧

Valav naşâ'u lamasahnâhum 'alâ makânatihim famastatâ'û mudiyyan valâ yarci'ûn

Eğer dilesek oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik de ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi ne de geri gelmeye!

وَمَن نُّعَمِّرۡهُ نُنَكِّسۡهُ فِي ٱلۡخَلۡقِۚ أَفَلَا يَعۡقِلُونَ ٦٨

Vaman nu'ammirhu nunakkishu fil-halki afalâ ya'kilûn

Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç düşünmüyorlar mı?

وَمَا عَلَّمۡنَٰهُ ٱلشِّعۡرَ وَمَا يَنۢبَغِي لَهُۥٓۚ إِنۡ هُوَ إِلَّا ذِكۡرٞ وَقُرۡءَانٞ مُّبِينٞ ٦٩

Vamâ 'allamnâhuş-şi'ra vamâ yambağî lahû in huva illâ zikrun vakur'ânum mubîn

Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.

لِّيُنذِرَ مَن كَانَ حَيّٗا وَيَحِقَّ ٱلۡقَوۡلُ عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ ٧٠

Lliyunzira man kâna hayyan vayahikkal-kavlu 'alal-kâfirîn

Diri olanları uyarsın ve kâfirler cezayı hak etsinler diye. 

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّا خَلَقۡنَا لَهُم مِّمَّا عَمِلَتۡ أَيۡدِينَآ أَنۡعَٰمٗا فَهُمۡ لَهَا مَٰلِكُونَ ٧١

Avalam yarav annâ halaknâ lahum mimmâ 'amilat aydînâ an'âman fahum lahâ mâlikûn

Görmüyorlar mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır.

وَذَلَّلۡنَٰهَا لَهُمۡ فَمِنۡهَا رَكُوبُهُمۡ وَمِنۡهَا يَأۡكُلُونَ ٧٢

Vazallalnâhâ lahum faminhâ rakûbuhum vaminhâ ya'kulûn

Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını besin olarak yerler.

وَلَهُمۡ فِيهَا مَنَٰفِعُ وَمَشَارِبُۚ أَفَلَا يَشۡكُرُونَ ٧٣

Valahum fîhâ manâfi'u vamaşâribu afalâ yaşkurûn

Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar ve içilecek sütler vardır. Hâla şükretmezler mi?

وَٱتَّخَذُواْ مِن دُونِ ٱللَّهِ ءَالِهَةٗ لَّعَلَّهُمۡ يُنصَرُونَ ٧٤

Vattahazû min dûnillâhi âlihatal la'allahum yunsarûn

Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah’tan başka ilâhlar edindiler.

لَا يَسۡتَطِيعُونَ نَصۡرَهُمۡ وَهُمۡ لَهُمۡ جُندٞ مُّحۡضَرُونَ ٧٥

Lâ yastatî'ûna nasrahum vahum lahum cundum muhdarûn

Halbuki ilâhların onlara yardım etmeye güçleri yetmez. Aksine kendileri bunlar için yardıma hazır askerlerdir.

فَلَا يَحۡزُنكَ قَوۡلُهُمۡۘ إِنَّا نَعۡلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعۡلِنُونَ ٧٦

Falâ yahzunka kavluhum innâ na'lamu mâ yusirrûna vamâ yu'linûn

(Rasûlüm!) O halde onların sözleri sakın seni üzmesin. Kuşkusuz biz, onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.

أَوَلَمۡ يَرَ ٱلۡإِنسَٰنُ أَنَّا خَلَقۡنَٰهُ مِن نُّطۡفَةٖ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٞ مُّبِينٞ ٧٧

Avalam yaral-insânu annâ halaknâhu min nutfatin fa izâ huva hasîmum mubîn

İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.

وَضَرَبَ لَنَا مَثَلٗا وَنَسِيَ خَلۡقَهُۥۖ قَالَ مَن يُحۡيِ ٱلۡعِظَٰمَ وَهِيَ رَمِيمٞ ٧٨

Vadaraba lanâ masalan vanasiya halkahû kâla man yuhyil-'izâma vahiya ramîm

Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor.

قُلۡ يُحۡيِيهَا ٱلَّذِيٓ أَنشَأَهَآ أَوَّلَ مَرَّةٖۖ وَهُوَ بِكُلِّ خَلۡقٍ عَلِيمٌ ٧٩

Kul yuhyîhal-lazî anşa'ahâ avvala marratin vahuva bikulli halkin 'alîm

De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.

ٱلَّذِي جَعَلَ لَكُم مِّنَ ٱلشَّجَرِ ٱلۡأَخۡضَرِ نَارٗا فَإِذَآ أَنتُم مِّنۡهُ تُوقِدُونَ ٨٠

Allazî ca'ala lakum minaş-şacaril-ahdari nâran fa izâ antum minhu tûkidûn

Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz.

أَوَلَيۡسَ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ بِقَٰدِرٍ عَلَىٰٓ أَن يَخۡلُقَ مِثۡلَهُمۚ بَلَىٰ وَهُوَ ٱلۡخَلَّٰقُ ٱلۡعَلِيمُ ٨١

Avalaysal-lazî halakas-samâvâti val-arda bikâdirin 'alâ an yahluka mislahum balâ vahuval-hallâkul-'alîm

Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır.

إِنَّمَآ أَمۡرُهُۥٓ إِذَآ أَرَادَ شَيۡـًٔا أَن يَقُولَ لَهُۥ كُن فَيَكُونُ ٨٢

Innamâ amruhû izâ arâda şay'an an yakûla lahû kun fayakûn

Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı « OL » demekten ibarettir. Hemen oluverir.

فَسُبۡحَٰنَ ٱلَّذِي بِيَدِهِۦ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيۡءٖ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ ٨٣

Fasubhânal-lazî biyadihî malakûtu kulli şay'in va ilayhi turca'ûn

Her şeyin mülkü elinde olan Allah, her türlü noksan sıfattan münezzehtir. Sonunda O'na döndürüleceksiniz.

Saffat Suresi

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

وَٱلصَّٰٓفَّٰتِ صَفّٗا ١

Vas-sâffâti saffâ

Saf saf dizilmişlere,

فَٱلزَّٰجِرَٰتِ زَجۡرٗا ٢

Faz-zâcirâti zacrâ

toplayıp sürenlere,

فَٱلتَّٰلِيَٰتِ ذِكۡرًا ٣

Fat-tâliyâti zikrâ

zikir okuyanlara yemin ederim ki,

إِنَّ إِلَٰهَكُمۡ لَوَٰحِدٞ ٤

Inna ilâhakum lavâhid

ilâhınız birdir.

رَّبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَا وَرَبُّ ٱلۡمَشَٰرِقِ ٥

Rrabbus-samâvâti val-ardi vamâ baynahumâ varabbul-maşârik

O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, hem de doğuların Rabbidir.

إِنَّا زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنۡيَا بِزِينَةٍ ٱلۡكَوَاكِبِ ٦

Innâ zayyannas-samâ'ad-dunyâ bizînatinil-kavâkib

Biz yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik.

وَحِفۡظٗا مِّن كُلِّ شَيۡطَٰنٖ مَّارِدٖ ٧

Vahifzam min kulli şaytânim mârid

(Gökyüzünü) itaat dışına çıkan her şeytandan korumak için.

لَّا يَسَّمَّعُونَ إِلَى ٱلۡمَلَإِ ٱلۡأَعۡلَىٰ وَيُقۡذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٖ ٨

Llâ yassamma'ûna ilal-mala'il-a'lâ vayukzafûna min kulli cânib

Onlar, artık mele-i a 'lâ'ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar.

دُحُورٗاۖ وَلَهُمۡ عَذَابٞ وَاصِبٌ ٩

Duhûran valahum 'azâbun vâsib

Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır.

إِلَّا مَنۡ خَطِفَ ٱلۡخَطۡفَةَ فَأَتۡبَعَهُۥ شِهَابٞ ثَاقِبٞ ١٠

Illâ man hatifal-hatfata fa atba'ahû şihâbun sâkib

Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da delip geçen bir parlak ışık takip eder.

فَٱسۡتَفۡتِهِمۡ أَهُمۡ أَشَدُّ خَلۡقًا أَم مَّنۡ خَلَقۡنَآۚ إِنَّا خَلَقۡنَٰهُم مِّن طِينٖ لَّازِبِۭ ١١

Fastaftihim ahum aşaddu halkan am man halaknâ innâ halaknâhum min tînil lâzib

Şimdi sor onlara! Yaratma bakımından onlar mı daha zor, yoksa bizim yarattığımız (insanlar) mı? Şüphesiz biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.

بَلۡ عَجِبۡتَ وَيَسۡخَرُونَ ١٢

Bal 'acibta vayasharûn

Hayır, sen şaşıyorsun. Halbuki onlar alay ediyorlar.

وَإِذَا ذُكِّرُواْ لَا يَذۡكُرُونَ ١٣

Va izâ zukkirû lâ yazkurûn

Kendilerine öğüt verildiği vakit öğüt almazlar.

وَإِذَا رَأَوۡاْ ءَايَةٗ يَسۡتَسۡخِرُونَ ١٤

Va izâ ra'av âyatan yastashirûn

Bir mucize görseler alay ederler.

وَقَالُوٓاْ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرٞ مُّبِينٌ ١٥

Vakâlû in hâzâ illâ sihrum mubîn

Bu ancak açık bir büyüdür, derler.

أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابٗا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ ١٦

A'izâ mitnâ vakunnâ turâban va'izâman a'innâ lamab'ûsûn

Gerçekten biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı , diriltileceğiz ?

أَوَءَابَآؤُنَا ٱلۡأَوَّلُونَ ١٧

Ava'âbâ'unal-avvalûn

«İlk atalarımız da mı (diriltilecek)?»

قُلۡ نَعَمۡ وَأَنتُمۡ دَٰخِرُونَ ١٨

Kul na'am va antum dâhirûn

De ki: Evet, hem de hor ve hakir olarak (diriltileceksiniz).

فَإِنَّمَا هِيَ زَجۡرَةٞ وَٰحِدَةٞ فَإِذَا هُمۡ يَنظُرُونَ ١٩

Fa innamâ hiya zacratun vâhidatun fa izâ hum yanzurûn

O (diriltme) korkunç bir sesten ibaret olacak, o anda hemen onların gözleri açılıp etrafa bakacaklar.

وَقَالُواْ يَٰوَيۡلَنَا هَٰذَا يَوۡمُ ٱلدِّينِ ٢٠

Vakâlû yâvaylanâ hâzâ yavmud-dîn

(Durumu gören kâfirler:) Eyvah bize! Bu ceza günüdür, derler.

هَٰذَا يَوۡمُ ٱلۡفَصۡلِ ٱلَّذِي كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ ٢١

Hâzâ yavmul-faslil-lazî kuntum bihî tukazzibûn

İşte bu, yalanlamış olduğunuz hüküm günüdür.

۞ ٱحۡشُرُواْ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ وَأَزۡوَٰجَهُمۡ وَمَا كَانُواْ يَعۡبُدُونَ ٢٢

Uhşurul-lazîna zalamû va azvâcahum vamâ kânû ya'budûn

(Allah, meleklerine emreder:) Zalimleri, onların aynı yoldaki arkadaşlarını toplayın.

مِن دُونِ ٱللَّهِ فَٱهۡدُوهُمۡ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلۡجَحِيمِ ٢٣

Min dûnillâhi fahdûhum ilâ sirâtil-cahîm

Ve Allah'tan başka tapmış oldukları putlarını onlara cehennemin yolunu gösterin.

وَقِفُوهُمۡۖ إِنَّهُم مَّسۡـُٔولُونَ ٢٤

Vakifûhum innahum mas'ûlûn

Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekilecekler! 

مَا لَكُمۡ لَا تَنَاصَرُونَ ٢٥

Mâ lakum lâ tanâsarûn

Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz?

بَلۡ هُمُ ٱلۡيَوۡمَ مُسۡتَسۡلِمُونَ ٢٦

Bal humul-yavma mustaslimûn

Evet, onlar o gün zilletle boyun eğeceklerdir.

وَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٖ يَتَسَآءَلُونَ ٢٧

Va akbala ba'duhum 'alâ ba'din yatasâ'alûn

(İşte bu duruma düştükleri vakit) onlardan bir kısmı, diğerlerine yönelir, birbirlerini sorumlu tutmaya çalışırlar.

قَالُوٓاْ إِنَّكُمۡ كُنتُمۡ تَأۡتُونَنَا عَنِ ٱلۡيَمِينِ ٢٨

Kâlû innakum kuntum ta'tûnanâ 'anil-yamîn

(Uyanlar, uydukları adamlara:) Siz bize sağdan (hayır yönünden) gelirdiniz (de bizi ondan alıkordunuz.)

قَالُواْ بَل لَّمۡ تَكُونُواْ مُؤۡمِنِينَ ٢٩

Kâlû bal lam takûnû mu'minîn

(Ötekiler de:) «Bilâkis, derler, siz inanan kimseler değildiniz.

وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيۡكُم مِّن سُلۡطَٰنِۭۖ بَلۡ كُنتُمۡ قَوۡمٗا طَٰغِينَ ٣٠

Vamâ kâna lanâ 'alaykum min sultâni bal kuntum kavman tâğîn

Bizim sizi zorlayacak bir gücümüz yok. Fakat siz kendiniz azgın bir toplum idiniz.»

فَحَقَّ عَلَيۡنَا قَوۡلُ رَبِّنَآۖ إِنَّا لَذَآئِقُونَ ٣١

Fahakka 'alaynâ kavlu rabbinâ innâ lazâ'ikûn

«Onun için Rabbimizin hükmü bize hak oldu. Biz (hak ettiğimiz cezayı) mutlaka tadacağız.»

فَأَغۡوَيۡنَٰكُمۡ إِنَّا كُنَّا غَٰوِينَ ٣٢

Fa ağvaynâkum innâ kunnâ ğâvîn

«Biz sizi azdırdık. Çünkü kendimiz de azmıştık.»

فَإِنَّهُمۡ يَوۡمَئِذٖ فِي ٱلۡعَذَابِ مُشۡتَرِكُونَ ٣٣

Fa innahum yavma'izin fil-'azâbi muştarikûn

Şüphesiz o gün onlar, azapta ortaktırlar.

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَفۡعَلُ بِٱلۡمُجۡرِمِينَ ٣٤

Innâ kazâlika naf'alu bil-mucrimîn

İşte biz, suçlulara böyle yaparız.

إِنَّهُمۡ كَانُوٓاْ إِذَا قِيلَ لَهُمۡ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا ٱللَّهُ يَسۡتَكۡبِرُونَ ٣٥

Innahum kânû izâ kîla lahum lâ ilâha illallâhu yastakbirûn

Çünkü onlara: Allah’tan başka hakkıyla ibadete layık bir ilah yoktur, denildiği zaman kibirle direnirlerdi.

وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوٓاْ ءَالِهَتِنَا لِشَاعِرٖ مَّجۡنُونِۭ ٣٦

Vayakûlûna a'innâ latârikû âlihatinâ lişâ'irim macnûn

«Mecnun bir şair için biz ilahlarımızı bırakacak mıyız?» derlerdi.

بَلۡ جَآءَ بِٱلۡحَقِّ وَصَدَّقَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ٣٧

Bal câ'a bil-hakki vasaddakal-mursalîn

Hayır! O, gerçeği getirdi ve peygamberleri de doğruladı.

إِنَّكُمۡ لَذَآئِقُواْ ٱلۡعَذَابِ ٱلۡأَلِيمِ ٣٨

Innakum lazâ'ikul-'azâbil-alîm

Kuşkusuz siz acı azabı tadacaksınız.

وَمَا تُجۡزَوۡنَ إِلَّا مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ٣٩

Vamâ tuczavna illâ mâ kuntum ta'malûn

Çekeceğiniz ceza yapmakta olduğunuzdan başka bir şeyin cezası değildir.

إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ٤٠

Illâ 'ibâdallâhil-muhlasîn

Ancak amellerinde ihlâs sahibi olan Allah'ın (O'nu birleyen) kulları bunun dışındadır.

أُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ رِزۡقٞ مَّعۡلُومٞ ٤١

Ulâ'ika lahum rizkum ma'lûm

Bunlar için bilinen bir rızık,

فَوَٰكِهُ وَهُم مُّكۡرَمُونَ ٤٢

Favâkihu vahum mukramûn

türlü meyveler vardır. Kendilerine ikram edilir.

فِي جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ٤٣

Fî cannâtin-na'îm

Naîm cennetlerinde,

عَلَىٰ سُرُرٖ مُّتَقَٰبِلِينَ ٤٤

'Alâ sururim mutakâbilîn

karşılıklı koltuklar üzerine kurulmuş oldukları halde,

يُطَافُ عَلَيۡهِم بِكَأۡسٖ مِّن مَّعِينِۭ ٤٥

Yutâfu 'alayhim bika'sim mim ma'în

onlara pınardan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır.

بَيۡضَآءَ لَذَّةٖ لِّلشَّٰرِبِينَ ٤٦

Baydâ'a lazzatil liş-şâribîn

Berraktır, içenlere lezzet verir.

لَا فِيهَا غَوۡلٞ وَلَا هُمۡ عَنۡهَا يُنزَفُونَ ٤٧

Lâ fîhâ ğavlun valâ hum 'anhâ yunzafûn

O içkide ne sersemletme vardır ne de onunla sarhoş olurlar.

وَعِندَهُمۡ قَٰصِرَٰتُ ٱلطَّرۡفِ عِينٞ ٤٨

Va'indahum kâsirâtut-tarfi 'în

Yanlarında güzel bakışlarını yalnız onlara tahsis etmiş, iri gözlü eşler vardır.

كَأَنَّهُنَّ بَيۡضٞ مَّكۡنُونٞ ٤٩

Ka annahunna baydum maknûn

Onlar, gün yüzü görmemiş yumurta gibi bembeyazdır.

فَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٖ يَتَسَآءَلُونَ ٥٠

Fa akbala ba'duhum 'alâ ba'din yatasâ'alûn

İşte o zaman, birbirlerine dönerek (dünyadaki hallerini) soracaklar.

قَالَ قَآئِلٞ مِّنۡهُمۡ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٞ ٥١

Kâla kâ'ilum minhum innî kâna lî karîn

İçlerinden biri: «Benim, bir arkadaşım vardı» der.

يَقُولُ أَءِنَّكَ لَمِنَ ٱلۡمُصَدِّقِينَ ٥٢

Yakûlu a'innaka laminal-musaddikîn

Derdi ki: Sen de (dirilmeye) inananlardan mısın?

أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابٗا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَدِينُونَ ٥٣

A'izâ mitnâ vakunnâ turâban va'izâman a'innâ lamadînûn

Biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldiğimiz zaman (diriltilip) cezalanacak mıyız?

قَالَ هَلۡ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ ٥٤

Kâla hal antum muttali'ûn

(O zât, dünyâda geçmiş olan hâdiseyi bu şekilde anlattıktan sonra Allah Teâlâ orada bulunanlara:) Siz işin gerçeğine vâkıf mısınız? dedi.

فَٱطَّلَعَ فَرَءَاهُ فِي سَوَآءِ ٱلۡجَحِيمِ ٥٥

Fattala'a fara'âhu fî savâ'il-cahîm

İşte o zaman konuşan baktı, arkadaşını cehennemin ortasında gördü.

قَالَ تَٱللَّهِ إِن كِدتَّ لَتُرۡدِينِ ٥٦

Kâla tallâhi in kitta laturdîn

«Yemin ederim ki, sen az daha beni de helâk edecektin.

وَلَوۡلَا نِعۡمَةُ رَبِّي لَكُنتُ مِنَ ٱلۡمُحۡضَرِينَ ٥٧

Valavlâ ni'matu rabbî lakuntu minal-muhdarîn

Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (cehenneme) getirilenlerden olurdum» dedi.

أَفَمَا نَحۡنُ بِمَيِّتِينَ ٥٨

Afamâ nahnu bimayyitîn

Bir daha biz ölmeyecek değil miyiz?

إِلَّا مَوۡتَتَنَا ٱلۡأُولَىٰ وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ ٥٩

Illâ mavtatanal-ûlâ vamâ nahnu bimu'azzabîn

Birinci ölümümüz hariç ve bir daha azap görmeyecek değil miyiz?

إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡعَظِيمُ ٦٠

Inna hâzâ lahuval-favzul-'azîm

Şüphesiz bu, büyük kurtuluştur.

لِمِثۡلِ هَٰذَا فَلۡيَعۡمَلِ ٱلۡعَٰمِلُونَ ٦١

Limisli hâzâ falya'malil-'âmilûn

Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsın.

أَذَٰلِكَ خَيۡرٞ نُّزُلًا أَمۡ شَجَرَةُ ٱلزَّقُّومِ ٦٢

Azâlika hayrun nuzulan am şacaratuz-zakkûm

Şimdi, ziyafet olarak, cennet ehli için anılan bu nimetler mi daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?

إِنَّا جَعَلۡنَٰهَا فِتۡنَةٗ لِّلظَّٰلِمِينَ ٦٣

Innâ ca'alnâhâ fitnatal liz-zâlimîn

Biz onu (zakkumu) zalimler için bir fitne (imtihan) kıldık.

إِنَّهَا شَجَرَةٞ تَخۡرُجُ فِيٓ أَصۡلِ ٱلۡجَحِيمِ ٦٤

Innahâ şacaratun tahrucu fî aslil-cahîm

Zira o, cehennemin dibinde bitip yetişen bir ağaçtır.

طَلۡعُهَا كَأَنَّهُۥ رُءُوسُ ٱلشَّيَٰطِينِ ٦٥

Tal'uhâ ka annahû ru'ûsuş-şayâtîn

Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir.

فَإِنَّهُمۡ لَأٓكِلُونَ مِنۡهَا فَمَالِـُٔونَ مِنۡهَا ٱلۡبُطُونَ ٦٦

Fa innahum la'âkilûna minhâ famâli'ûna minhal-butûn

(Cehennemdekiler) ondan yerler ve karınlarını ondan doldururlar.

ثُمَّ إِنَّ لَهُمۡ عَلَيۡهَا لَشَوۡبٗا مِّنۡ حَمِيمٖ ٦٧

Summa inna lahum 'alayhâ laşavbam min hamîm

Sonra zakkum yemeğinin üzerine onlar için, kaynar su karıştırılmış bir içki vardır.

ثُمَّ إِنَّ مَرۡجِعَهُمۡ لَإِلَى ٱلۡجَحِيمِ ٦٨

Summa inna marci'ahum la ilal-cahîm

Sonra kesinlikle onların dönüşü, çılgın ateşe olacaktır.

إِنَّهُمۡ أَلۡفَوۡاْ ءَابَآءَهُمۡ ضَآلِّينَ ٦٩

Innahum alfav âbâ'ahum dâllîn

Kuşkusuz onlar atalarını sapıklık üzere buldular da

فَهُمۡ عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِمۡ يُهۡرَعُونَ ٧٠

Fahum 'alâ âsârihim yuhra'ûn

peşlerinden koşup gittiler.

وَلَقَدۡ ضَلَّ قَبۡلَهُمۡ أَكۡثَرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ٧١

Valakad dalla kablahum aksarul-avvalîn

Andolsun ki, onlardan önce eski milletlerin çoğu sapıklığa düştü.

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ ٧٢

Valakad arsalnâ fîhim munzirîn

Kuşkusuz, biz onlara uyarıcılar göndermiştik.

فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُنذَرِينَ ٧٣

Fanzur kayfa kâna 'âkibatul-munzarîn

Uyarılanların âkıbetinin ne olduğuna bir bak!

إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ٧٤

Illâ 'ibâdallâhil-muhlasîn

Allah'ın ihlâslı kulları müstesna.

وَلَقَدۡ نَادَىٰنَا نُوحٞ فَلَنِعۡمَ ٱلۡمُجِيبُونَ ٧٥

Valakad nâdânâ nûhun falani'mal-mucîbûn

Andolsun, Nuh bize yalvarıp yakardı. Biz de duayı ne güzel kabul ederiz!

وَنَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥ مِنَ ٱلۡكَرۡبِ ٱلۡعَظِيمِ ٧٦

Vanaccaynâhu va ahlahû minal-karbil-'azîm

Kendisini ve ailesini büyük felâketten kurtardık. 

وَجَعَلۡنَا ذُرِّيَّتَهُۥ هُمُ ٱلۡبَاقِينَ ٧٧

Vaca'alnâ zurriyyatahû humul-bâkîn

Biz yalnız Nuh'un soyunu kalıcı kıldık.

وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ٧٨

Vataraknâ 'alayhi fil-âhirîn

Sonradan gelenler içinde ona iyi bir nam bıraktık

سَلَٰمٌ عَلَىٰ نُوحٖ فِي ٱلۡعَٰلَمِينَ ٧٩

Salâmun 'alâ nûhin fil-'âlamîn

Bütün âlemlerden Nuh’a selam olsun!

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ٨٠

Innâ kazâlika naczil-muhsinîn

İşte biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.

إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٨١

Innahû min 'ibâdinal-mu'minîn

Zira o, bizim mümin kullarımızdan idi.

ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ٨٢

Summa ağraknal-âharîn

Nihayet ötekileri (inanmayanları) suda boğduk.

۞ وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِۦ لَإِبۡرَٰهِيمَ ٨٣

Va inna min şî'atihî la ibrâhîm

Şüphesiz İbrahim de onun (Nuh'un) milletinden idi.

إِذۡ جَآءَ رَبَّهُۥ بِقَلۡبٖ سَلِيمٍ ٨٤

Iz câ'a rabbahû bikalbin salîm

Çünkü Rabbine kalbi selîm ile geldi.

إِذۡ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦ مَاذَا تَعۡبُدُونَ ٨٥

Iz kâla li abîhi vakavmihî mâzâ ta'budûn

Hani o, babasına ve kavmine: Siz kime kulluk ediyorsunuz? demişti.

أَئِفۡكًا ءَالِهَةٗ دُونَ ٱللَّهِ تُرِيدُونَ ٨٦

A'ifkan âlihatan dûnallâhi turîdûn

«Allah'tan başka birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?»

فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٨٧

Famâ zannukum birabbil-'âlamîn

«O halde âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?»

فَنَظَرَ نَظۡرَةٗ فِي ٱلنُّجُومِ ٨٨

Fanazara nazratan fin-nucûm

Bunun üzerine İbrahim yıldızlara şöyle bir baktı.

فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٞ ٨٩

Fakâla innî sakîm

Ben hastayım, dedi.

فَتَوَلَّوۡاْ عَنۡهُ مُدۡبِرِينَ ٩٠

Fatavallav 'anhu mudbirîn

Ona arkalarını dönüp gittiler.

فَرَاغَ إِلَىٰٓ ءَالِهَتِهِمۡ فَقَالَ أَلَا تَأۡكُلُونَ ٩١

Farâğa ilâ âlihatihim fakâla alâ ta'kulûn

Yavaşça putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş yemekleri görünce:) Yemiyor musunuz? dedi.

مَا لَكُمۡ لَا تَنطِقُونَ ٩٢

Mâ lakum lâ tantikûn

Neden konuşmuyorsunuz? dedi.

فَرَاغَ عَلَيۡهِمۡ ضَرۡبَۢا بِٱلۡيَمِينِ ٩٣

Farâğa 'alayhim darbâ bil-yamîn

Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi.)

فَأَقۡبَلُوٓاْ إِلَيۡهِ يَزِفُّونَ ٩٤

Fa akbalû ilayhi yaziffûn

(Putperestler) koşarak İbrahim'e geldiler.

قَالَ أَتَعۡبُدُونَ مَا تَنۡحِتُونَ ٩٥

Kâla ata'budûna mâ tanhitûn

İbrahim: Yonttuğunuz şeylere mi ibadet edersiniz!

وَٱللَّهُ خَلَقَكُمۡ وَمَا تَعۡمَلُونَ ٩٦

Vallâhu halakakum vamâ ta'malûn

Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı, dedi.

قَالُواْ ٱبۡنُواْ لَهُۥ بُنۡيَٰنٗا فَأَلۡقُوهُ فِي ٱلۡجَحِيمِ ٩٧

Kâlubnû lahû bunyânan fa alkûhu fil-cahîm

Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın! dediler.

فَأَرَادُواْ بِهِۦ كَيۡدٗا فَجَعَلۡنَٰهُمُ ٱلۡأَسۡفَلِينَ ٩٨

Fa arâdû bihî kaydan faca'alnâhumul-asfalîn

Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.

وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَىٰ رَبِّي سَيَهۡدِينِ ٩٩

Vakâla innî zâhibun ilâ rabbî sayahdîn

(Oradan kurtulan İbrahim:) Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek.

رَبِّ هَبۡ لِي مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ١٠٠

Rabbi hab lî minas-sâlihîn

Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver, dedi.

فَبَشَّرۡنَٰهُ بِغُلَٰمٍ حَلِيمٖ ١٠١

Fabaşşarnâhu biğulâmin halîm

İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik.

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ ٱلسَّعۡيَ قَالَ يَٰبُنَيَّ إِنِّيٓ أَرَىٰ فِي ٱلۡمَنَامِ أَنِّيٓ أَذۡبَحُكَ فَٱنظُرۡ مَاذَا تَرَىٰۚ قَالَ يَٰٓأَبَتِ ٱفۡعَلۡ مَا تُؤۡمَرُۖ سَتَجِدُنِيٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلصَّٰبِرِينَ ١٠٢

Falammâ balağa ma'ahus-sa'ya kâla yâbunayya innî arâ fil-manâmi annî azbahuka fanzur mâzâ tarâ kâla yâ'abatif'al mâ tu'maru satacidunî in şâ'allâhu minas-sâbirîn

Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.

فَلَمَّآ أَسۡلَمَا وَتَلَّهُۥ لِلۡجَبِينِ ١٠٣

Falammâ aslamâ vatallahû lil-cabîn

Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca:

وَنَٰدَيۡنَٰهُ أَن يَٰٓإِبۡرَٰهِيمُ ١٠٤

Vanâdaynâhu an yâ'ibrâhîm

Ey İbrahim! diye seslendik.

قَدۡ صَدَّقۡتَ ٱلرُّءۡيَآۚ إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ١٠٥

Kad saddaktar-ru'yâ innâ kazâlika naczil-muhsinîn

Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.

إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلۡبَلَٰٓؤُاْ ٱلۡمُبِينُ ١٠٦

Inna hâzâ lahuval-balâ'ul-mubîn

Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır,

وَفَدَيۡنَٰهُ بِذِبۡحٍ عَظِيمٖ ١٠٧

Vafadaynâhu bizibhin 'azîm

Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik.

وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ١٠٨

Vataraknâ 'alayhi fil-âhirîn

Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık:

سَلَٰمٌ عَلَىٰٓ إِبۡرَٰهِيمَ ١٠٩

Salâmun 'alâ ibrâhîm

İbrahim'e selam! dedik.

كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ١١٠

Kazâlika naczil-muhsinîn

Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.

إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١١١

Innahû min 'ibâdinal-mu'minîn

Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.

وَبَشَّرۡنَٰهُ بِإِسۡحَٰقَ نَبِيّٗا مِّنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ١١٢

Vabaşşarnâhu bi ishâka nabiyyam minas-sâlihîn

Sâlihlerden bir peygamber olarak O'na (İbrahim’e) İshak'ı müjdeledik.

وَبَٰرَكۡنَا عَلَيۡهِ وَعَلَىٰٓ إِسۡحَٰقَۚ وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحۡسِنٞ وَظَالِمٞ لِّنَفۡسِهِۦ مُبِينٞ ١١٣

Vabâraknâ 'alayhi va'alâ ishâka vamin zurriyyatihimâ muhsinun vazâlimul linafsihî mubîn

Kendisini ve İshak’ı mübarek (kutlu ve bereketli) eyledik. Lâkin her ikisinin neslinden iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa kötülük edenler de olacak.

وَلَقَدۡ مَنَنَّا عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ١١٤

Valakad manannâ 'alâ mûsâ vahârûn

Andolsun biz Musa’ya da Harun'a da nimetler verdik.

وَنَجَّيۡنَٰهُمَا وَقَوۡمَهُمَا مِنَ ٱلۡكَرۡبِ ٱلۡعَظِيمِ ١١٥

Vanaccaynâhumâ vakavmahumâ minal-karbil-'azîm

Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

وَنَصَرۡنَٰهُمۡ فَكَانُواْ هُمُ ٱلۡغَٰلِبِينَ ١١٦

Vanasarnâhum fakânû humul-ğâlibîn

Kendilerine yardım ettik de galip gelen onlar oldu.

وَءَاتَيۡنَٰهُمَا ٱلۡكِتَٰبَ ٱلۡمُسۡتَبِينَ ١١٧

Va âtaynâhumal-kitâbal-mustabîn

Her ikisine de apaçık anlaşılan bir kitabı (Tevrat'ı) verdik.

وَهَدَيۡنَٰهُمَا ٱلصِّرَٰطَ ٱلۡمُسۡتَقِيمَ ١١٨

Vahadaynâhumas-sirâtal-mustakîm

Her ikisini de doğru yola ilettik.

وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِمَا فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ١١٩

Vataraknâ 'alayhimâ fil-âhirîn

Sonra gelenler içinde, diye (iyi bir nam) bıraktık.

سَلَٰمٌ عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ١٢٠

Salâmun 'alâ mûsâ vahârûn

Musa ve Harun’a selam olsun.

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ١٢١

Innâ kazâlika naczil-muhsinîn

Doğrusu biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız.

إِنَّهُمَا مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١٢٢

Innahumâ min 'ibâdinal-mu'minîn

Şüphesiz, ikisi de mümin kullarımızdandı.

وَإِنَّ إِلۡيَاسَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٢٣

Va inna ilyâsa laminal-mursalîn

İlyas da şüphe yok ki, peygamberlerdendi.

إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦٓ أَلَا تَتَّقُونَ ١٢٤

Iz kâla likavmihî alâ tattakûn

(İlyas) milletine: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

أَتَدۡعُونَ بَعۡلٗا وَتَذَرُونَ أَحۡسَنَ ٱلۡخَٰلِقِينَ ١٢٥

Atad'ûna ba'lan vatazarûna ahsanal-hâlikîn

Yaratanların en iyisi olan, Rabbi olan Allah'ı bırakıp da Ba'l'e mi taparsınız? demişti.

ٱللَّهَ رَبَّكُمۡ وَرَبَّ ءَابَآئِكُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٢٦

Allâha rabbakum varabba âbâ'ikumul-avvalîn

Sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da.

فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمۡ لَمُحۡضَرُونَ ١٢٧

Fakazzabûhu fa innahum lamuhdarûn

Bunun üzerine İlyas'ı yalanladılar. Onun için (cehenneme) götürüleceklerdir.

إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ١٢٨

Illâ 'ibâdallâhil-muhlasîn

Allah'ın ihlâslı kulları müstesna; onların hepsi

وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ١٢٩

Vataraknâ 'alayhi fil-âhirîn

sonra gelenler içinde, kendisine bir ün bıraktık,

سَلَٰمٌ عَلَىٰٓ إِلۡ يَاسِينَ ١٣٠

Salâmun 'alâ il yâsîn

«İlyas'a selâm!» dedik.

إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ١٣١

Innâ kazâlika naczil-muhsinîn

Şüphesiz biz, iyileri işte böyle mükâfatlandırırız.

إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١٣٢

Innahû min 'ibâdinal-mu'minîn

Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandı.

وَإِنَّ لُوطٗا لَّمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٣٣

Va inna lûtal laminal-mursalîn

Lût da elbette peygamberlerdendi.

إِذۡ نَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ ١٣٤

Iz naccaynâhu va ahlahû acma'în

Lût'u ve ailesinin hepsini kurtardık.

إِلَّا عَجُوزٗا فِي ٱلۡغَٰبِرِينَ ١٣٥

Illâ 'acûzan fil-ğâbirîn

Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında,

ثُمَّ دَمَّرۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ١٣٦

Summa dammarnal-âharîn

sonra diğerlerini yok ettik.

وَإِنَّكُمۡ لَتَمُرُّونَ عَلَيۡهِم مُّصۡبِحِينَ ١٣٧

Va innakum latamurrûna 'alayhim musbihîn

(Ey insanlar!) Elbette siz de sabah onlara uğruyorsunuz.

وَبِٱلَّيۡلِۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ١٣٨

Vabillayli afalâ ta'kilûn

Ve akşam, hâlâ akıllanmayacak mısınız?

وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٣٩

Va inna yûnusa laminal-mursalîn

Doğrusu Yunus da gönderilen peygamberlerdendi.

إِذۡ أَبَقَ إِلَى ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ ١٤٠

Iz abaka ilal-fulkil-maşhûn

Hani o, dolu bir gemiye binip kaçmıştı.

فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ ٱلۡمُدۡحَضِينَ ١٤١

Fasâhama fakâna minal-mudhadîn

Gemide olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de kaybedenlerden oldu.

فَٱلۡتَقَمَهُ ٱلۡحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٞ ١٤٢

Fal-takamahul-hûtu vahuva mulîm

Yunus kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu.

فَلَوۡلَآ أَنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلۡمُسَبِّحِينَ ١٤٣

Falavlâ annahû kâna minal-musabbihîn

Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı,

لَلَبِثَ فِي بَطۡنِهِۦٓ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ ١٤٤

Lalabisa fî batnihî ilâ yavmi yub'asûn

tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.

۞ فَنَبَذۡنَٰهُ بِٱلۡعَرَآءِ وَهُوَ سَقِيمٞ ١٤٥

Fanabaznâhu bil-'arâ'i vahuva sakîm

Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık.

وَأَنۢبَتۡنَا عَلَيۡهِ شَجَرَةٗ مِّن يَقۡطِينٖ ١٤٦

Va ambatnâ 'alayhi şacaratam min yaktîn

Ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik.

وَأَرۡسَلۡنَٰهُ إِلَىٰ مِاْئَةِ أَلۡفٍ أَوۡ يَزِيدُونَ ١٤٧

Va arsalnâhu ilâ mi'ati alfin av yazîdûn

Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.

فَـَٔامَنُواْ فَمَتَّعۡنَٰهُمۡ إِلَىٰ حِينٖ ١٤٨

Fa'âmanû famatta'nâhum ilâ hîn

Sonunda ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık.

فَٱسۡتَفۡتِهِمۡ أَلِرَبِّكَ ٱلۡبَنَاتُ وَلَهُمُ ٱلۡبَنُونَ ١٤٩

Fastaftihim alirabbikal-banâtu valahumul-banûn

Putperestlere sor; kızlar Rabbinin de, erkekler onların mı?

أَمۡ خَلَقۡنَا ٱلۡمَلَٰٓئِكَةَ إِنَٰثٗا وَهُمۡ شَٰهِدُونَ ١٥٠

Am halaknal-malâ'ikata inâsan vahum şâhidûn

Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık?

أَلَآ إِنَّهُم مِّنۡ إِفۡكِهِمۡ لَيَقُولُونَ ١٥١

Alâ innahum min ifkihim layakûlûn

Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar,

وَلَدَ ٱللَّهُ وَإِنَّهُمۡ لَكَٰذِبُونَ ١٥٢

Valadallâhu va innahum lakâzibûn

«Allah doğurdu» diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.

أَصۡطَفَى ٱلۡبَنَاتِ عَلَى ٱلۡبَنِينَ ١٥٣

Astafal-banâti 'alal-banîn

Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş! 

مَا لَكُمۡ كَيۡفَ تَحۡكُمُونَ ١٥٤

Mâ lakum kayfa tahkumûn

Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?

أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ١٥٥

Afalâ tazakkarûn

Hiç düşünmüyor musunuz?

أَمۡ لَكُمۡ سُلۡطَٰنٞ مُّبِينٞ ١٥٦

Am lakum sultânum mubîn

Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?

فَأۡتُواْ بِكِتَٰبِكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ١٥٧

Fa tû bikitâbikum in kuntum sâdikîn

Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin!

وَجَعَلُواْ بَيۡنَهُۥ وَبَيۡنَ ٱلۡجِنَّةِ نَسَبٗاۚ وَلَقَدۡ عَلِمَتِ ٱلۡجِنَّةُ إِنَّهُمۡ لَمُحۡضَرُونَ ١٥٨

Vaca'alû baynahû vabaynal-cinnati nasaban valakad 'alimatil-cinnatu innahum lamuhdarûn

Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler.

سُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ ١٥٩

Subhânallâhi 'ammâ yasifûn

Allah, onların isnat edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir.

إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ١٦٠

Illâ 'ibâdallâhil-muhlasîn

Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnadır (onlar azap görmeyeceklerdir).

فَإِنَّكُمۡ وَمَا تَعۡبُدُونَ ١٦١

Fa innakum vamâ ta'budûn

Sizler ve taptığınız şeyler!

مَآ أَنتُمۡ عَلَيۡهِ بِفَٰتِنِينَ ١٦٢

Mâ antum 'alayhi bifâtinîn

Hiçbiriniz, Allah'a karşı azdırıp saptıramazsınız.

إِلَّا مَنۡ هُوَ صَالِ ٱلۡجَحِيمِ ١٦٣

Illâ man huva sâlil-cahîm

Cehenneme girecek kimseden başkasını...

وَمَا مِنَّآ إِلَّا لَهُۥ مَقَامٞ مَّعۡلُومٞ ١٦٤

Vamâ minnâ illâ lahû makâmum ma'lûm

(Melekler şöyle derler:) Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır.

وَإِنَّا لَنَحۡنُ ٱلصَّآفُّونَ ١٦٥

Va innâ lanahnus-sâffûn

Şüphesiz biz, orada sıra sıra dururuz

وَإِنَّا لَنَحۡنُ ٱلۡمُسَبِّحُونَ ١٦٦

Va innâ lanahnul-musabbihûn

ve şüphesiz Allah'ı tesbih ederiz.

وَإِن كَانُواْ لَيَقُولُونَ ١٦٧

Va in kânû layakûlûn

Putperestler: diyorlardı.

لَوۡ أَنَّ عِندَنَا ذِكۡرٗا مِّنَ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٦٨

Lav anna 'indanâ zikram minal-avvalîn

Eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı,

لَكُنَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ١٦٩

Lakunnâ 'ibâdallâhil-muhlasîn

mutlaka Allah’ın ihlâslı kulları olurduk!

فَكَفَرُواْ بِهِۦۖ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ ١٧٠

Fakafarû bihî fasavfa ya'lamûn

İşte şimdi onu inkâr ettiler. Ama ileride bileceklerdir!

وَلَقَدۡ سَبَقَتۡ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٧١

Valakad sabakat kalimatunâ li'ibâdinal-mursalîn

Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir:

إِنَّهُمۡ لَهُمُ ٱلۡمَنصُورُونَ ١٧٢

Innahum lahumul-mansûrûn

Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır.

وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ ٱلۡغَٰلِبُونَ ١٧٣

Va inna cundanâ lahumul-ğâlibûn

Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.

فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ حَتَّىٰ حِينٖ ١٧٤

Fatavalla 'anhum hattâ hîn

Onun için sen bir süreye kadar onlara aldırma.

وَأَبۡصِرۡهُمۡ فَسَوۡفَ يُبۡصِرُونَ ١٧٥

Va absirhum fasavfa yubsirûn

Onların halini gör, onlar da görecekler.

أَفَبِعَذَابِنَا يَسۡتَعۡجِلُونَ ١٧٦

Afabi'azâbinâ yasta'cilûn

Azabımızı acele mi istiyorlar?

فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمۡ فَسَآءَ صَبَاحُ ٱلۡمُنذَرِينَ ١٧٧

Fa izâ nazala bisâhatihim fasâ'a sabâhul-munzarîn

Azap yurtlarına indiğinde, uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!

وَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ حَتَّىٰ حِينٖ ١٧٨

Vatavalla 'anhum hattâ hîn

Sen bir zamana kadar onlara aldırma.

وَأَبۡصِرۡ فَسَوۡفَ يُبۡصِرُونَ ١٧٩

Va absir fasavfa yubsirûn

Onların halini gör, onlar da göreceklerdir.

سُبۡحَٰنَ رَبِّكَ رَبِّ ٱلۡعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ١٨٠

Subhâna rabbika rabbil-'izzati 'ammâ yasifûn

Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.

وَسَلَٰمٌ عَلَى ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٨١

Vasalâmun 'alal-mursalîn

Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun!

وَٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٨٢

Val-hamdu lillâhi rabbil-'âlamîn

Âlemlerin Rabbi olan Allah'a da hamd olsun!

Sad Suresi

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

صٓۚ وَٱلۡقُرۡءَانِ ذِي ٱلذِّكۡرِ ١

Sâd val-kur'âni ziz-zikr

Sâd. Öğüt veren Kur'an’a yemin ederim ki,

بَلِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فِي عِزَّةٖ وَشِقَاقٖ ٢

Balil-lazîna kafarû fî 'izzatin vaşikâk

küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler.

كَمۡ أَهۡلَكۡنَا مِن قَبۡلِهِم مِّن قَرۡنٖ فَنَادَواْ وَّلَاتَ حِينَ مَنَاصٖ ٣

Kam ahlaknâ min kablihim min karnin fanâdav vvalâta hîna manâs

Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat ettiler. Halbuki artık kurtulma zamanı değildi.

وَعَجِبُوٓاْ أَن جَآءَهُم مُّنذِرٞ مِّنۡهُمۡۖ وَقَالَ ٱلۡكَٰفِرُونَ هَٰذَا سَٰحِرٞ كَذَّابٌ ٤

Va'acibû an câ'ahum munzirum minhum vakâlal-kâfirûna hâzâ sâhirun kazzâb

Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır!

أَجَعَلَ ٱلۡأٓلِهَةَ إِلَٰهٗا وَٰحِدًاۖ إِنَّ هَٰذَا لَشَيۡءٌ عُجَابٞ ٥

Aca'alal-âlihata ilâhan vâhidan inna hâzâ laşay'un 'ucâb

İlahları tek bir ilah mı vaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler.

وَٱنطَلَقَ ٱلۡمَلَأُ مِنۡهُمۡ أَنِ ٱمۡشُواْ وَٱصۡبِرُواْ عَلَىٰٓ ءَالِهَتِكُمۡۖ إِنَّ هَٰذَا لَشَيۡءٞ يُرَادُ ٦

Vantalakal-mala'u minhum animşû vasbirû 'alâ âlihatikum inna hâzâ laşay'un yurâd

Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, ilahlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.

مَا سَمِعۡنَا بِهَٰذَا فِي ٱلۡمِلَّةِ ٱلۡأٓخِرَةِ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا ٱخۡتِلَٰقٌ ٧

Mâ sami'nâ bihâzâ fil-millatil-âhirati in hâzâ illahtilâk

Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.

أَءُنزِلَ عَلَيۡهِ ٱلذِّكۡرُ مِنۢ بَيۡنِنَاۚ بَلۡ هُمۡ فِي شَكّٖ مِّن ذِكۡرِيۚ بَل لَّمَّا يَذُوقُواْ عَذَابِ ٨

A'unzila 'alayhiz-zikru mim bayninâ bal hum fî şakkim min zikrî bal lammâ yazûkû 'azâb

Kur’an aramızdan Muhammed'e mi indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Belki, bunlar Kur'an'ım hakkında şüphe içine düştüler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.

أَمۡ عِندَهُمۡ خَزَآئِنُ رَحۡمَةِ رَبِّكَ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡوَهَّابِ ٩

Am 'indahum hazâ'inu rahmati rabbikal-'azîzil-vahhâb

Yoksa azîz ve lütufkâr olan Rabbinin rahmet hâzineleri onların yanında mıdır!

أَمۡ لَهُم مُّلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَاۖ فَلۡيَرۡتَقُواْ فِي ٱلۡأَسۡبَٰبِ ١٠

Am lahum mulkus-samâvâti val-ardi vamâ baynahumâ falyartakû fil-asbâb

Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse (göklerin) yollarında yükselsinler (görelim)!

جُندٞ مَّا هُنَالِكَ مَهۡزُومٞ مِّنَ ٱلۡأَحۡزَابِ ١١

Cundum mâ hunâlika mahzûmum minal-ahzâb

Onlar, çeşitli gruplardan oluşmuş bir ordudur; işte şurada bozguna uğratılacaklardır.

كَذَّبَتۡ قَبۡلَهُمۡ قَوۡمُ نُوحٖ وَعَادٞ وَفِرۡعَوۡنُ ذُو ٱلۡأَوۡتَادِ ١٢

Kazzabat kablahum kavmu nûhin va'âdun vafir'avnu zul-avtâd

Onlardan önce Nuh kavmi, Ad kavmi, kazıklar sahibi Firavun,

وَثَمُودُ وَقَوۡمُ لُوطٖ وَأَصۡحَٰبُ لۡـَٔيۡكَةِۚ أُوْلَٰٓئِكَ ٱلۡأَحۡزَابُ ١٣

Vasamûdu vakavmu lûtin va ashâbu l'aykati ulâ'ikal-ahzâb

Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da peygamberleri yalanladılar. İşte bunlar da (peygamberlere karşı) birleşen topluluklardır.

إِن كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ ٱلرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ ١٤

In kullun illâ kazzabar-rusula fahakka 'ikâb

Onların her biri gönderilen peygamberleri yalanladılar da bu yüzden (kendilerine) azabım hak oldu.

وَمَا يَنظُرُ هَٰٓؤُلَآءِ إِلَّا صَيۡحَةٗ وَٰحِدَةٗ مَّا لَهَا مِن فَوَاقٖ ١٥

Vamâ yanzuru hâ'ulâ'i illâ sayhatan vâhidatam mâ lahâ min favâk

Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan korkunç bir ses beklemektedirler.

وَقَالُواْ رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبۡلَ يَوۡمِ ٱلۡحِسَابِ ١٦

Vakâlû rabbanâ 'accil lanâ kittanâ kabla yavmil-hisâb

Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver, dediler.

ٱصۡبِرۡ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَٱذۡكُرۡ عَبۡدَنَا دَاوُۥدَ ذَا ٱلۡأَيۡدِۖ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٌ ١٧

Isbir 'alâ mâ yakûlûna vazkur 'abdanâ dâvûda zal-aydi innahû avvâb

(Rasûlüm!) Onların söylediklerine sabret, kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla. O, hep Allah'a yönelirdi.

إِنَّا سَخَّرۡنَا ٱلۡجِبَالَ مَعَهُۥ يُسَبِّحۡنَ بِٱلۡعَشِيِّ وَٱلۡإِشۡرَاقِ ١٨

Innâ sahharnal-cibâla ma'ahû yusabbihna bil-'aşiyyi val-işrâk

Doğrusu biz akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları,

وَٱلطَّيۡرَ مَحۡشُورَةٗۖ كُلّٞ لَّهُۥٓ أَوَّابٞ ١٩

Vat-tayra mahşûratan kullul lahû avvâb

toplu halde kuşları onun emri altına vermiştik. Hepsi O'na yönelmiştir.

وَشَدَدۡنَا مُلۡكَهُۥ وَءَاتَيۡنَٰهُ ٱلۡحِكۡمَةَ وَفَصۡلَ ٱلۡخِطَابِ ٢٠

Vaşadadnâ mulkahû va âtaynâhul-hikmata vafaslal-hitâb

Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve güzel konuşma vermiştik.

۞ وَهَلۡ أَتَىٰكَ نَبَؤُاْ ٱلۡخَصۡمِ إِذۡ تَسَوَّرُواْ ٱلۡمِحۡرَابَ ٢١

Vahal atâka naba'ul-hasmi iz tasavvarul-mihrâb

(Ey Muhammed!), Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanıp,

إِذۡ دَخَلُواْ عَلَىٰ دَاوُۥدَ فَفَزِعَ مِنۡهُمۡۖ قَالُواْ لَا تَخَفۡۖ خَصۡمَانِ بَغَىٰ بَعۡضُنَا عَلَىٰ بَعۡضٖ فَٱحۡكُم بَيۡنَنَا بِٱلۡحَقِّ وَلَا تُشۡطِطۡ وَٱهۡدِنَآ إِلَىٰ سَوَآءِ ٱلصِّرَٰطِ ٢٢

Iz dahalû 'alâ dâvûda fafazi'a minhum kâlû lâ tahaf hasmâni bağâ ba'dunâ 'alâ ba'din fahkum baynanâ bil-hakki valâ tuştit vahdinâ ilâ savâ'is-sirât

Davud'un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuştu. «Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster» dediler.

إِنَّ هَٰذَآ أَخِي لَهُۥ تِسۡعٞ وَتِسۡعُونَ نَعۡجَةٗ وَلِيَ نَعۡجَةٞ وَٰحِدَةٞ فَقَالَ أَكۡفِلۡنِيهَا وَعَزَّنِي فِي ٱلۡخِطَابِ ٢٣

Inna hâzâ ahî lahû tis'un vatis'ûna na'catan valiya na'catun vâhidatun fakâla akfilnîhâ va'azzanî fil-hitâb

(Onlardan biri şöyle dedi:) Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken «Onu da bana ver» dedi ve tartışmada beni yendi.

قَالَ لَقَدۡ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعۡجَتِكَ إِلَىٰ نِعَاجِهِۦۖ وَإِنَّ كَثِيرٗا مِّنَ ٱلۡخُلَطَآءِ لَيَبۡغِي بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٍ إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَقَلِيلٞ مَّا هُمۡۗ وَظَنَّ دَاوُۥدُ أَنَّمَا فَتَنَّٰهُ فَٱسۡتَغۡفَرَ رَبَّهُۥ وَخَرَّۤ رَاكِعٗاۤ وَأَنَابَ۩ ٢٤

Kâla lakad zalamaka bisu'âli na'catika ilâ ni'âcihî va inna kasîram minal-hulatâ'i layabğî ba'duhum 'alâ ba'din illal-lazîna âmanû va'amilus-sâlihâti vakalîlum mâ hum vazanna dâvûdu annamâ fatannâhu fastağfara rabbahû vaharra râki'an va anâb

Dâvûd da şöyle demişti: "Senin koyunu kendi koyunlarına istemekle sana haksızlık etmiş. Ortakların çoğu, birbirlerinin haklarına tecavüz ederler; ancak îman edenler ve sâlih amel işleyenler hâriç; bunlar da ne kadar azdır!" Dâvûd, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi.

فَغَفَرۡنَا لَهُۥ ذَٰلِكَۖ وَإِنَّ لَهُۥ عِندَنَا لَزُلۡفَىٰ وَحُسۡنَ مَـَٔابٖ ٢٥

Fağafarnâ lahû zâlika va inna lahû 'indanâ lazulfâ vahusna ma'âb

Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.

يَٰدَاوُۥدُ إِنَّا جَعَلۡنَٰكَ خَلِيفَةٗ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَٱحۡكُم بَيۡنَ ٱلنَّاسِ بِٱلۡحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ ٱلۡهَوَىٰ فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِۚ إِنَّ ٱلَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ لَهُمۡ عَذَابٞ شَدِيدُۢ بِمَا نَسُواْ يَوۡمَ ٱلۡحِسَابِ ٢٦

Yâdâvûdu innâ ca'alnâka halîfatan fil-ardi fahkum baynan-nâsi bil-hakki valâ tattabi'il-havâ fayudillaka 'an sabîlillâhi innal-lazîna yadillûna 'an sabîlillâhi lahum 'azâbun şadîdu bimâ nasû yavmal-hisâb

Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır. 

وَمَا خَلَقۡنَا ٱلسَّمَآءَ وَٱلۡأَرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَا بَٰطِلٗاۚ ذَٰلِكَ ظَنُّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْۚ فَوَيۡلٞ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ مِنَ ٱلنَّارِ ٢٧

Vamâ halaknas-samâ'a val-arda vamâ baynahumâ bâtilan zâlika zannul-lazîna kafarû favaylul lillazîna kafarû minan-nâr

Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!

أَمۡ نَجۡعَلُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ كَٱلۡمُفۡسِدِينَ فِي ٱلۡأَرۡضِ أَمۡ نَجۡعَلُ ٱلۡمُتَّقِينَ كَٱلۡفُجَّارِ ٢٨

Am nac'alul-lazîna âmanû va'amilus-sâlihâti kal-mufsidîna fil-ardi am nac'alul-muttakîna kal-fuccâr

Yoksa biz, iman edip de sâlih amel işleyenleri, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?

كِتَٰبٌ أَنزَلۡنَٰهُ إِلَيۡكَ مُبَٰرَكٞ لِّيَدَّبَّرُوٓاْ ءَايَٰتِهِۦ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُواْ ٱلۡأَلۡبَٰبِ ٢٩

Kitâbun anzalnâhu ilayka mubârakul liyaddabbarû âyâtihî valiyatazakkara ulul-albâb

(Rasûlüm!) Sana bu mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.

وَوَهَبۡنَا لِدَاوُۥدَ سُلَيۡمَٰنَۚ نِعۡمَ ٱلۡعَبۡدُ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٌ ٣٠

Vavahabnâ lidâvûda sulaymâna ni'mal-'abdu innahû avvâb

Biz Davud'a Süleyman'ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğrusu o, daima Allah'a yönelirdi .

إِذۡ عُرِضَ عَلَيۡهِ بِٱلۡعَشِيِّ ٱلصَّٰفِنَٰتُ ٱلۡجِيَادُ ٣١

Iz 'urida 'alayhi bil-'aşiyyis-sâfinâtul-ciyâd

Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.

فَقَالَ إِنِّيٓ أَحۡبَبۡتُ حُبَّ ٱلۡخَيۡرِ عَن ذِكۡرِ رَبِّي حَتَّىٰ تَوَارَتۡ بِٱلۡحِجَابِ ٣٢

Fakâla innî ahbabtu hubbal-hayri 'an zikri rabbî hattâ tavârat bil-hicâb

Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı.

رُدُّوهَا عَلَيَّۖ فَطَفِقَ مَسۡحَۢا بِٱلسُّوقِ وَٱلۡأَعۡنَاقِ ٣٣

Ruddûhâ 'alayya fatafika mashâ bis-sûki val-a'nâk

(O zaman:) onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.

وَلَقَدۡ فَتَنَّا سُلَيۡمَٰنَ وَأَلۡقَيۡنَا عَلَىٰ كُرۡسِيِّهِۦ جَسَدٗا ثُمَّ أَنَابَ ٣٤

Valakad fatannâ sulaymâna va alkaynâ 'alâ kursiyyihî casadan summa anâb

Biz, Süleyman'ı, bir imtihana da tâbi tutmuştuk: Onu, tahtı üzerine (bir hastalık yüzünden) ceset haline getirmiştik; sonra yine eski haline dönmüştü.

قَالَ رَبِّ ٱغۡفِرۡ لِي وَهَبۡ لِي مُلۡكٗا لَّا يَنۢبَغِي لِأَحَدٖ مِّنۢ بَعۡدِيٓۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡوَهَّابُ ٣٥

Kâla rabbiğfir lî vahab lî mulkal lâ yambağî li ahadim mim ba'dî innaka antal-vahhâb

Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.

فَسَخَّرۡنَا لَهُ ٱلرِّيحَ تَجۡرِي بِأَمۡرِهِۦ رُخَآءً حَيۡثُ أَصَابَ ٣٦

Fasahharnâ lahur-rîha tacrî bi amrihî ruhâ'an haysu asâb

Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı,

وَٱلشَّيَٰطِينَ كُلَّ بَنَّآءٖ وَغَوَّاصٖ ٣٧

Vaş-şayâtîna kulla bannâ'in vağavvâs

bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanlar,

وَءَاخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي ٱلۡأَصۡفَادِ ٣٨

Va âharîna mukarranîna fil-asfâd

demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik .

هَٰذَا عَطَآؤُنَا فَٱمۡنُنۡ أَوۡ أَمۡسِكۡ بِغَيۡرِ حِسَابٖ ٣٩

Hâzâ 'atâ'unâ famnun av amsik biğayri hisâb

«İşte bu bizim bağışımızdır. İster ver, ister (elinde) tut; hesapsızdır» dedik.

وَإِنَّ لَهُۥ عِندَنَا لَزُلۡفَىٰ وَحُسۡنَ مَـَٔابٖ ٤٠

Va inna lahû 'indanâ lazulfâ vahusna ma'âb

Doğrusu onun, bizim katımızda büyük bir değeri ve güzel bir yeri vardır.

وَٱذۡكُرۡ عَبۡدَنَآ أَيُّوبَ إِذۡ نَادَىٰ رَبَّهُۥٓ أَنِّي مَسَّنِيَ ٱلشَّيۡطَٰنُ بِنُصۡبٖ وَعَذَابٍ ٤١

Vazkur 'abdanâ ayyûba iz nâdâ rabbahû annî massaniyaş-şaytânu binusbin va'azâb

(Rasûlüm!) Kulumuz Eyyub’u da an. O, Rabbine: Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi, diye seslenmişti.

ٱرۡكُضۡ بِرِجۡلِكَۖ هَٰذَا مُغۡتَسَلُۢ بَارِدٞ وَشَرَابٞ ٤٢

Urkud biriclika hâzâ muğtasalu bâridun vaşarâb

Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su (dedik).

وَوَهَبۡنَا لَهُۥٓ أَهۡلَهُۥ وَمِثۡلَهُم مَّعَهُمۡ رَحۡمَةٗ مِّنَّا وَذِكۡرَىٰ لِأُوْلِي ٱلۡأَلۡبَٰبِ ٤٣

Vavahabnâ lahû ahlahû vamislahum ma'ahum rahmatam minnâ vazikrâ li ulil-albâb

Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.

وَخُذۡ بِيَدِكَ ضِغۡثٗا فَٱضۡرِب بِّهِۦ وَلَا تَحۡنَثۡۗ إِنَّا وَجَدۡنَٰهُ صَابِرٗاۚ نِّعۡمَ ٱلۡعَبۡدُ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٞ ٤٤

Vahuz biyadika diğsan fadrib bihî valâ tahnas innâ vacadnâhu sâbiran ni'mal-'abdu innahû avvâb

Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyub’u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah'a yönelirdi.

وَٱذۡكُرۡ عِبَٰدَنَآ إِبۡرَٰهِيمَ وَإِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَ أُوْلِي ٱلۡأَيۡدِي وَٱلۡأَبۡصَٰرِ ٤٥

Vazkur 'ibâdanâ ibrâhîma va ishâka vaya'kûba ulil-aydî val-absâr

(Ey Muhammed!), Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Ya’kub'u da an.

إِنَّآ أَخۡلَصۡنَٰهُم بِخَالِصَةٖ ذِكۡرَى ٱلدَّارِ ٤٦

Innâ ahlasnâhum bihâlisatin zikrad-dâr

Biz onları özellikle ahiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık.

وَإِنَّهُمۡ عِندَنَا لَمِنَ ٱلۡمُصۡطَفَيۡنَ ٱلۡأَخۡيَارِ ٤٧

Va innahum 'indanâ laminal-mustafaynal-ahyâr

Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin iyi kimselerdendir.

وَٱذۡكُرۡ إِسۡمَٰعِيلَ وَٱلۡيَسَعَ وَذَا ٱلۡكِفۡلِۖ وَكُلّٞ مِّنَ ٱلۡأَخۡيَارِ ٤٨

Vazkur ismâ'îla val-yasa'a vazal-kifli vakullum minal-ahyâr

İsmail'i, Elyesa'yı, Zülkifl'i de an. Hepsi de iyilerdendir.

هَٰذَا ذِكۡرٞۚ وَإِنَّ لِلۡمُتَّقِينَ لَحُسۡنَ مَـَٔابٖ ٤٩

Hâzâ zikrun va inna lil-muttakîna lahusna ma'âb

İşte bu, bir hatırlatmadır. Doğrusu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır.

جَنَّٰتِ عَدۡنٖ مُّفَتَّحَةٗ لَّهُمُ ٱلۡأَبۡوَٰبُ ٥٠

Cannâti 'adnim mufattahatal lahumul-abvâb

Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.

مُتَّكِـِٔينَ فِيهَا يَدۡعُونَ فِيهَا بِفَٰكِهَةٖ كَثِيرَةٖ وَشَرَابٖ ٥١

Muttaki'îna fîhâ yad'ûna fîhâ bifâkihatin kasîratin vaşarâb

Onlar koltuklara yaslanıp kurularak orada bir çok meyveler ve içecekler isterler.

۞ وَعِندَهُمۡ قَٰصِرَٰتُ ٱلطَّرۡفِ أَتۡرَابٌ ٥٢

Va'indahum kâsirâtut-tarfi atrâb

Yanlarında, eşlerinden başkasına bakmayan, kendilerine yaşıt güzeller vardır.

هَٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوۡمِ ٱلۡحِسَابِ ٥٣

Hâzâ mâ tû'adûna liyavmil-hisâb

İşte, hesap günü için size vâdolunan şeyler bunlardır.

إِنَّ هَٰذَا لَرِزۡقُنَا مَا لَهُۥ مِن نَّفَادٍ ٥٤

Inna hâzâ larizkunâ mâ lahû min nafâd

Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur.

هَٰذَاۚ وَإِنَّ لِلطَّٰغِينَ لَشَرَّ مَـَٔابٖ ٥٥

Hâzâ va inna lit-tâğîna laşarra ma'âb

Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır.

جَهَنَّمَ يَصۡلَوۡنَهَا فَبِئۡسَ ٱلۡمِهَادُ ٥٦

Cahannama yaslavnahâ fabi'sal-mihâd

Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir.

هَٰذَا فَلۡيَذُوقُوهُ حَمِيمٞ وَغَسَّاقٞ ٥٧

Hâzâ falyazûkûhu hamîmun vağassâk

İşte bu; kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar.

وَءَاخَرُ مِن شَكۡلِهِۦٓ أَزۡوَٰجٌ ٥٨

Va âharu min şaklihî azvâc

Buna benzer daha türlü türlü başkaları da vardır.

هَٰذَا فَوۡجٞ مُّقۡتَحِمٞ مَّعَكُمۡ لَا مَرۡحَبَۢا بِهِمۡۚ إِنَّهُمۡ صَالُواْ ٱلنَّارِ ٥٩

Hâzâ favcum muktahimum ma'akum lâ marhabâ bihim innahum sâlun-nâr

(İnkarcıların liderlerine:) İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur (denildiğinde, liderler:) Onlar rahat yüzü görmesin (derler). Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir.

قَالُواْ بَلۡ أَنتُمۡ لَا مَرۡحَبَۢا بِكُمۡۖ أَنتُمۡ قَدَّمۡتُمُوهُ لَنَاۖ فَبِئۡسَ ٱلۡقَرَارُ ٦٠

Kâlû bal antum lâ marhabâ bikum antum kaddamtumûhu lanâ fabi'sal-karâr

(Liderlere uyanlar ise:) Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu bize siz sundunuz! Ne kötü bir yerdir! derler.

قَالُواْ رَبَّنَا مَن قَدَّمَ لَنَا هَٰذَا فَزِدۡهُ عَذَابٗا ضِعۡفٗا فِي ٱلنَّارِ ٦١

Kâlû rabbanâ man kaddama lanâ hâzâ fazidhu 'azâban di'fan fin-nâr

Yine onlar: Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır! derler. 

وَقَالُواْ مَا لَنَا لَا نَرَىٰ رِجَالٗا كُنَّا نَعُدُّهُم مِّنَ ٱلۡأَشۡرَارِ ٦٢

Vakâlû mâ lanâ lâ narâ ricâlan kunnâ na'udduhum minal-aşrâr

(İnkarcılar) derler ki: Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?

أَتَّخَذۡنَٰهُمۡ سِخۡرِيًّا أَمۡ زَاغَتۡ عَنۡهُمُ ٱلۡأَبۡصَٰرُ ٦٣

Attahaznâhum sihriyyan am zâğat 'anhumul-absâr

Alaya aldığımız onlar değil miydi? Yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?

إِنَّ ذَٰلِكَ لَحَقّٞ تَخَاصُمُ أَهۡلِ ٱلنَّارِ ٦٤

Inna zâlika lahakkun tahâsumu ahlin-nâr

İşte bu, cehennem ehlinin tartışması, şüphesiz bir gerçektir.

قُلۡ إِنَّمَآ أَنَا۠ مُنذِرٞۖ وَمَا مِنۡ إِلَٰهٍ إِلَّا ٱللَّهُ ٱلۡوَٰحِدُ ٱلۡقَهَّارُ ٦٥

Kul innamâ ana munzirun vamâ min ilâhin illallâhul-vâhidul-kahhâr

(Rasûlüm!) De ki: Ben sadece bir uyarıcıyım. Tek ve kahhâr olan Allah'tan başka bir ilah yoktur.

رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَا ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡغَفَّٰرُ ٦٦

Rabbus-samâvâti val-ardi vamâ baynahumal-'azîzul-ğaffâr

Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi (olan Allah) üstündür, çok bağışlayıcıdır.

قُلۡ هُوَ نَبَؤٌاْ عَظِيمٌ ٦٧

Kul huva naba'un 'azîm

De ki: Bu büyük bir haberdir.

أَنتُمۡ عَنۡهُ مُعۡرِضُونَ ٦٨

Antum 'anhu mu'ridûn

Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz.

مَا كَانَ لِيَ مِنۡ عِلۡمِۭ بِٱلۡمَلَإِ ٱلۡأَعۡلَىٰٓ إِذۡ يَخۡتَصِمُونَ ٦٩

Mâ kâna liya min 'ilmi bil-mala'il-a'lâ iz yahtasimûn

Onlar orada tartışırken benim melei a’lâ hakkında hiçbir bilgim yoktu.

إِن يُوحَىٰٓ إِلَيَّ إِلَّآ أَنَّمَآ أَنَا۠ نَذِيرٞ مُّبِينٌ ٧٠

In yûhâ ilayya illâ annamâ ana nazîrum mubîn

Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyolunuyor.

إِذۡ قَالَ رَبُّكَ لِلۡمَلَٰٓئِكَةِ إِنِّي خَٰلِقُۢ بَشَرٗا مِّن طِينٖ ٧١

Iz kâla rabbuka lil-malâ'ikati innî hâliku başaram min tîn

Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.

فَإِذَا سَوَّيۡتُهُۥ وَنَفَخۡتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُواْ لَهُۥ سَٰجِدِينَ ٧٢

Fa izâ savvaytuhû vanafahtu fîhi mir rûhî faka'û lahû sâcidîn

Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!

فَسَجَدَ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ كُلُّهُمۡ أَجۡمَعُونَ ٧٣

Fasacadal-malâ'ikatu kulluhum acma'ûn

Bütün melekler toptan secde ettiler.

إِلَّآ إِبۡلِيسَ ٱسۡتَكۡبَرَ وَكَانَ مِنَ ٱلۡكَٰفِرِينَ ٧٤

Illâ iblîsastakbara vakâna minal-kâfirîn

Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.

قَالَ يَٰٓإِبۡلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسۡجُدَ لِمَا خَلَقۡتُ بِيَدَيَّۖ أَسۡتَكۡبَرۡتَ أَمۡ كُنتَ مِنَ ٱلۡعَالِينَ ٧٥

Kâla yâ'iblîsu mâ mana'aka an tascuda limâ halaktu biyadayya astakbarta am kunta minal-'âlîn

Allah! Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? dedi.

قَالَ أَنَا۠ خَيۡرٞ مِّنۡهُ خَلَقۡتَنِي مِن نَّارٖ وَخَلَقۡتَهُۥ مِن طِينٖ ٧٦

Kâla ana hayrum minhu halaktanî min nârin vahalaktahû min tîn

İblis: Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.

قَالَ فَٱخۡرُجۡ مِنۡهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٞ ٧٧

Kâla fahruc minhâ fa innaka racîm

Allah: Çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin,

وَإِنَّ عَلَيۡكَ لَعۡنَتِيٓ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلدِّينِ ٧٨

Va inna 'alayka la'natî ilâ yavmid-dîn

ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir! buyurdu.

قَالَ رَبِّ فَأَنظِرۡنِيٓ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ ٧٩

Kâla rabbi fa anzirnî ilâ yavmi yub'asûn

İblis: Ey Rabbim! O halde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi.

قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ ٱلۡمُنظَرِينَ ٨٠

Kâla fa innaka minal-munzarîn

Allah: Haydi, mühlet verilenlerdensin, buyurdu.

إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡوَقۡتِ ٱلۡمَعۡلُومِ ٨١

Ilâ yavmil-vaktil-ma'lûm

Sen bilinen güne kadar.

قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغۡوِيَنَّهُمۡ أَجۡمَعِينَ ٨٢

Kâla fabi'izzatika la uğviyannahum acma'în

İblis: Senin izzetine yemin ederim ki, hepsini mutlaka azdıracağım, dedi.

إِلَّا عِبَادَكَ مِنۡهُمُ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ٨٣

Illâ 'ibâdaka minhumul-muhlasîn

Onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana.

قَالَ فَٱلۡحَقُّ وَٱلۡحَقَّ أَقُولُ ٨٤

Kâla fal-hakku val-hakka akûl

Rabbi de şöyle demişti: İşte bu hak ve ben hep hakkı söylerim.

لَأَمۡلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ مِنۡهُمۡ أَجۡمَعِينَ ٨٥

La amla'anna cahannama minka vamimman tabi'aka minhum acma'în

Sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım! buyurdu.

قُلۡ مَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٖ وَمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلۡمُتَكَلِّفِينَ ٨٦

Kul mâ as'alukum 'alayhi min acrin vamâ ana minal-mutakallifîn

(Rasûlüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben kendiliğimden bir şey iddia edenlerden de değilim."

إِنۡ هُوَ إِلَّا ذِكۡرٞ لِّلۡعَٰلَمِينَ ٨٧

In huva illâ zikrul lil-'âlamîn

Bu Kur'an, ancak âlemler için bir öğüttür.

وَلَتَعۡلَمُنَّ نَبَأَهُۥ بَعۡدَ حِينِۭ ٨٨

Valata'lamunna naba'ahû ba'da hîn

Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra çok iyi öğreneceksiniz.

Zümer Suresi

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

تَنزِيلُ ٱلۡكِتَٰبِ مِنَ ٱللَّهِ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡحَكِيمِ ١

Tanzîlul-kitâbi minallâhil-'azîzil-hakîm

Bu Kitap izzet ve hikmet sahibi Allah katından indirilmiştir.

إِنَّآ أَنزَلۡنَآ إِلَيۡكَ ٱلۡكِتَٰبَ بِٱلۡحَقِّ فَٱعۡبُدِ ٱللَّهَ مُخۡلِصٗا لَّهُ ٱلدِّينَ ٢

Innâ anzalnâ ilaykal-kitâba bil-hakki fa'budillâha muhlisal lahud-dîn

(Rasûlüm!) Şüphesiz ki Kitab'ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini Allah'a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et.

أَلَا لِلَّهِ ٱلدِّينُ ٱلۡخَالِصُۚ وَٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِهِۦٓ أَوۡلِيَآءَ مَا نَعۡبُدُهُمۡ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَآ إِلَى ٱللَّهِ زُلۡفَىٰٓ إِنَّ ٱللَّهَ يَحۡكُمُ بَيۡنَهُمۡ فِي مَا هُمۡ فِيهِ يَخۡتَلِفُونَۗ إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَهۡدِي مَنۡ هُوَ كَٰذِبٞ كَفَّارٞ ٣

Alâ lillâhid-dînul-hâlisu vallazînat-tahazû min dûnihî avliyâ'a mâ na'buduhum illâ liyukarribûnâ ilallâhi zulfâ innallâha yahkumu baynahum fî mâ hum fîhi yahtalifûna innallâha lâ yahdî man huva kâzibun kaffâr

Dikkat et, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.

لَّوۡ أَرَادَ ٱللَّهُ أَن يَتَّخِذَ وَلَدٗا لَّٱصۡطَفَىٰ مِمَّا يَخۡلُقُ مَا يَشَآءُۚ سُبۡحَٰنَهُۥۖ هُوَ ٱللَّهُ ٱلۡوَٰحِدُ ٱلۡقَهَّارُ ٤

Llav arâdallâhu an yattahiza valadal lastafâ mimmâ yahluku mâ yaşâ'u subhânahû huvallâhul-vâhidul-kahhâr

Eğer Allah bir evlât edinmek isteseydi, elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. O yücedir. O, tek ve kahhâr olan Allah'tır.

خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ بِٱلۡحَقِّۖ يُكَوِّرُ ٱلَّيۡلَ عَلَى ٱلنَّهَارِ وَيُكَوِّرُ ٱلنَّهَارَ عَلَى ٱلَّيۡلِۖ وَسَخَّرَ ٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَۖ كُلّٞ يَجۡرِي لِأَجَلٖ مُّسَمًّىۗ أَلَا هُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡغَفَّٰرُ ٥

Halakas-samâvâti val-arda bil-hakki yukavvirul-layla 'alan-nahâri vayukavvirun-nahâra 'alal-layli vasahharaş-şamsa val-kamara kullun yacrî li acalim musamman alâ huval-'azîzul-ğaffâr

Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor. Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider. Dikkat et! O, azîzdir ve çok bağışlayandır.

خَلَقَكُم مِّن نَّفۡسٖ وَٰحِدَةٖ ثُمَّ جَعَلَ مِنۡهَا زَوۡجَهَا وَأَنزَلَ لَكُم مِّنَ ٱلۡأَنۡعَٰمِ ثَمَٰنِيَةَ أَزۡوَٰجٖۚ يَخۡلُقُكُمۡ فِي بُطُونِ أُمَّهَٰتِكُمۡ خَلۡقٗا مِّنۢ بَعۡدِ خَلۡقٖ فِي ظُلُمَٰتٖ ثَلَٰثٖۚ ذَٰلِكُمُ ٱللَّهُ رَبُّكُمۡ لَهُ ٱلۡمُلۡكُۖ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۖ فَأَنَّىٰ تُصۡرَفُونَ ٦

Halakakum min nafsin vâhidatin summa ca'ala minhâ zavcahâ va anzala lakum minal-an'âmi samâniyata azvâcin yahlukukum fî butûni ummahâtikum halkam mim ba'di halkin fî zulumâtin salâsin zâlikumullâhu rabbukum lahul-mulku lâ ilâha illâ huva fa annâ tusrafûn

Sizi tek bir nefisten (Adem'den) yaratmış, sonra da ondan eşini meydana getirmiştir. Sizin için hayvanlardan sekiz çift indirmiştir. Sizi analarınızın karınlarında, bir yaratmadan sonra bir diğer yaratmaya geçerek üç karanlık safhada yaratır. İşte bunları yapan Rabbiniz Allah'tır. Hükümranlık O'nundur. O'ndan başka ilâh yoktur. O halde nasıl olup da O'ndan yüz çevirip başkalarına ibadet edersiniz.

إِن تَكۡفُرُواْ فَإِنَّ ٱللَّهَ غَنِيٌّ عَنكُمۡۖ وَلَا يَرۡضَىٰ لِعِبَادِهِ ٱلۡكُفۡرَۖ وَإِن تَشۡكُرُواْ يَرۡضَهُ لَكُمۡۗ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٞ وِزۡرَ أُخۡرَىٰۚ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّكُم مَّرۡجِعُكُمۡ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَۚ إِنَّهُۥ عَلِيمُۢ بِذَاتِ ٱلصُّدُورِ ٧

In takfurû fa innallâha ğaniyyun 'ankum valâ yardâ li'ibâdihil-kufra va in taşkurû yardahu lakum valâ taziru vâziratun vizra uhrâ summa ilâ rabbikum marci'ukum fayunabbi'ukum bimâ kuntum ta'malûna innahû 'alîmu bizâtis-sudûr

Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah, size muhtaç değildir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizden bunu kabul eder. Hiçbir günahkâr diğerinin günahını çekmez. Nihayet hepinizin dönüp gidişi, Rabbinizedir. Yaptıklarınızı O size haber verir. Çünkü O, kalplerde olan herşeyi hakkıyla bilendir.

۞ وَإِذَا مَسَّ ٱلۡإِنسَٰنَ ضُرّٞ دَعَا رَبَّهُۥ مُنِيبًا إِلَيۡهِ ثُمَّ إِذَا خَوَّلَهُۥ نِعۡمَةٗ مِّنۡهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدۡعُوٓاْ إِلَيۡهِ مِن قَبۡلُ وَجَعَلَ لِلَّهِ أَندَادٗا لِّيُضِلَّ عَن سَبِيلِهِۦۚ قُلۡ تَمَتَّعۡ بِكُفۡرِكَ قَلِيلًا إِنَّكَ مِنۡ أَصۡحَٰبِ ٱلنَّارِ ٨

Va izâ massal-insâna durrun da'â rabbahû munîban ilayhi summa izâ havvalahû ni'matam minhu nasiya mâ kâna yad'û ilayhi min kablu vaca'ala lillâhi andâdal liyudilla 'an sabîlihî kul tamatta' bikufrika kalîlan innaka min ashâbin-nâr

İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koşar. (Ey Muhammed!) De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!

أَمَّنۡ هُوَ قَٰنِتٌ ءَانَآءَ ٱلَّيۡلِ سَاجِدٗا وَقَآئِمٗا يَحۡذَرُ ٱلۡأٓخِرَةَ وَيَرۡجُواْ رَحۡمَةَ رَبِّهِۦۗ قُلۡ هَلۡ يَسۡتَوِي ٱلَّذِينَ يَعۡلَمُونَ وَٱلَّذِينَ لَا يَعۡلَمُونَۗ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُواْ ٱلۡأَلۡبَٰبِ ٩

Amman huva kânitun ânâ'al-layli sâcidan vakâ'iman yahzarul-âhirata vayarcû rahmata rabbihî kul hal yastavil-lazîna ya'lamûna vallazîna lâ ya'lamûna innamâ yatazakkaru ulul-albâb

Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? (Rasûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.

قُلۡ يَٰعِبَادِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱتَّقُواْ رَبَّكُمۡۚ لِلَّذِينَ أَحۡسَنُواْ فِي هَٰذِهِ ٱلدُّنۡيَا حَسَنَةٞۗ وَأَرۡضُ ٱللَّهِ وَٰسِعَةٌۗ إِنَّمَا يُوَفَّى ٱلصَّٰبِرُونَ أَجۡرَهُم بِغَيۡرِ حِسَابٖ ١٠

Kul yâ'ibâdil-lazîna âmanut-takû rabbakum lillazîna ahsanû fî hâzihid-dunyâ hasanatun va ardullâhi vâsi'atun innamâ yuvaffas-sâbirûna acrahum biğayri hisâb

(Rasûlüm!) Söyle: Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah’ın (yarattığı) yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.

قُلۡ إِنِّيٓ أُمِرۡتُ أَنۡ أَعۡبُدَ ٱللَّهَ مُخۡلِصٗا لَّهُ ٱلدِّينَ ١١

Kul innî umirtu an a'budallâha muhlisal lahud-dîn

De ki: Bana, dini Allah'a hâlis kılarak O’na kulluk etmem emrolundu.

وَأُمِرۡتُ لِأَنۡ أَكُونَ أَوَّلَ ٱلۡمُسۡلِمِينَ ١٢

Va umirtu li an akûna avvalal-muslimîn

Bana müslümanların ilki olmam emrolundu.

قُلۡ إِنِّيٓ أَخَافُ إِنۡ عَصَيۡتُ رَبِّي عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٖ ١٣

Kul innî ahâfu in 'asaytu rabbî 'azâba yavmin 'azîm

De ki: Rabbime karşı gelirsem, doğrusu büyük günün azabından korkarım.

قُلِ ٱللَّهَ أَعۡبُدُ مُخۡلِصٗا لَّهُۥ دِينِي ١٤

Kulillâha a'budu muhlisal lahû dînî

De ki: Ben dinimde ihlâs ile ancak Allah'a ibadet ederim.

فَٱعۡبُدُواْ مَا شِئۡتُم مِّن دُونِهِۦۗ قُلۡ إِنَّ ٱلۡخَٰسِرِينَ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ وَأَهۡلِيهِمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۗ أَلَا ذَٰلِكَ هُوَ ٱلۡخُسۡرَانُ ٱلۡمُبِينُ ١٥

Fa'budû mâ şi'tum min dûnihî kul innal-hâsirînal-lazîna hasirû anfusahum va ahlîhim yavmal-kiyâmati alâ zâlika huval-husrânul-mubîn

(Ey Allah'a eş koşanlar!): Siz de O'ndan başka dilediğinize tapın! De ki: Gerçekten hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini, hem de ailelerini ziyana sokanlardır. Bilesiniz ki, bu apaçık hüsrandır.

لَهُم مِّن فَوۡقِهِمۡ ظُلَلٞ مِّنَ ٱلنَّارِ وَمِن تَحۡتِهِمۡ ظُلَلٞۚ ذَٰلِكَ يُخَوِّفُ ٱللَّهُ بِهِۦ عِبَادَهُۥۚ يَٰعِبَادِ فَٱتَّقُونِ ١٦

Lahum min favkihim zulalum minan-nâri vamin tahtihim zulalun zâlika yuhavvifullâhu bihî 'ibâdahû yâ'ibâdi fattakûn

Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarında da (öyle) tabakalar var. İşte Allah kullarını bununla korkutuyor. Ey kullarım! Yalnızca benden korkun.

وَٱلَّذِينَ ٱجۡتَنَبُواْ ٱلطَّٰغُوتَ أَن يَعۡبُدُوهَا وَأَنَابُوٓاْ إِلَى ٱللَّهِ لَهُمُ ٱلۡبُشۡرَىٰۚ فَبَشِّرۡ عِبَادِ ١٧

Vallazînactanabut-tâğûta an ya'budûhâ va anâbû ilallâhi lahumul-buşrâ fabaşşir 'ibâd

Tâğut'a kulluk etmekten kaçınıp, Allah'a yönelenlere müjde vardır, kullarımı müjdele.

ٱلَّذِينَ يَسۡتَمِعُونَ ٱلۡقَوۡلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحۡسَنَهُۥٓۚ أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ هَدَىٰهُمُ ٱللَّهُۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ هُمۡ أُوْلُواْ ٱلۡأَلۡبَٰبِ ١٨

Allazîna yastami'ûnal-kavla fayattabi'ûna ahsanahû ulâ'ikal-lazîna hadâhumullâhu va ulâ'ika hum ulul-albâb

(Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan işte Allah'ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.

أَفَمَنۡ حَقَّ عَلَيۡهِ كَلِمَةُ ٱلۡعَذَابِ أَفَأَنتَ تُنقِذُ مَن فِي ٱلنَّارِ ١٩

Afaman hakka 'alayhi kalimatul-'azâbi afa'anta tunkizu man fin-nâr

(Rasûlüm!) Hakkında azap hükmü gerçekleşmiş kimseyi ve ateşte olanı sen mi kurtaracaksın!

لَٰكِنِ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَوۡاْ رَبَّهُمۡ لَهُمۡ غُرَفٞ مِّن فَوۡقِهَا غُرَفٞ مَّبۡنِيَّةٞ تَجۡرِي مِن تَحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَٰرُۖ وَعۡدَ ٱللَّهِ لَا يُخۡلِفُ ٱللَّهُ ٱلۡمِيعَادَ ٢٠

Lâkinil-lazînat-takav rabbahum lahum ğurafum min favkihâ ğurafum mabniyyatun tacrî min tahtihal-anhâru va'dallâhi lâ yuhlifullâhul-mî'âd

Fakat Rablerinden sakınanlara, üstüste yapılmış, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Bu, Allah'ın verdiği sözdür. Allah, verdiği sözden caymaz.

أَلَمۡ تَرَ أَنَّ ٱللَّهَ أَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءٗ فَسَلَكَهُۥ يَنَٰبِيعَ فِي ٱلۡأَرۡضِ ثُمَّ يُخۡرِجُ بِهِۦ زَرۡعٗا مُّخۡتَلِفًا أَلۡوَٰنُهُۥ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرَىٰهُ مُصۡفَرّٗا ثُمَّ يَجۡعَلُهُۥ حُطَٰمًاۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَذِكۡرَىٰ لِأُوْلِي ٱلۡأَلۡبَٰبِ ٢١

Alam tara annallâha anzala minas-samâ'i mâ'an fasalakahû yanâbî'a fil-ardi summa yuhricu bihî zar'am muhtalifan alvânuhû summa yahîcu fatarâhu musfarran summa yac'aluhû hutâman inna fî zâlika lazikrâ li ulil-albâb

Görmedin mi? Allah gökten bir su indirdi, onu yerdeki kaynaklara yerleştirdi, sonra onunla türlü türlü renklerde ekinler yetiştiriyor. Sonra onlar kurur da sapsarı olduklarını görürsün. Sonra da onu kuru bir kırıntı yapar. Şüphesiz bunlarda akıl sahipleri için bir öğüt vardır. 

أَفَمَن شَرَحَ ٱللَّهُ صَدۡرَهُۥ لِلۡإِسۡلَٰمِ فَهُوَ عَلَىٰ نُورٖ مِّن رَّبِّهِۦۚ فَوَيۡلٞ لِّلۡقَٰسِيَةِ قُلُوبُهُم مِّن ذِكۡرِ ٱللَّهِۚ أُوْلَٰٓئِكَ فِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٍ ٢٢

Afaman şarahallâhu sadrahû lil-islâmi fahuva 'alâ nûrim mir rabbihî favaylul lil-kâsiyati kulûbuhum min zikrillâhi ulâ'ika fî dalâlim mubîn

Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? Allah'ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

ٱللَّهُ نَزَّلَ أَحۡسَنَ ٱلۡحَدِيثِ كِتَٰبٗا مُّتَشَٰبِهٗا مَّثَانِيَ تَقۡشَعِرُّ مِنۡهُ جُلُودُ ٱلَّذِينَ يَخۡشَوۡنَ رَبَّهُمۡ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمۡ وَقُلُوبُهُمۡ إِلَىٰ ذِكۡرِ ٱللَّهِۚ ذَٰلِكَ هُدَى ٱللَّهِ يَهۡدِي بِهِۦ مَن يَشَآءُۚ وَمَن يُضۡلِلِ ٱللَّهُ فَمَا لَهُۥ مِنۡ هَادٍ ٢٣

Allâhu nazzala ahsanal-hadîsi kitâbam mutaşâbiham masâniya takşa'irru minhu culûdul-lazîna yahşavna rabbahum summa talînu culûduhum vakulûbuhum ilâ zikrillâhi zâlika hudallâhi yahdî bihî man yaşâ'u vaman yudlilillâhu famâ lahû min hâd

Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah'ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.

أَفَمَن يَتَّقِي بِوَجۡهِهِۦ سُوٓءَ ٱلۡعَذَابِ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِۚ وَقِيلَ لِلظَّٰلِمِينَ ذُوقُواْ مَا كُنتُمۡ تَكۡسِبُونَ ٢٤

Afaman yattakî bivachihî sû'al-'azâbi yavmal-kiyâmati vakîla liz-zâlimîna zûkû mâ kuntum taksibûn

Kıyamet gününde yüzünü azabın şiddetinden korumaya çalışan kimse (kendini ondan emin kılan gibi) midir? Zalimlere «Kazandığınızı tadın!» denilir.

كَذَّبَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ فَأَتَىٰهُمُ ٱلۡعَذَابُ مِنۡ حَيۡثُ لَا يَشۡعُرُونَ ٢٥

Kazzabal-lazîna min kablihim fa atâhumul-'azâbu min haysu lâ yaş'urûn

Onlardan öncekiler (peygamberleri) yalanladılar da farkına varmadıkları bir yerden onlara azap çattı.

فَأَذَاقَهُمُ ٱللَّهُ ٱلۡخِزۡيَ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَاۖ وَلَعَذَابُ ٱلۡأٓخِرَةِ أَكۡبَرُۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ ٢٦

Fa azâkahumullâhul-hizya fil-hayavâtid-dunyâ vala'azâbul-âhirati akbaru lav kânû ya'lamûn

Bu suretle Allah, dünya hayatında onlara rezilliği tattırdı. Ahiret azabı daha büyüktür. Keşke bunu bilselerdi!

وَلَقَدۡ ضَرَبۡنَا لِلنَّاسِ فِي هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ مِن كُلِّ مَثَلٖ لَّعَلَّهُمۡ يَتَذَكَّرُونَ ٢٧

Valakad darabnâ lin-nâsi fî hâzal-kur'âni min kulli masalil la'allahum yatazakkarûn

Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur'an’da insanlara her türlü misali verdik.

قُرۡءَانًا عَرَبِيًّا غَيۡرَ ذِي عِوَجٖ لَّعَلَّهُمۡ يَتَّقُونَ ٢٨

Kur'ânan 'arabiyyan ğayra zî 'ivacil la'allahum yattakûn

Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur'an indirdik.

ضَرَبَ ٱللَّهُ مَثَلٗا رَّجُلٗا فِيهِ شُرَكَآءُ مُتَشَٰكِسُونَ وَرَجُلٗا سَلَمٗا لِّرَجُلٍ هَلۡ يَسۡتَوِيَانِ مَثَلًاۚ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِۚ بَلۡ أَكۡثَرُهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ٢٩

Daraballâhu masalar raculan fîhi şurakâ'u mutaşâkisûna varaculan salamal liraculin hal yastaviyâni masalanil-hamdu lillâhi bal aksaruhum lâ ya'lamûn

Allah, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.

إِنَّكَ مَيِّتٞ وَإِنَّهُم مَّيِّتُونَ ٣٠

Innaka mayyitun va innahum mayyitûn

Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.

ثُمَّ إِنَّكُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ عِندَ رَبِّكُمۡ تَخۡتَصِمُونَ ٣١

Summa innakum yavmal-kiyâmati 'inda rabbikum tahtasimûn

Sonra şüphesiz, siz de kıyamet günü, Rabbinizin huzurunda muhakeme olacaksınız.

Sorular

23. cüz nerede başlar ve nerede biter?

23. cüz Yasin Suresi 36:28 ile başlar ve Zümer Suresi 39:31 ile biter.

23. cüzde hangi sureler var?

23. cüzde şu sureler yer alır: Yasin, Saffat, Sad, Zümer.

Cüz nedir?

Cüz, Kur'an-ı Kerim'in eşit uzunluktaki 30 bölümünden biridir. Her gün bir cüz okuyan, Kur'an'ı bir ayda hatmeder.