وَٱلصَّٰٓفَّٰتِ صَفّٗا ١
Vas-sâffâti saffâ
Saf saf dizilmişlere,
Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
وَٱلصَّٰٓفَّٰتِ صَفّٗا ١
Vas-sâffâti saffâ
Saf saf dizilmişlere,
فَٱلزَّٰجِرَٰتِ زَجۡرٗا ٢
Faz-zâcirâti zacrâ
toplayıp sürenlere,
فَٱلتَّٰلِيَٰتِ ذِكۡرًا ٣
Fat-tâliyâti zikrâ
zikir okuyanlara yemin ederim ki,
إِنَّ إِلَٰهَكُمۡ لَوَٰحِدٞ ٤
Inna ilâhakum lavâhid
ilâhınız birdir.
رَّبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَا وَرَبُّ ٱلۡمَشَٰرِقِ ٥
Rrabbus-samâvâti val-ardi vamâ baynahumâ varabbul-maşârik
O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, hem de doğuların Rabbidir.
إِنَّا زَيَّنَّا ٱلسَّمَآءَ ٱلدُّنۡيَا بِزِينَةٍ ٱلۡكَوَاكِبِ ٦
Innâ zayyannas-samâ'ad-dunyâ bizînatinil-kavâkib
Biz yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik.
وَحِفۡظٗا مِّن كُلِّ شَيۡطَٰنٖ مَّارِدٖ ٧
Vahifzam min kulli şaytânim mârid
(Gökyüzünü) itaat dışına çıkan her şeytandan korumak için.
لَّا يَسَّمَّعُونَ إِلَى ٱلۡمَلَإِ ٱلۡأَعۡلَىٰ وَيُقۡذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٖ ٨
Llâ yassamma'ûna ilal-mala'il-a'lâ vayukzafûna min kulli cânib
Onlar, artık mele-i a 'lâ'ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar.
دُحُورٗاۖ وَلَهُمۡ عَذَابٞ وَاصِبٌ ٩
Duhûran valahum 'azâbun vâsib
Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır.
إِلَّا مَنۡ خَطِفَ ٱلۡخَطۡفَةَ فَأَتۡبَعَهُۥ شِهَابٞ ثَاقِبٞ ١٠
Illâ man hatifal-hatfata fa atba'ahû şihâbun sâkib
Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da delip geçen bir parlak ışık takip eder.
فَٱسۡتَفۡتِهِمۡ أَهُمۡ أَشَدُّ خَلۡقًا أَم مَّنۡ خَلَقۡنَآۚ إِنَّا خَلَقۡنَٰهُم مِّن طِينٖ لَّازِبِۭ ١١
Fastaftihim ahum aşaddu halkan am man halaknâ innâ halaknâhum min tînil lâzib
Şimdi sor onlara! Yaratma bakımından onlar mı daha zor, yoksa bizim yarattığımız (insanlar) mı? Şüphesiz biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.
بَلۡ عَجِبۡتَ وَيَسۡخَرُونَ ١٢
Bal 'acibta vayasharûn
Hayır, sen şaşıyorsun. Halbuki onlar alay ediyorlar.
وَإِذَا ذُكِّرُواْ لَا يَذۡكُرُونَ ١٣
Va izâ zukkirû lâ yazkurûn
Kendilerine öğüt verildiği vakit öğüt almazlar.
وَإِذَا رَأَوۡاْ ءَايَةٗ يَسۡتَسۡخِرُونَ ١٤
Va izâ ra'av âyatan yastashirûn
Bir mucize görseler alay ederler.
وَقَالُوٓاْ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا سِحۡرٞ مُّبِينٌ ١٥
Vakâlû in hâzâ illâ sihrum mubîn
Bu ancak açık bir büyüdür, derler.
أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابٗا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ ١٦
A'izâ mitnâ vakunnâ turâban va'izâman a'innâ lamab'ûsûn
Gerçekten biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı , diriltileceğiz ?
أَوَءَابَآؤُنَا ٱلۡأَوَّلُونَ ١٧
Ava'âbâ'unal-avvalûn
«İlk atalarımız da mı (diriltilecek)?»
قُلۡ نَعَمۡ وَأَنتُمۡ دَٰخِرُونَ ١٨
Kul na'am va antum dâhirûn
De ki: Evet, hem de hor ve hakir olarak (diriltileceksiniz).
فَإِنَّمَا هِيَ زَجۡرَةٞ وَٰحِدَةٞ فَإِذَا هُمۡ يَنظُرُونَ ١٩
Fa innamâ hiya zacratun vâhidatun fa izâ hum yanzurûn
O (diriltme) korkunç bir sesten ibaret olacak, o anda hemen onların gözleri açılıp etrafa bakacaklar.
وَقَالُواْ يَٰوَيۡلَنَا هَٰذَا يَوۡمُ ٱلدِّينِ ٢٠
Vakâlû yâvaylanâ hâzâ yavmud-dîn
(Durumu gören kâfirler:) Eyvah bize! Bu ceza günüdür, derler.
هَٰذَا يَوۡمُ ٱلۡفَصۡلِ ٱلَّذِي كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ ٢١
Hâzâ yavmul-faslil-lazî kuntum bihî tukazzibûn
İşte bu, yalanlamış olduğunuz hüküm günüdür.
۞ ٱحۡشُرُواْ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ وَأَزۡوَٰجَهُمۡ وَمَا كَانُواْ يَعۡبُدُونَ ٢٢
Uhşurul-lazîna zalamû va azvâcahum vamâ kânû ya'budûn
(Allah, meleklerine emreder:) Zalimleri, onların aynı yoldaki arkadaşlarını toplayın.
مِن دُونِ ٱللَّهِ فَٱهۡدُوهُمۡ إِلَىٰ صِرَٰطِ ٱلۡجَحِيمِ ٢٣
Min dûnillâhi fahdûhum ilâ sirâtil-cahîm
Ve Allah'tan başka tapmış oldukları putlarını onlara cehennemin yolunu gösterin.
وَقِفُوهُمۡۖ إِنَّهُم مَّسۡـُٔولُونَ ٢٤
Vakifûhum innahum mas'ûlûn
Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekilecekler!
مَا لَكُمۡ لَا تَنَاصَرُونَ ٢٥
Mâ lakum lâ tanâsarûn
Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz?
بَلۡ هُمُ ٱلۡيَوۡمَ مُسۡتَسۡلِمُونَ ٢٦
Bal humul-yavma mustaslimûn
Evet, onlar o gün zilletle boyun eğeceklerdir.
وَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٖ يَتَسَآءَلُونَ ٢٧
Va akbala ba'duhum 'alâ ba'din yatasâ'alûn
(İşte bu duruma düştükleri vakit) onlardan bir kısmı, diğerlerine yönelir, birbirlerini sorumlu tutmaya çalışırlar.
قَالُوٓاْ إِنَّكُمۡ كُنتُمۡ تَأۡتُونَنَا عَنِ ٱلۡيَمِينِ ٢٨
Kâlû innakum kuntum ta'tûnanâ 'anil-yamîn
(Uyanlar, uydukları adamlara:) Siz bize sağdan (hayır yönünden) gelirdiniz (de bizi ondan alıkordunuz.)
قَالُواْ بَل لَّمۡ تَكُونُواْ مُؤۡمِنِينَ ٢٩
Kâlû bal lam takûnû mu'minîn
(Ötekiler de:) «Bilâkis, derler, siz inanan kimseler değildiniz.
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيۡكُم مِّن سُلۡطَٰنِۭۖ بَلۡ كُنتُمۡ قَوۡمٗا طَٰغِينَ ٣٠
Vamâ kâna lanâ 'alaykum min sultâni bal kuntum kavman tâğîn
Bizim sizi zorlayacak bir gücümüz yok. Fakat siz kendiniz azgın bir toplum idiniz.»
فَحَقَّ عَلَيۡنَا قَوۡلُ رَبِّنَآۖ إِنَّا لَذَآئِقُونَ ٣١
Fahakka 'alaynâ kavlu rabbinâ innâ lazâ'ikûn
«Onun için Rabbimizin hükmü bize hak oldu. Biz (hak ettiğimiz cezayı) mutlaka tadacağız.»
فَأَغۡوَيۡنَٰكُمۡ إِنَّا كُنَّا غَٰوِينَ ٣٢
Fa ağvaynâkum innâ kunnâ ğâvîn
«Biz sizi azdırdık. Çünkü kendimiz de azmıştık.»
فَإِنَّهُمۡ يَوۡمَئِذٖ فِي ٱلۡعَذَابِ مُشۡتَرِكُونَ ٣٣
Fa innahum yavma'izin fil-'azâbi muştarikûn
Şüphesiz o gün onlar, azapta ortaktırlar.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَفۡعَلُ بِٱلۡمُجۡرِمِينَ ٣٤
Innâ kazâlika naf'alu bil-mucrimîn
İşte biz, suçlulara böyle yaparız.
إِنَّهُمۡ كَانُوٓاْ إِذَا قِيلَ لَهُمۡ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا ٱللَّهُ يَسۡتَكۡبِرُونَ ٣٥
Innahum kânû izâ kîla lahum lâ ilâha illallâhu yastakbirûn
Çünkü onlara: Allah’tan başka hakkıyla ibadete layık bir ilah yoktur, denildiği zaman kibirle direnirlerdi.
وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوٓاْ ءَالِهَتِنَا لِشَاعِرٖ مَّجۡنُونِۭ ٣٦
Vayakûlûna a'innâ latârikû âlihatinâ lişâ'irim macnûn
«Mecnun bir şair için biz ilahlarımızı bırakacak mıyız?» derlerdi.
بَلۡ جَآءَ بِٱلۡحَقِّ وَصَدَّقَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ٣٧
Bal câ'a bil-hakki vasaddakal-mursalîn
Hayır! O, gerçeği getirdi ve peygamberleri de doğruladı.
إِنَّكُمۡ لَذَآئِقُواْ ٱلۡعَذَابِ ٱلۡأَلِيمِ ٣٨
Innakum lazâ'ikul-'azâbil-alîm
Kuşkusuz siz acı azabı tadacaksınız.
وَمَا تُجۡزَوۡنَ إِلَّا مَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ ٣٩
Vamâ tuczavna illâ mâ kuntum ta'malûn
Çekeceğiniz ceza yapmakta olduğunuzdan başka bir şeyin cezası değildir.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ٤٠
Illâ 'ibâdallâhil-muhlasîn
Ancak amellerinde ihlâs sahibi olan Allah'ın (O'nu birleyen) kulları bunun dışındadır.
أُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ رِزۡقٞ مَّعۡلُومٞ ٤١
Ulâ'ika lahum rizkum ma'lûm
Bunlar için bilinen bir rızık,
فَوَٰكِهُ وَهُم مُّكۡرَمُونَ ٤٢
Favâkihu vahum mukramûn
türlü meyveler vardır. Kendilerine ikram edilir.
فِي جَنَّٰتِ ٱلنَّعِيمِ ٤٣
Fî cannâtin-na'îm
Naîm cennetlerinde,
عَلَىٰ سُرُرٖ مُّتَقَٰبِلِينَ ٤٤
'Alâ sururim mutakâbilîn
karşılıklı koltuklar üzerine kurulmuş oldukları halde,
يُطَافُ عَلَيۡهِم بِكَأۡسٖ مِّن مَّعِينِۭ ٤٥
Yutâfu 'alayhim bika'sim mim ma'în
onlara pınardan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır.
بَيۡضَآءَ لَذَّةٖ لِّلشَّٰرِبِينَ ٤٦
Baydâ'a lazzatil liş-şâribîn
Berraktır, içenlere lezzet verir.
لَا فِيهَا غَوۡلٞ وَلَا هُمۡ عَنۡهَا يُنزَفُونَ ٤٧
Lâ fîhâ ğavlun valâ hum 'anhâ yunzafûn
O içkide ne sersemletme vardır ne de onunla sarhoş olurlar.
وَعِندَهُمۡ قَٰصِرَٰتُ ٱلطَّرۡفِ عِينٞ ٤٨
Va'indahum kâsirâtut-tarfi 'în
Yanlarında güzel bakışlarını yalnız onlara tahsis etmiş, iri gözlü eşler vardır.
كَأَنَّهُنَّ بَيۡضٞ مَّكۡنُونٞ ٤٩
Ka annahunna baydum maknûn
Onlar, gün yüzü görmemiş yumurta gibi bembeyazdır.
فَأَقۡبَلَ بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٖ يَتَسَآءَلُونَ ٥٠
Fa akbala ba'duhum 'alâ ba'din yatasâ'alûn
İşte o zaman, birbirlerine dönerek (dünyadaki hallerini) soracaklar.
قَالَ قَآئِلٞ مِّنۡهُمۡ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٞ ٥١
Kâla kâ'ilum minhum innî kâna lî karîn
İçlerinden biri: «Benim, bir arkadaşım vardı» der.
يَقُولُ أَءِنَّكَ لَمِنَ ٱلۡمُصَدِّقِينَ ٥٢
Yakûlu a'innaka laminal-musaddikîn
Derdi ki: Sen de (dirilmeye) inananlardan mısın?
أَءِذَا مِتۡنَا وَكُنَّا تُرَابٗا وَعِظَٰمًا أَءِنَّا لَمَدِينُونَ ٥٣
A'izâ mitnâ vakunnâ turâban va'izâman a'innâ lamadînûn
Biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldiğimiz zaman (diriltilip) cezalanacak mıyız?
قَالَ هَلۡ أَنتُم مُّطَّلِعُونَ ٥٤
Kâla hal antum muttali'ûn
(O zât, dünyâda geçmiş olan hâdiseyi bu şekilde anlattıktan sonra Allah Teâlâ orada bulunanlara:) Siz işin gerçeğine vâkıf mısınız? dedi.
فَٱطَّلَعَ فَرَءَاهُ فِي سَوَآءِ ٱلۡجَحِيمِ ٥٥
Fattala'a fara'âhu fî savâ'il-cahîm
İşte o zaman konuşan baktı, arkadaşını cehennemin ortasında gördü.
قَالَ تَٱللَّهِ إِن كِدتَّ لَتُرۡدِينِ ٥٦
Kâla tallâhi in kitta laturdîn
«Yemin ederim ki, sen az daha beni de helâk edecektin.
وَلَوۡلَا نِعۡمَةُ رَبِّي لَكُنتُ مِنَ ٱلۡمُحۡضَرِينَ ٥٧
Valavlâ ni'matu rabbî lakuntu minal-muhdarîn
Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (cehenneme) getirilenlerden olurdum» dedi.
أَفَمَا نَحۡنُ بِمَيِّتِينَ ٥٨
Afamâ nahnu bimayyitîn
Bir daha biz ölmeyecek değil miyiz?
إِلَّا مَوۡتَتَنَا ٱلۡأُولَىٰ وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ ٥٩
Illâ mavtatanal-ûlâ vamâ nahnu bimu'azzabîn
Birinci ölümümüz hariç ve bir daha azap görmeyecek değil miyiz?
إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلۡفَوۡزُ ٱلۡعَظِيمُ ٦٠
Inna hâzâ lahuval-favzul-'azîm
Şüphesiz bu, büyük kurtuluştur.
لِمِثۡلِ هَٰذَا فَلۡيَعۡمَلِ ٱلۡعَٰمِلُونَ ٦١
Limisli hâzâ falya'malil-'âmilûn
Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsın.
أَذَٰلِكَ خَيۡرٞ نُّزُلًا أَمۡ شَجَرَةُ ٱلزَّقُّومِ ٦٢
Azâlika hayrun nuzulan am şacaratuz-zakkûm
Şimdi, ziyafet olarak, cennet ehli için anılan bu nimetler mi daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?
إِنَّا جَعَلۡنَٰهَا فِتۡنَةٗ لِّلظَّٰلِمِينَ ٦٣
Innâ ca'alnâhâ fitnatal liz-zâlimîn
Biz onu (zakkumu) zalimler için bir fitne (imtihan) kıldık.
إِنَّهَا شَجَرَةٞ تَخۡرُجُ فِيٓ أَصۡلِ ٱلۡجَحِيمِ ٦٤
Innahâ şacaratun tahrucu fî aslil-cahîm
Zira o, cehennemin dibinde bitip yetişen bir ağaçtır.
طَلۡعُهَا كَأَنَّهُۥ رُءُوسُ ٱلشَّيَٰطِينِ ٦٥
Tal'uhâ ka annahû ru'ûsuş-şayâtîn
Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir.
فَإِنَّهُمۡ لَأٓكِلُونَ مِنۡهَا فَمَالِـُٔونَ مِنۡهَا ٱلۡبُطُونَ ٦٦
Fa innahum la'âkilûna minhâ famâli'ûna minhal-butûn
(Cehennemdekiler) ondan yerler ve karınlarını ondan doldururlar.
ثُمَّ إِنَّ لَهُمۡ عَلَيۡهَا لَشَوۡبٗا مِّنۡ حَمِيمٖ ٦٧
Summa inna lahum 'alayhâ laşavbam min hamîm
Sonra zakkum yemeğinin üzerine onlar için, kaynar su karıştırılmış bir içki vardır.
ثُمَّ إِنَّ مَرۡجِعَهُمۡ لَإِلَى ٱلۡجَحِيمِ ٦٨
Summa inna marci'ahum la ilal-cahîm
Sonra kesinlikle onların dönüşü, çılgın ateşe olacaktır.
إِنَّهُمۡ أَلۡفَوۡاْ ءَابَآءَهُمۡ ضَآلِّينَ ٦٩
Innahum alfav âbâ'ahum dâllîn
Kuşkusuz onlar atalarını sapıklık üzere buldular da
فَهُمۡ عَلَىٰٓ ءَاثَٰرِهِمۡ يُهۡرَعُونَ ٧٠
Fahum 'alâ âsârihim yuhra'ûn
peşlerinden koşup gittiler.
وَلَقَدۡ ضَلَّ قَبۡلَهُمۡ أَكۡثَرُ ٱلۡأَوَّلِينَ ٧١
Valakad dalla kablahum aksarul-avvalîn
Andolsun ki, onlardan önce eski milletlerin çoğu sapıklığa düştü.
وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا فِيهِم مُّنذِرِينَ ٧٢
Valakad arsalnâ fîhim munzirîn
Kuşkusuz, biz onlara uyarıcılar göndermiştik.
فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُنذَرِينَ ٧٣
Fanzur kayfa kâna 'âkibatul-munzarîn
Uyarılanların âkıbetinin ne olduğuna bir bak!
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ٧٤
Illâ 'ibâdallâhil-muhlasîn
Allah'ın ihlâslı kulları müstesna.
وَلَقَدۡ نَادَىٰنَا نُوحٞ فَلَنِعۡمَ ٱلۡمُجِيبُونَ ٧٥
Valakad nâdânâ nûhun falani'mal-mucîbûn
Andolsun, Nuh bize yalvarıp yakardı. Biz de duayı ne güzel kabul ederiz!
وَنَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥ مِنَ ٱلۡكَرۡبِ ٱلۡعَظِيمِ ٧٦
Vanaccaynâhu va ahlahû minal-karbil-'azîm
Kendisini ve ailesini büyük felâketten kurtardık.
وَجَعَلۡنَا ذُرِّيَّتَهُۥ هُمُ ٱلۡبَاقِينَ ٧٧
Vaca'alnâ zurriyyatahû humul-bâkîn
Biz yalnız Nuh'un soyunu kalıcı kıldık.
وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ٧٨
Vataraknâ 'alayhi fil-âhirîn
Sonradan gelenler içinde ona iyi bir nam bıraktık
سَلَٰمٌ عَلَىٰ نُوحٖ فِي ٱلۡعَٰلَمِينَ ٧٩
Salâmun 'alâ nûhin fil-'âlamîn
Bütün âlemlerden Nuh’a selam olsun!
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ٨٠
Innâ kazâlika naczil-muhsinîn
İşte biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٨١
Innahû min 'ibâdinal-mu'minîn
Zira o, bizim mümin kullarımızdan idi.
ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ٨٢
Summa ağraknal-âharîn
Nihayet ötekileri (inanmayanları) suda boğduk.
۞ وَإِنَّ مِن شِيعَتِهِۦ لَإِبۡرَٰهِيمَ ٨٣
Va inna min şî'atihî la ibrâhîm
Şüphesiz İbrahim de onun (Nuh'un) milletinden idi.
إِذۡ جَآءَ رَبَّهُۥ بِقَلۡبٖ سَلِيمٍ ٨٤
Iz câ'a rabbahû bikalbin salîm
Çünkü Rabbine kalbi selîm ile geldi.
إِذۡ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦ مَاذَا تَعۡبُدُونَ ٨٥
Iz kâla li abîhi vakavmihî mâzâ ta'budûn
Hani o, babasına ve kavmine: Siz kime kulluk ediyorsunuz? demişti.
أَئِفۡكًا ءَالِهَةٗ دُونَ ٱللَّهِ تُرِيدُونَ ٨٦
A'ifkan âlihatan dûnallâhi turîdûn
«Allah'tan başka birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?»
فَمَا ظَنُّكُم بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٨٧
Famâ zannukum birabbil-'âlamîn
«O halde âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?»
فَنَظَرَ نَظۡرَةٗ فِي ٱلنُّجُومِ ٨٨
Fanazara nazratan fin-nucûm
Bunun üzerine İbrahim yıldızlara şöyle bir baktı.
فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٞ ٨٩
Fakâla innî sakîm
Ben hastayım, dedi.
فَتَوَلَّوۡاْ عَنۡهُ مُدۡبِرِينَ ٩٠
Fatavallav 'anhu mudbirîn
Ona arkalarını dönüp gittiler.
فَرَاغَ إِلَىٰٓ ءَالِهَتِهِمۡ فَقَالَ أَلَا تَأۡكُلُونَ ٩١
Farâğa ilâ âlihatihim fakâla alâ ta'kulûn
Yavaşça putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş yemekleri görünce:) Yemiyor musunuz? dedi.
مَا لَكُمۡ لَا تَنطِقُونَ ٩٢
Mâ lakum lâ tantikûn
Neden konuşmuyorsunuz? dedi.
فَرَاغَ عَلَيۡهِمۡ ضَرۡبَۢا بِٱلۡيَمِينِ ٩٣
Farâğa 'alayhim darbâ bil-yamîn
Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi.)
فَأَقۡبَلُوٓاْ إِلَيۡهِ يَزِفُّونَ ٩٤
Fa akbalû ilayhi yaziffûn
(Putperestler) koşarak İbrahim'e geldiler.
قَالَ أَتَعۡبُدُونَ مَا تَنۡحِتُونَ ٩٥
Kâla ata'budûna mâ tanhitûn
İbrahim: Yonttuğunuz şeylere mi ibadet edersiniz!
وَٱللَّهُ خَلَقَكُمۡ وَمَا تَعۡمَلُونَ ٩٦
Vallâhu halakakum vamâ ta'malûn
Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı, dedi.
قَالُواْ ٱبۡنُواْ لَهُۥ بُنۡيَٰنٗا فَأَلۡقُوهُ فِي ٱلۡجَحِيمِ ٩٧
Kâlubnû lahû bunyânan fa alkûhu fil-cahîm
Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın! dediler.
فَأَرَادُواْ بِهِۦ كَيۡدٗا فَجَعَلۡنَٰهُمُ ٱلۡأَسۡفَلِينَ ٩٨
Fa arâdû bihî kaydan faca'alnâhumul-asfalîn
Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.
وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَىٰ رَبِّي سَيَهۡدِينِ ٩٩
Vakâla innî zâhibun ilâ rabbî sayahdîn
(Oradan kurtulan İbrahim:) Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek.
رَبِّ هَبۡ لِي مِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ١٠٠
Rabbi hab lî minas-sâlihîn
Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver, dedi.
فَبَشَّرۡنَٰهُ بِغُلَٰمٍ حَلِيمٖ ١٠١
Fabaşşarnâhu biğulâmin halîm
İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik.
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ ٱلسَّعۡيَ قَالَ يَٰبُنَيَّ إِنِّيٓ أَرَىٰ فِي ٱلۡمَنَامِ أَنِّيٓ أَذۡبَحُكَ فَٱنظُرۡ مَاذَا تَرَىٰۚ قَالَ يَٰٓأَبَتِ ٱفۡعَلۡ مَا تُؤۡمَرُۖ سَتَجِدُنِيٓ إِن شَآءَ ٱللَّهُ مِنَ ٱلصَّٰبِرِينَ ١٠٢
Falammâ balağa ma'ahus-sa'ya kâla yâbunayya innî arâ fil-manâmi annî azbahuka fanzur mâzâ tarâ kâla yâ'abatif'al mâ tu'maru satacidunî in şâ'allâhu minas-sâbirîn
Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.
فَلَمَّآ أَسۡلَمَا وَتَلَّهُۥ لِلۡجَبِينِ ١٠٣
Falammâ aslamâ vatallahû lil-cabîn
Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca:
وَنَٰدَيۡنَٰهُ أَن يَٰٓإِبۡرَٰهِيمُ ١٠٤
Vanâdaynâhu an yâ'ibrâhîm
Ey İbrahim! diye seslendik.
قَدۡ صَدَّقۡتَ ٱلرُّءۡيَآۚ إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ١٠٥
Kad saddaktar-ru'yâ innâ kazâlika naczil-muhsinîn
Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.
إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلۡبَلَٰٓؤُاْ ٱلۡمُبِينُ ١٠٦
Inna hâzâ lahuval-balâ'ul-mubîn
Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır,
وَفَدَيۡنَٰهُ بِذِبۡحٍ عَظِيمٖ ١٠٧
Vafadaynâhu bizibhin 'azîm
Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik.
وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ١٠٨
Vataraknâ 'alayhi fil-âhirîn
Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık:
سَلَٰمٌ عَلَىٰٓ إِبۡرَٰهِيمَ ١٠٩
Salâmun 'alâ ibrâhîm
İbrahim'e selam! dedik.
كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ١١٠
Kazâlika naczil-muhsinîn
Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١١١
Innahû min 'ibâdinal-mu'minîn
Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır.
وَبَشَّرۡنَٰهُ بِإِسۡحَٰقَ نَبِيّٗا مِّنَ ٱلصَّٰلِحِينَ ١١٢
Vabaşşarnâhu bi ishâka nabiyyam minas-sâlihîn
Sâlihlerden bir peygamber olarak O'na (İbrahim’e) İshak'ı müjdeledik.
وَبَٰرَكۡنَا عَلَيۡهِ وَعَلَىٰٓ إِسۡحَٰقَۚ وَمِن ذُرِّيَّتِهِمَا مُحۡسِنٞ وَظَالِمٞ لِّنَفۡسِهِۦ مُبِينٞ ١١٣
Vabâraknâ 'alayhi va'alâ ishâka vamin zurriyyatihimâ muhsinun vazâlimul linafsihî mubîn
Kendisini ve İshak’ı mübarek (kutlu ve bereketli) eyledik. Lâkin her ikisinin neslinden iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa kötülük edenler de olacak.
وَلَقَدۡ مَنَنَّا عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ١١٤
Valakad manannâ 'alâ mûsâ vahârûn
Andolsun biz Musa’ya da Harun'a da nimetler verdik.
وَنَجَّيۡنَٰهُمَا وَقَوۡمَهُمَا مِنَ ٱلۡكَرۡبِ ٱلۡعَظِيمِ ١١٥
Vanaccaynâhumâ vakavmahumâ minal-karbil-'azîm
Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
وَنَصَرۡنَٰهُمۡ فَكَانُواْ هُمُ ٱلۡغَٰلِبِينَ ١١٦
Vanasarnâhum fakânû humul-ğâlibîn
Kendilerine yardım ettik de galip gelen onlar oldu.
وَءَاتَيۡنَٰهُمَا ٱلۡكِتَٰبَ ٱلۡمُسۡتَبِينَ ١١٧
Va âtaynâhumal-kitâbal-mustabîn
Her ikisine de apaçık anlaşılan bir kitabı (Tevrat'ı) verdik.
وَهَدَيۡنَٰهُمَا ٱلصِّرَٰطَ ٱلۡمُسۡتَقِيمَ ١١٨
Vahadaynâhumas-sirâtal-mustakîm
Her ikisini de doğru yola ilettik.
وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِمَا فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ١١٩
Vataraknâ 'alayhimâ fil-âhirîn
Sonra gelenler içinde, diye (iyi bir nam) bıraktık.
سَلَٰمٌ عَلَىٰ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ١٢٠
Salâmun 'alâ mûsâ vahârûn
Musa ve Harun’a selam olsun.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ١٢١
Innâ kazâlika naczil-muhsinîn
Doğrusu biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız.
إِنَّهُمَا مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١٢٢
Innahumâ min 'ibâdinal-mu'minîn
Şüphesiz, ikisi de mümin kullarımızdandı.
وَإِنَّ إِلۡيَاسَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٢٣
Va inna ilyâsa laminal-mursalîn
İlyas da şüphe yok ki, peygamberlerdendi.
إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦٓ أَلَا تَتَّقُونَ ١٢٤
Iz kâla likavmihî alâ tattakûn
(İlyas) milletine: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
أَتَدۡعُونَ بَعۡلٗا وَتَذَرُونَ أَحۡسَنَ ٱلۡخَٰلِقِينَ ١٢٥
Atad'ûna ba'lan vatazarûna ahsanal-hâlikîn
Yaratanların en iyisi olan, Rabbi olan Allah'ı bırakıp da Ba'l'e mi taparsınız? demişti.
ٱللَّهَ رَبَّكُمۡ وَرَبَّ ءَابَآئِكُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٢٦
Allâha rabbakum varabba âbâ'ikumul-avvalîn
Sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da.
فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمۡ لَمُحۡضَرُونَ ١٢٧
Fakazzabûhu fa innahum lamuhdarûn
Bunun üzerine İlyas'ı yalanladılar. Onun için (cehenneme) götürüleceklerdir.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ١٢٨
Illâ 'ibâdallâhil-muhlasîn
Allah'ın ihlâslı kulları müstesna; onların hepsi
وَتَرَكۡنَا عَلَيۡهِ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ١٢٩
Vataraknâ 'alayhi fil-âhirîn
sonra gelenler içinde, kendisine bir ün bıraktık,
سَلَٰمٌ عَلَىٰٓ إِلۡ يَاسِينَ ١٣٠
Salâmun 'alâ il yâsîn
«İlyas'a selâm!» dedik.
إِنَّا كَذَٰلِكَ نَجۡزِي ٱلۡمُحۡسِنِينَ ١٣١
Innâ kazâlika naczil-muhsinîn
Şüphesiz biz, iyileri işte böyle mükâfatlandırırız.
إِنَّهُۥ مِنۡ عِبَادِنَا ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١٣٢
Innahû min 'ibâdinal-mu'minîn
Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandı.
وَإِنَّ لُوطٗا لَّمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٣٣
Va inna lûtal laminal-mursalîn
Lût da elbette peygamberlerdendi.
إِذۡ نَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ ١٣٤
Iz naccaynâhu va ahlahû acma'în
Lût'u ve ailesinin hepsini kurtardık.
إِلَّا عَجُوزٗا فِي ٱلۡغَٰبِرِينَ ١٣٥
Illâ 'acûzan fil-ğâbirîn
Geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında,
ثُمَّ دَمَّرۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ١٣٦
Summa dammarnal-âharîn
sonra diğerlerini yok ettik.
وَإِنَّكُمۡ لَتَمُرُّونَ عَلَيۡهِم مُّصۡبِحِينَ ١٣٧
Va innakum latamurrûna 'alayhim musbihîn
(Ey insanlar!) Elbette siz de sabah onlara uğruyorsunuz.
وَبِٱلَّيۡلِۚ أَفَلَا تَعۡقِلُونَ ١٣٨
Vabillayli afalâ ta'kilûn
Ve akşam, hâlâ akıllanmayacak mısınız?
وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٣٩
Va inna yûnusa laminal-mursalîn
Doğrusu Yunus da gönderilen peygamberlerdendi.
إِذۡ أَبَقَ إِلَى ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ ١٤٠
Iz abaka ilal-fulkil-maşhûn
Hani o, dolu bir gemiye binip kaçmıştı.
فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ ٱلۡمُدۡحَضِينَ ١٤١
Fasâhama fakâna minal-mudhadîn
Gemide olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de kaybedenlerden oldu.
فَٱلۡتَقَمَهُ ٱلۡحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٞ ١٤٢
Fal-takamahul-hûtu vahuva mulîm
Yunus kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu.
فَلَوۡلَآ أَنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلۡمُسَبِّحِينَ ١٤٣
Falavlâ annahû kâna minal-musabbihîn
Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı,
لَلَبِثَ فِي بَطۡنِهِۦٓ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ ١٤٤
Lalabisa fî batnihî ilâ yavmi yub'asûn
tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.
۞ فَنَبَذۡنَٰهُ بِٱلۡعَرَآءِ وَهُوَ سَقِيمٞ ١٤٥
Fanabaznâhu bil-'arâ'i vahuva sakîm
Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık.
وَأَنۢبَتۡنَا عَلَيۡهِ شَجَرَةٗ مِّن يَقۡطِينٖ ١٤٦
Va ambatnâ 'alayhi şacaratam min yaktîn
Ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik.
وَأَرۡسَلۡنَٰهُ إِلَىٰ مِاْئَةِ أَلۡفٍ أَوۡ يَزِيدُونَ ١٤٧
Va arsalnâhu ilâ mi'ati alfin av yazîdûn
Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.
فَـَٔامَنُواْ فَمَتَّعۡنَٰهُمۡ إِلَىٰ حِينٖ ١٤٨
Fa'âmanû famatta'nâhum ilâ hîn
Sonunda ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık.
فَٱسۡتَفۡتِهِمۡ أَلِرَبِّكَ ٱلۡبَنَاتُ وَلَهُمُ ٱلۡبَنُونَ ١٤٩
Fastaftihim alirabbikal-banâtu valahumul-banûn
Putperestlere sor; kızlar Rabbinin de, erkekler onların mı?
أَمۡ خَلَقۡنَا ٱلۡمَلَٰٓئِكَةَ إِنَٰثٗا وَهُمۡ شَٰهِدُونَ ١٥٠
Am halaknal-malâ'ikata inâsan vahum şâhidûn
Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık?
أَلَآ إِنَّهُم مِّنۡ إِفۡكِهِمۡ لَيَقُولُونَ ١٥١
Alâ innahum min ifkihim layakûlûn
Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar,
وَلَدَ ٱللَّهُ وَإِنَّهُمۡ لَكَٰذِبُونَ ١٥٢
Valadallâhu va innahum lakâzibûn
«Allah doğurdu» diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar.
أَصۡطَفَى ٱلۡبَنَاتِ عَلَى ٱلۡبَنِينَ ١٥٣
Astafal-banâti 'alal-banîn
Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş!
مَا لَكُمۡ كَيۡفَ تَحۡكُمُونَ ١٥٤
Mâ lakum kayfa tahkumûn
Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?
أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ١٥٥
Afalâ tazakkarûn
Hiç düşünmüyor musunuz?
أَمۡ لَكُمۡ سُلۡطَٰنٞ مُّبِينٞ ١٥٦
Am lakum sultânum mubîn
Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?
فَأۡتُواْ بِكِتَٰبِكُمۡ إِن كُنتُمۡ صَٰدِقِينَ ١٥٧
Fa tû bikitâbikum in kuntum sâdikîn
Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin!
وَجَعَلُواْ بَيۡنَهُۥ وَبَيۡنَ ٱلۡجِنَّةِ نَسَبٗاۚ وَلَقَدۡ عَلِمَتِ ٱلۡجِنَّةُ إِنَّهُمۡ لَمُحۡضَرُونَ ١٥٨
Vaca'alû baynahû vabaynal-cinnati nasaban valakad 'alimatil-cinnatu innahum lamuhdarûn
Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler.
سُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ ١٥٩
Subhânallâhi 'ammâ yasifûn
Allah, onların isnat edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir.
إِلَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ١٦٠
Illâ 'ibâdallâhil-muhlasîn
Allah’ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnadır (onlar azap görmeyeceklerdir).
فَإِنَّكُمۡ وَمَا تَعۡبُدُونَ ١٦١
Fa innakum vamâ ta'budûn
Sizler ve taptığınız şeyler!
مَآ أَنتُمۡ عَلَيۡهِ بِفَٰتِنِينَ ١٦٢
Mâ antum 'alayhi bifâtinîn
Hiçbiriniz, Allah'a karşı azdırıp saptıramazsınız.
إِلَّا مَنۡ هُوَ صَالِ ٱلۡجَحِيمِ ١٦٣
Illâ man huva sâlil-cahîm
Cehenneme girecek kimseden başkasını...
وَمَا مِنَّآ إِلَّا لَهُۥ مَقَامٞ مَّعۡلُومٞ ١٦٤
Vamâ minnâ illâ lahû makâmum ma'lûm
(Melekler şöyle derler:) Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır.
وَإِنَّا لَنَحۡنُ ٱلصَّآفُّونَ ١٦٥
Va innâ lanahnus-sâffûn
Şüphesiz biz, orada sıra sıra dururuz
وَإِنَّا لَنَحۡنُ ٱلۡمُسَبِّحُونَ ١٦٦
Va innâ lanahnul-musabbihûn
ve şüphesiz Allah'ı tesbih ederiz.
وَإِن كَانُواْ لَيَقُولُونَ ١٦٧
Va in kânû layakûlûn
Putperestler: diyorlardı.
لَوۡ أَنَّ عِندَنَا ذِكۡرٗا مِّنَ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٦٨
Lav anna 'indanâ zikram minal-avvalîn
Eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı,
لَكُنَّا عِبَادَ ٱللَّهِ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ١٦٩
Lakunnâ 'ibâdallâhil-muhlasîn
mutlaka Allah’ın ihlâslı kulları olurduk!
فَكَفَرُواْ بِهِۦۖ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ ١٧٠
Fakafarû bihî fasavfa ya'lamûn
İşte şimdi onu inkâr ettiler. Ama ileride bileceklerdir!
وَلَقَدۡ سَبَقَتۡ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٧١
Valakad sabakat kalimatunâ li'ibâdinal-mursalîn
Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir:
إِنَّهُمۡ لَهُمُ ٱلۡمَنصُورُونَ ١٧٢
Innahum lahumul-mansûrûn
Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır.
وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ ٱلۡغَٰلِبُونَ ١٧٣
Va inna cundanâ lahumul-ğâlibûn
Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.
فَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ حَتَّىٰ حِينٖ ١٧٤
Fatavalla 'anhum hattâ hîn
Onun için sen bir süreye kadar onlara aldırma.
وَأَبۡصِرۡهُمۡ فَسَوۡفَ يُبۡصِرُونَ ١٧٥
Va absirhum fasavfa yubsirûn
Onların halini gör, onlar da görecekler.
أَفَبِعَذَابِنَا يَسۡتَعۡجِلُونَ ١٧٦
Afabi'azâbinâ yasta'cilûn
Azabımızı acele mi istiyorlar?
فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمۡ فَسَآءَ صَبَاحُ ٱلۡمُنذَرِينَ ١٧٧
Fa izâ nazala bisâhatihim fasâ'a sabâhul-munzarîn
Azap yurtlarına indiğinde, uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) sabahı ne kötü olur!
وَتَوَلَّ عَنۡهُمۡ حَتَّىٰ حِينٖ ١٧٨
Vatavalla 'anhum hattâ hîn
Sen bir zamana kadar onlara aldırma.
وَأَبۡصِرۡ فَسَوۡفَ يُبۡصِرُونَ ١٧٩
Va absir fasavfa yubsirûn
Onların halini gör, onlar da göreceklerdir.
سُبۡحَٰنَ رَبِّكَ رَبِّ ٱلۡعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ١٨٠
Subhâna rabbika rabbil-'izzati 'ammâ yasifûn
Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.
وَسَلَٰمٌ عَلَى ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٨١
Vasalâmun 'alal-mursalîn
Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun!
وَٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٨٢
Val-hamdu lillâhi rabbil-'âlamîn
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a da hamd olsun!
Okunuş, Qabas tarafından Arapça metinden yazılmış bir okuma yardımıdır. Doğru telaffuz için Arap harflerini ve tecvidi öğrenin.
Saffat Suresi 182 ayettir. Kur'an-ı Kerim'in 37. suresidir.
Saffat Suresi Mekki bir suredir.
Saffat Suresi 23. cüzdedir.
Evet. Bu sayfanın üstündeki başlat düğmesine basın veya istediğiniz ayetten başlayın. Qabas uygulamasında sureyi çevrimdışı dinlemek için indirebilirsiniz.