صٓۚ وَٱلۡقُرۡءَانِ ذِي ٱلذِّكۡرِ ١
Sâd val-kur'âni ziz-zikr
Sâd. Öğüt veren Kur'an’a yemin ederim ki,
Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
صٓۚ وَٱلۡقُرۡءَانِ ذِي ٱلذِّكۡرِ ١
Sâd val-kur'âni ziz-zikr
Sâd. Öğüt veren Kur'an’a yemin ederim ki,
بَلِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ فِي عِزَّةٖ وَشِقَاقٖ ٢
Balil-lazîna kafarû fî 'izzatin vaşikâk
küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine, bir gurur ve tefrika içindedirler.
كَمۡ أَهۡلَكۡنَا مِن قَبۡلِهِم مِّن قَرۡنٖ فَنَادَواْ وَّلَاتَ حِينَ مَنَاصٖ ٣
Kam ahlaknâ min kablihim min karnin fanâdav vvalâta hîna manâs
Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat ettiler. Halbuki artık kurtulma zamanı değildi.
وَعَجِبُوٓاْ أَن جَآءَهُم مُّنذِرٞ مِّنۡهُمۡۖ وَقَالَ ٱلۡكَٰفِرُونَ هَٰذَا سَٰحِرٞ كَذَّابٌ ٤
Va'acibû an câ'ahum munzirum minhum vakâlal-kâfirûna hâzâ sâhirun kazzâb
Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: Bu pek yalancı bir sihirbazdır!
أَجَعَلَ ٱلۡأٓلِهَةَ إِلَٰهٗا وَٰحِدًاۖ إِنَّ هَٰذَا لَشَيۡءٌ عُجَابٞ ٥
Aca'alal-âlihata ilâhan vâhidan inna hâzâ laşay'un 'ucâb
İlahları tek bir ilah mı vaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir! dediler.
وَٱنطَلَقَ ٱلۡمَلَأُ مِنۡهُمۡ أَنِ ٱمۡشُواْ وَٱصۡبِرُواْ عَلَىٰٓ ءَالِهَتِكُمۡۖ إِنَّ هَٰذَا لَشَيۡءٞ يُرَادُ ٦
Vantalakal-mala'u minhum animşû vasbirû 'alâ âlihatikum inna hâzâ laşay'un yurâd
Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, ilahlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.
مَا سَمِعۡنَا بِهَٰذَا فِي ٱلۡمِلَّةِ ٱلۡأٓخِرَةِ إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا ٱخۡتِلَٰقٌ ٧
Mâ sami'nâ bihâzâ fil-millatil-âhirati in hâzâ illahtilâk
Son dinde de bunu işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır.
أَءُنزِلَ عَلَيۡهِ ٱلذِّكۡرُ مِنۢ بَيۡنِنَاۚ بَلۡ هُمۡ فِي شَكّٖ مِّن ذِكۡرِيۚ بَل لَّمَّا يَذُوقُواْ عَذَابِ ٨
A'unzila 'alayhiz-zikru mim bayninâ bal hum fî şakkim min zikrî bal lammâ yazûkû 'azâb
Kur’an aramızdan Muhammed'e mi indirildi? diyerek kalkıp yürüdüler. Belki, bunlar Kur'an'ım hakkında şüphe içine düştüler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.
أَمۡ عِندَهُمۡ خَزَآئِنُ رَحۡمَةِ رَبِّكَ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡوَهَّابِ ٩
Am 'indahum hazâ'inu rahmati rabbikal-'azîzil-vahhâb
Yoksa azîz ve lütufkâr olan Rabbinin rahmet hâzineleri onların yanında mıdır!
أَمۡ لَهُم مُّلۡكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَاۖ فَلۡيَرۡتَقُواْ فِي ٱلۡأَسۡبَٰبِ ١٠
Am lahum mulkus-samâvâti val-ardi vamâ baynahumâ falyartakû fil-asbâb
Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse (göklerin) yollarında yükselsinler (görelim)!
جُندٞ مَّا هُنَالِكَ مَهۡزُومٞ مِّنَ ٱلۡأَحۡزَابِ ١١
Cundum mâ hunâlika mahzûmum minal-ahzâb
Onlar, çeşitli gruplardan oluşmuş bir ordudur; işte şurada bozguna uğratılacaklardır.
كَذَّبَتۡ قَبۡلَهُمۡ قَوۡمُ نُوحٖ وَعَادٞ وَفِرۡعَوۡنُ ذُو ٱلۡأَوۡتَادِ ١٢
Kazzabat kablahum kavmu nûhin va'âdun vafir'avnu zul-avtâd
Onlardan önce Nuh kavmi, Ad kavmi, kazıklar sahibi Firavun,
وَثَمُودُ وَقَوۡمُ لُوطٖ وَأَصۡحَٰبُ لۡـَٔيۡكَةِۚ أُوْلَٰٓئِكَ ٱلۡأَحۡزَابُ ١٣
Vasamûdu vakavmu lûtin va ashâbu l'aykati ulâ'ikal-ahzâb
Semûd, Lût kavmi ve Eyke halkı da peygamberleri yalanladılar. İşte bunlar da (peygamberlere karşı) birleşen topluluklardır.
إِن كُلٌّ إِلَّا كَذَّبَ ٱلرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ ١٤
In kullun illâ kazzabar-rusula fahakka 'ikâb
Onların her biri gönderilen peygamberleri yalanladılar da bu yüzden (kendilerine) azabım hak oldu.
وَمَا يَنظُرُ هَٰٓؤُلَآءِ إِلَّا صَيۡحَةٗ وَٰحِدَةٗ مَّا لَهَا مِن فَوَاقٖ ١٥
Vamâ yanzuru hâ'ulâ'i illâ sayhatan vâhidatam mâ lahâ min favâk
Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan korkunç bir ses beklemektedirler.
وَقَالُواْ رَبَّنَا عَجِّل لَّنَا قِطَّنَا قَبۡلَ يَوۡمِ ٱلۡحِسَابِ ١٦
Vakâlû rabbanâ 'accil lanâ kittanâ kabla yavmil-hisâb
Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver, dediler.
ٱصۡبِرۡ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَٱذۡكُرۡ عَبۡدَنَا دَاوُۥدَ ذَا ٱلۡأَيۡدِۖ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٌ ١٧
Isbir 'alâ mâ yakûlûna vazkur 'abdanâ dâvûda zal-aydi innahû avvâb
(Rasûlüm!) Onların söylediklerine sabret, kulumuz Davud'u, o kuvvet sahibi zatı hatırla. O, hep Allah'a yönelirdi.
إِنَّا سَخَّرۡنَا ٱلۡجِبَالَ مَعَهُۥ يُسَبِّحۡنَ بِٱلۡعَشِيِّ وَٱلۡإِشۡرَاقِ ١٨
Innâ sahharnal-cibâla ma'ahû yusabbihna bil-'aşiyyi val-işrâk
Doğrusu biz akşam sabah onunla beraber tesbih eden dağları,
وَٱلطَّيۡرَ مَحۡشُورَةٗۖ كُلّٞ لَّهُۥٓ أَوَّابٞ ١٩
Vat-tayra mahşûratan kullul lahû avvâb
toplu halde kuşları onun emri altına vermiştik. Hepsi O'na yönelmiştir.
وَشَدَدۡنَا مُلۡكَهُۥ وَءَاتَيۡنَٰهُ ٱلۡحِكۡمَةَ وَفَصۡلَ ٱلۡخِطَابِ ٢٠
Vaşadadnâ mulkahû va âtaynâhul-hikmata vafaslal-hitâb
Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve güzel konuşma vermiştik.
۞ وَهَلۡ أَتَىٰكَ نَبَؤُاْ ٱلۡخَصۡمِ إِذۡ تَسَوَّرُواْ ٱلۡمِحۡرَابَ ٢١
Vahal atâka naba'ul-hasmi iz tasavvarul-mihrâb
(Ey Muhammed!), Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mâbedin duvarına tırmanıp,
إِذۡ دَخَلُواْ عَلَىٰ دَاوُۥدَ فَفَزِعَ مِنۡهُمۡۖ قَالُواْ لَا تَخَفۡۖ خَصۡمَانِ بَغَىٰ بَعۡضُنَا عَلَىٰ بَعۡضٖ فَٱحۡكُم بَيۡنَنَا بِٱلۡحَقِّ وَلَا تُشۡطِطۡ وَٱهۡدِنَآ إِلَىٰ سَوَآءِ ٱلصِّرَٰطِ ٢٢
Iz dahalû 'alâ dâvûda fafazi'a minhum kâlû lâ tahaf hasmâni bağâ ba'dunâ 'alâ ba'din fahkum baynanâ bil-hakki valâ tuştit vahdinâ ilâ savâ'is-sirât
Davud'un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuştu. «Korkma! Biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme; bize doğru yolu göster» dediler.
إِنَّ هَٰذَآ أَخِي لَهُۥ تِسۡعٞ وَتِسۡعُونَ نَعۡجَةٗ وَلِيَ نَعۡجَةٞ وَٰحِدَةٞ فَقَالَ أَكۡفِلۡنِيهَا وَعَزَّنِي فِي ٱلۡخِطَابِ ٢٣
Inna hâzâ ahî lahû tis'un vatis'ûna na'catan valiya na'catun vâhidatun fakâla akfilnîhâ va'azzanî fil-hitâb
(Onlardan biri şöyle dedi:) Bu, kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken «Onu da bana ver» dedi ve tartışmada beni yendi.
قَالَ لَقَدۡ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعۡجَتِكَ إِلَىٰ نِعَاجِهِۦۖ وَإِنَّ كَثِيرٗا مِّنَ ٱلۡخُلَطَآءِ لَيَبۡغِي بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٍ إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَقَلِيلٞ مَّا هُمۡۗ وَظَنَّ دَاوُۥدُ أَنَّمَا فَتَنَّٰهُ فَٱسۡتَغۡفَرَ رَبَّهُۥ وَخَرَّۤ رَاكِعٗاۤ وَأَنَابَ۩ ٢٤
Kâla lakad zalamaka bisu'âli na'catika ilâ ni'âcihî va inna kasîram minal-hulatâ'i layabğî ba'duhum 'alâ ba'din illal-lazîna âmanû va'amilus-sâlihâti vakalîlum mâ hum vazanna dâvûdu annamâ fatannâhu fastağfara rabbahû vaharra râki'an va anâb
Dâvûd da şöyle demişti: "Senin koyunu kendi koyunlarına istemekle sana haksızlık etmiş. Ortakların çoğu, birbirlerinin haklarına tecavüz ederler; ancak îman edenler ve sâlih amel işleyenler hâriç; bunlar da ne kadar azdır!" Dâvûd, kendisini denediğimizi sandı ve Rabbinden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tevbe edip Allah'a yöneldi.
فَغَفَرۡنَا لَهُۥ ذَٰلِكَۖ وَإِنَّ لَهُۥ عِندَنَا لَزُلۡفَىٰ وَحُسۡنَ مَـَٔابٖ ٢٥
Fağafarnâ lahû zâlika va inna lahû 'indanâ lazulfâ vahusna ma'âb
Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır.
يَٰدَاوُۥدُ إِنَّا جَعَلۡنَٰكَ خَلِيفَةٗ فِي ٱلۡأَرۡضِ فَٱحۡكُم بَيۡنَ ٱلنَّاسِ بِٱلۡحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ ٱلۡهَوَىٰ فَيُضِلَّكَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِۚ إِنَّ ٱلَّذِينَ يَضِلُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ لَهُمۡ عَذَابٞ شَدِيدُۢ بِمَا نَسُواْ يَوۡمَ ٱلۡحِسَابِ ٢٦
Yâdâvûdu innâ ca'alnâka halîfatan fil-ardi fahkum baynan-nâsi bil-hakki valâ tattabi'il-havâ fayudillaka 'an sabîlillâhi innal-lazîna yadillûna 'an sabîlillâhi lahum 'azâbun şadîdu bimâ nasû yavmal-hisâb
Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.
وَمَا خَلَقۡنَا ٱلسَّمَآءَ وَٱلۡأَرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَا بَٰطِلٗاۚ ذَٰلِكَ ظَنُّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْۚ فَوَيۡلٞ لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ مِنَ ٱلنَّارِ ٢٧
Vamâ halaknas-samâ'a val-arda vamâ baynahumâ bâtilan zâlika zannul-lazîna kafarû favaylul lillazîna kafarû minan-nâr
Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!
أَمۡ نَجۡعَلُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ كَٱلۡمُفۡسِدِينَ فِي ٱلۡأَرۡضِ أَمۡ نَجۡعَلُ ٱلۡمُتَّقِينَ كَٱلۡفُجَّارِ ٢٨
Am nac'alul-lazîna âmanû va'amilus-sâlihâti kal-mufsidîna fil-ardi am nac'alul-muttakîna kal-fuccâr
Yoksa biz, iman edip de sâlih amel işleyenleri, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?
كِتَٰبٌ أَنزَلۡنَٰهُ إِلَيۡكَ مُبَٰرَكٞ لِّيَدَّبَّرُوٓاْ ءَايَٰتِهِۦ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُواْ ٱلۡأَلۡبَٰبِ ٢٩
Kitâbun anzalnâhu ilayka mubârakul liyaddabbarû âyâtihî valiyatazakkara ulul-albâb
(Rasûlüm!) Sana bu mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.
وَوَهَبۡنَا لِدَاوُۥدَ سُلَيۡمَٰنَۚ نِعۡمَ ٱلۡعَبۡدُ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٌ ٣٠
Vavahabnâ lidâvûda sulaymâna ni'mal-'abdu innahû avvâb
Biz Davud'a Süleyman'ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğrusu o, daima Allah'a yönelirdi .
إِذۡ عُرِضَ عَلَيۡهِ بِٱلۡعَشِيِّ ٱلصَّٰفِنَٰتُ ٱلۡجِيَادُ ٣١
Iz 'urida 'alayhi bil-'aşiyyis-sâfinâtul-ciyâd
Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu.
فَقَالَ إِنِّيٓ أَحۡبَبۡتُ حُبَّ ٱلۡخَيۡرِ عَن ذِكۡرِ رَبِّي حَتَّىٰ تَوَارَتۡ بِٱلۡحِجَابِ ٣٢
Fakâla innî ahbabtu hubbal-hayri 'an zikri rabbî hattâ tavârat bil-hicâb
Süleyman: Gerçekten ben mal sevgisini, Rabbimi anmak için istedim, dedi. Nihayet güneş battı.
رُدُّوهَا عَلَيَّۖ فَطَفِقَ مَسۡحَۢا بِٱلسُّوقِ وَٱلۡأَعۡنَاقِ ٣٣
Ruddûhâ 'alayya fatafika mashâ bis-sûki val-a'nâk
(O zaman:) onları (atları) tekrar bana getirin, dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.
وَلَقَدۡ فَتَنَّا سُلَيۡمَٰنَ وَأَلۡقَيۡنَا عَلَىٰ كُرۡسِيِّهِۦ جَسَدٗا ثُمَّ أَنَابَ ٣٤
Valakad fatannâ sulaymâna va alkaynâ 'alâ kursiyyihî casadan summa anâb
Biz, Süleyman'ı, bir imtihana da tâbi tutmuştuk: Onu, tahtı üzerine (bir hastalık yüzünden) ceset haline getirmiştik; sonra yine eski haline dönmüştü.
قَالَ رَبِّ ٱغۡفِرۡ لِي وَهَبۡ لِي مُلۡكٗا لَّا يَنۢبَغِي لِأَحَدٖ مِّنۢ بَعۡدِيٓۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلۡوَهَّابُ ٣٥
Kâla rabbiğfir lî vahab lî mulkal lâ yambağî li ahadim mim ba'dî innaka antal-vahhâb
Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi.
فَسَخَّرۡنَا لَهُ ٱلرِّيحَ تَجۡرِي بِأَمۡرِهِۦ رُخَآءً حَيۡثُ أَصَابَ ٣٦
Fasahharnâ lahur-rîha tacrî bi amrihî ruhâ'an haysu asâb
Bunun üzerine biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı,
وَٱلشَّيَٰطِينَ كُلَّ بَنَّآءٖ وَغَوَّاصٖ ٣٧
Vaş-şayâtîna kulla bannâ'in vağavvâs
bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanlar,
وَءَاخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي ٱلۡأَصۡفَادِ ٣٨
Va âharîna mukarranîna fil-asfâd
demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik .
هَٰذَا عَطَآؤُنَا فَٱمۡنُنۡ أَوۡ أَمۡسِكۡ بِغَيۡرِ حِسَابٖ ٣٩
Hâzâ 'atâ'unâ famnun av amsik biğayri hisâb
«İşte bu bizim bağışımızdır. İster ver, ister (elinde) tut; hesapsızdır» dedik.
وَإِنَّ لَهُۥ عِندَنَا لَزُلۡفَىٰ وَحُسۡنَ مَـَٔابٖ ٤٠
Va inna lahû 'indanâ lazulfâ vahusna ma'âb
Doğrusu onun, bizim katımızda büyük bir değeri ve güzel bir yeri vardır.
وَٱذۡكُرۡ عَبۡدَنَآ أَيُّوبَ إِذۡ نَادَىٰ رَبَّهُۥٓ أَنِّي مَسَّنِيَ ٱلشَّيۡطَٰنُ بِنُصۡبٖ وَعَذَابٍ ٤١
Vazkur 'abdanâ ayyûba iz nâdâ rabbahû annî massaniyaş-şaytânu binusbin va'azâb
(Rasûlüm!) Kulumuz Eyyub’u da an. O, Rabbine: Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi, diye seslenmişti.
ٱرۡكُضۡ بِرِجۡلِكَۖ هَٰذَا مُغۡتَسَلُۢ بَارِدٞ وَشَرَابٞ ٤٢
Urkud biriclika hâzâ muğtasalu bâridun vaşarâb
Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su (dedik).
وَوَهَبۡنَا لَهُۥٓ أَهۡلَهُۥ وَمِثۡلَهُم مَّعَهُمۡ رَحۡمَةٗ مِّنَّا وَذِكۡرَىٰ لِأُوْلِي ٱلۡأَلۡبَٰبِ ٤٣
Vavahabnâ lahû ahlahû vamislahum ma'ahum rahmatam minnâ vazikrâ li ulil-albâb
Bizden bir rahmet ve olgun akıl sahipleri için de bir ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini bağışladık.
وَخُذۡ بِيَدِكَ ضِغۡثٗا فَٱضۡرِب بِّهِۦ وَلَا تَحۡنَثۡۗ إِنَّا وَجَدۡنَٰهُ صَابِرٗاۚ نِّعۡمَ ٱلۡعَبۡدُ إِنَّهُۥٓ أَوَّابٞ ٤٤
Vahuz biyadika diğsan fadrib bihî valâ tahnas innâ vacadnâhu sâbiran ni'mal-'abdu innahû avvâb
Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyub’u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah'a yönelirdi.
وَٱذۡكُرۡ عِبَٰدَنَآ إِبۡرَٰهِيمَ وَإِسۡحَٰقَ وَيَعۡقُوبَ أُوْلِي ٱلۡأَيۡدِي وَٱلۡأَبۡصَٰرِ ٤٥
Vazkur 'ibâdanâ ibrâhîma va ishâka vaya'kûba ulil-aydî val-absâr
(Ey Muhammed!), Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Ya’kub'u da an.
إِنَّآ أَخۡلَصۡنَٰهُم بِخَالِصَةٖ ذِكۡرَى ٱلدَّارِ ٤٦
Innâ ahlasnâhum bihâlisatin zikrad-dâr
Biz onları özellikle ahiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık.
وَإِنَّهُمۡ عِندَنَا لَمِنَ ٱلۡمُصۡطَفَيۡنَ ٱلۡأَخۡيَارِ ٤٧
Va innahum 'indanâ laminal-mustafaynal-ahyâr
Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin iyi kimselerdendir.
وَٱذۡكُرۡ إِسۡمَٰعِيلَ وَٱلۡيَسَعَ وَذَا ٱلۡكِفۡلِۖ وَكُلّٞ مِّنَ ٱلۡأَخۡيَارِ ٤٨
Vazkur ismâ'îla val-yasa'a vazal-kifli vakullum minal-ahyâr
İsmail'i, Elyesa'yı, Zülkifl'i de an. Hepsi de iyilerdendir.
هَٰذَا ذِكۡرٞۚ وَإِنَّ لِلۡمُتَّقِينَ لَحُسۡنَ مَـَٔابٖ ٤٩
Hâzâ zikrun va inna lil-muttakîna lahusna ma'âb
İşte bu, bir hatırlatmadır. Doğrusu Allah'a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir gelecek vardır.
جَنَّٰتِ عَدۡنٖ مُّفَتَّحَةٗ لَّهُمُ ٱلۡأَبۡوَٰبُ ٥٠
Cannâti 'adnim mufattahatal lahumul-abvâb
Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn cennetleri vardır.
مُتَّكِـِٔينَ فِيهَا يَدۡعُونَ فِيهَا بِفَٰكِهَةٖ كَثِيرَةٖ وَشَرَابٖ ٥١
Muttaki'îna fîhâ yad'ûna fîhâ bifâkihatin kasîratin vaşarâb
Onlar koltuklara yaslanıp kurularak orada bir çok meyveler ve içecekler isterler.
۞ وَعِندَهُمۡ قَٰصِرَٰتُ ٱلطَّرۡفِ أَتۡرَابٌ ٥٢
Va'indahum kâsirâtut-tarfi atrâb
Yanlarında, eşlerinden başkasına bakmayan, kendilerine yaşıt güzeller vardır.
هَٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوۡمِ ٱلۡحِسَابِ ٥٣
Hâzâ mâ tû'adûna liyavmil-hisâb
İşte, hesap günü için size vâdolunan şeyler bunlardır.
إِنَّ هَٰذَا لَرِزۡقُنَا مَا لَهُۥ مِن نَّفَادٍ ٥٤
Inna hâzâ larizkunâ mâ lahû min nafâd
Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur.
هَٰذَاۚ وَإِنَّ لِلطَّٰغِينَ لَشَرَّ مَـَٔابٖ ٥٥
Hâzâ va inna lit-tâğîna laşarra ma'âb
Bu böyle; ama azgınlara kötü bir gelecek vardır.
جَهَنَّمَ يَصۡلَوۡنَهَا فَبِئۡسَ ٱلۡمِهَادُ ٥٦
Cahannama yaslavnahâ fabi'sal-mihâd
Onlar cehenneme girecekler. Orası ne kötü bir kalma yeridir.
هَٰذَا فَلۡيَذُوقُوهُ حَمِيمٞ وَغَسَّاقٞ ٥٧
Hâzâ falyazûkûhu hamîmun vağassâk
İşte bu; kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar.
وَءَاخَرُ مِن شَكۡلِهِۦٓ أَزۡوَٰجٌ ٥٨
Va âharu min şaklihî azvâc
Buna benzer daha türlü türlü başkaları da vardır.
هَٰذَا فَوۡجٞ مُّقۡتَحِمٞ مَّعَكُمۡ لَا مَرۡحَبَۢا بِهِمۡۚ إِنَّهُمۡ صَالُواْ ٱلنَّارِ ٥٩
Hâzâ favcum muktahimum ma'akum lâ marhabâ bihim innahum sâlun-nâr
(İnkarcıların liderlerine:) İşte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluktur (denildiğinde, liderler:) Onlar rahat yüzü görmesin (derler). Onlar mutlaka ateşe gireceklerdir.
قَالُواْ بَلۡ أَنتُمۡ لَا مَرۡحَبَۢا بِكُمۡۖ أَنتُمۡ قَدَّمۡتُمُوهُ لَنَاۖ فَبِئۡسَ ٱلۡقَرَارُ ٦٠
Kâlû bal antum lâ marhabâ bikum antum kaddamtumûhu lanâ fabi'sal-karâr
(Liderlere uyanlar ise:) Hayır, asıl siz rahat yüzü görmeyin! Onu bize siz sundunuz! Ne kötü bir yerdir! derler.
قَالُواْ رَبَّنَا مَن قَدَّمَ لَنَا هَٰذَا فَزِدۡهُ عَذَابٗا ضِعۡفٗا فِي ٱلنَّارِ ٦١
Kâlû rabbanâ man kaddama lanâ hâzâ fazidhu 'azâban di'fan fin-nâr
Yine onlar: Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse onun ateşteki azabını iki kat artır! derler.
وَقَالُواْ مَا لَنَا لَا نَرَىٰ رِجَالٗا كُنَّا نَعُدُّهُم مِّنَ ٱلۡأَشۡرَارِ ٦٢
Vakâlû mâ lanâ lâ narâ ricâlan kunnâ na'udduhum minal-aşrâr
(İnkarcılar) derler ki: Kendilerini dünyada iken kötülerden saydığımız kimseleri burada niçin görmüyoruz?
أَتَّخَذۡنَٰهُمۡ سِخۡرِيًّا أَمۡ زَاغَتۡ عَنۡهُمُ ٱلۡأَبۡصَٰرُ ٦٣
Attahaznâhum sihriyyan am zâğat 'anhumul-absâr
Alaya aldığımız onlar değil miydi? Yoksa (buradalar da) onları gözden mi kaçırdık?
إِنَّ ذَٰلِكَ لَحَقّٞ تَخَاصُمُ أَهۡلِ ٱلنَّارِ ٦٤
Inna zâlika lahakkun tahâsumu ahlin-nâr
İşte bu, cehennem ehlinin tartışması, şüphesiz bir gerçektir.
قُلۡ إِنَّمَآ أَنَا۠ مُنذِرٞۖ وَمَا مِنۡ إِلَٰهٍ إِلَّا ٱللَّهُ ٱلۡوَٰحِدُ ٱلۡقَهَّارُ ٦٥
Kul innamâ ana munzirun vamâ min ilâhin illallâhul-vâhidul-kahhâr
(Rasûlüm!) De ki: Ben sadece bir uyarıcıyım. Tek ve kahhâr olan Allah'tan başka bir ilah yoktur.
رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَا ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡغَفَّٰرُ ٦٦
Rabbus-samâvâti val-ardi vamâ baynahumal-'azîzul-ğaffâr
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi (olan Allah) üstündür, çok bağışlayıcıdır.
قُلۡ هُوَ نَبَؤٌاْ عَظِيمٌ ٦٧
Kul huva naba'un 'azîm
De ki: Bu büyük bir haberdir.
أَنتُمۡ عَنۡهُ مُعۡرِضُونَ ٦٨
Antum 'anhu mu'ridûn
Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
مَا كَانَ لِيَ مِنۡ عِلۡمِۭ بِٱلۡمَلَإِ ٱلۡأَعۡلَىٰٓ إِذۡ يَخۡتَصِمُونَ ٦٩
Mâ kâna liya min 'ilmi bil-mala'il-a'lâ iz yahtasimûn
Onlar orada tartışırken benim melei a’lâ hakkında hiçbir bilgim yoktu.
إِن يُوحَىٰٓ إِلَيَّ إِلَّآ أَنَّمَآ أَنَا۠ نَذِيرٞ مُّبِينٌ ٧٠
In yûhâ ilayya illâ annamâ ana nazîrum mubîn
Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyolunuyor.
إِذۡ قَالَ رَبُّكَ لِلۡمَلَٰٓئِكَةِ إِنِّي خَٰلِقُۢ بَشَرٗا مِّن طِينٖ ٧١
Iz kâla rabbuka lil-malâ'ikati innî hâliku başaram min tîn
Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.
فَإِذَا سَوَّيۡتُهُۥ وَنَفَخۡتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُواْ لَهُۥ سَٰجِدِينَ ٧٢
Fa izâ savvaytuhû vanafahtu fîhi mir rûhî faka'û lahû sâcidîn
Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!
فَسَجَدَ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ كُلُّهُمۡ أَجۡمَعُونَ ٧٣
Fasacadal-malâ'ikatu kulluhum acma'ûn
Bütün melekler toptan secde ettiler.
إِلَّآ إِبۡلِيسَ ٱسۡتَكۡبَرَ وَكَانَ مِنَ ٱلۡكَٰفِرِينَ ٧٤
Illâ iblîsastakbara vakâna minal-kâfirîn
Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
قَالَ يَٰٓإِبۡلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَن تَسۡجُدَ لِمَا خَلَقۡتُ بِيَدَيَّۖ أَسۡتَكۡبَرۡتَ أَمۡ كُنتَ مِنَ ٱلۡعَالِينَ ٧٥
Kâla yâ'iblîsu mâ mana'aka an tascuda limâ halaktu biyadayya astakbarta am kunta minal-'âlîn
Allah! Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? dedi.
قَالَ أَنَا۠ خَيۡرٞ مِّنۡهُ خَلَقۡتَنِي مِن نَّارٖ وَخَلَقۡتَهُۥ مِن طِينٖ ٧٦
Kâla ana hayrum minhu halaktanî min nârin vahalaktahû min tîn
İblis: Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.
قَالَ فَٱخۡرُجۡ مِنۡهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٞ ٧٧
Kâla fahruc minhâ fa innaka racîm
Allah: Çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin,
وَإِنَّ عَلَيۡكَ لَعۡنَتِيٓ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلدِّينِ ٧٨
Va inna 'alayka la'natî ilâ yavmid-dîn
ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir! buyurdu.
قَالَ رَبِّ فَأَنظِرۡنِيٓ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ ٧٩
Kâla rabbi fa anzirnî ilâ yavmi yub'asûn
İblis: Ey Rabbim! O halde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi.
قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ ٱلۡمُنظَرِينَ ٨٠
Kâla fa innaka minal-munzarîn
Allah: Haydi, mühlet verilenlerdensin, buyurdu.
إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡوَقۡتِ ٱلۡمَعۡلُومِ ٨١
Ilâ yavmil-vaktil-ma'lûm
Sen bilinen güne kadar.
قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَأُغۡوِيَنَّهُمۡ أَجۡمَعِينَ ٨٢
Kâla fabi'izzatika la uğviyannahum acma'în
İblis: Senin izzetine yemin ederim ki, hepsini mutlaka azdıracağım, dedi.
إِلَّا عِبَادَكَ مِنۡهُمُ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ٨٣
Illâ 'ibâdaka minhumul-muhlasîn
Onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların bir yana.
قَالَ فَٱلۡحَقُّ وَٱلۡحَقَّ أَقُولُ ٨٤
Kâla fal-hakku val-hakka akûl
Rabbi de şöyle demişti: İşte bu hak ve ben hep hakkı söylerim.
لَأَمۡلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكَ وَمِمَّن تَبِعَكَ مِنۡهُمۡ أَجۡمَعِينَ ٨٥
La amla'anna cahannama minka vamimman tabi'aka minhum acma'în
Sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduracağım! buyurdu.
قُلۡ مَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٖ وَمَآ أَنَا۠ مِنَ ٱلۡمُتَكَلِّفِينَ ٨٦
Kul mâ as'alukum 'alayhi min acrin vamâ ana minal-mutakallifîn
(Rasûlüm!) De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben kendiliğimden bir şey iddia edenlerden de değilim."
إِنۡ هُوَ إِلَّا ذِكۡرٞ لِّلۡعَٰلَمِينَ ٨٧
In huva illâ zikrul lil-'âlamîn
Bu Kur'an, ancak âlemler için bir öğüttür.
وَلَتَعۡلَمُنَّ نَبَأَهُۥ بَعۡدَ حِينِۭ ٨٨
Valata'lamunna naba'ahû ba'da hîn
Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra çok iyi öğreneceksiniz.
Okunuş, Qabas tarafından Arapça metinden yazılmış bir okuma yardımıdır. Doğru telaffuz için Arap harflerini ve tecvidi öğrenin.
Sad Suresi 88 ayettir. Kur'an-ı Kerim'in 38. suresidir.
Sad Suresi Mekki bir suredir.
Sad Suresi 23. cüzdedir.
Evet. Bu sayfanın üstündeki başlat düğmesine basın veya istediğiniz ayetten başlayın. Qabas uygulamasında sureyi çevrimdışı dinlemek için indirebilirsiniz.