19. Cüz وقال الذين

Furkan Suresi 25:21 ile Neml Suresi 27:55 arası

Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others

Furkan Suresi

۞ وَقَالَ ٱلَّذِينَ لَا يَرۡجُونَ لِقَآءَنَا لَوۡلَآ أُنزِلَ عَلَيۡنَا ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ أَوۡ نَرَىٰ رَبَّنَاۗ لَقَدِ ٱسۡتَكۡبَرُواْ فِيٓ أَنفُسِهِمۡ وَعَتَوۡ عُتُوّٗا كَبِيرٗا ٢١

Vakâlal-lazîna lâ yarcûna likâ'anâ lavlâ unzila 'alaynal-malâ'ikatu av narâ rabbanâ lakadistakbarû fî anfusihim va'atav 'utuvvan kabîrâ

Bizimle karşılaşmayı (bir gün huzurumuza geleceklerini) ummayanlar: «Bize ya melekler indirilmeliydi ya da Rabbimizi görmeliydik» dediler. Andolsun ki onlar kendileri hakkında kibire kapılmışlar ve azgınlıkla pek ileri gitmişlerdir.

يَوۡمَ يَرَوۡنَ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةَ لَا بُشۡرَىٰ يَوۡمَئِذٖ لِّلۡمُجۡرِمِينَ وَيَقُولُونَ حِجۡرٗا مَّحۡجُورٗا ٢٢

Yavma yaravnal-malâ'ikata lâ buşrâ yavma'izil lil-mucrimîna vayakûlûna hicram mahcûrâ

(Fakat) melekleri görecekleri gün, günahkârlara o gün hiçbir sevinç haberi yoktur ve: (Melekler onlara; Size, sevinmek) yasaktır, yasak! diyeceklerdir.

وَقَدِمۡنَآ إِلَىٰ مَا عَمِلُواْ مِنۡ عَمَلٖ فَجَعَلۡنَٰهُ هَبَآءٗ مَّنثُورًا ٢٣

Vakadimnâ ilâ mâ 'amilû min 'amalin faca'alnâhu habâ'am mansûrâ

Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız).

أَصۡحَٰبُ ٱلۡجَنَّةِ يَوۡمَئِذٍ خَيۡرٞ مُّسۡتَقَرّٗا وَأَحۡسَنُ مَقِيلٗا ٢٤

Ashâbul-cannati yavma'izin hayrum mustakarran va ahsanu makîlâ

O gün cennetliklerin kalacakları yer daha hayırlı ve dinlenecekleri yer pek güzeldir.

وَيَوۡمَ تَشَقَّقُ ٱلسَّمَآءُ بِٱلۡغَمَٰمِ وَنُزِّلَ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ تَنزِيلًا ٢٥

Vayavma taşakkakus-samâ'u bil-ğamâmi vanuzzilal-malâ'ikatu tanzîlâ

O gün gökyüzü beyaz bulutlar ile yarılacak ve melekler bölük bölük indirileceklerdir.

ٱلۡمُلۡكُ يَوۡمَئِذٍ ٱلۡحَقُّ لِلرَّحۡمَٰنِۚ وَكَانَ يَوۡمًا عَلَى ٱلۡكَٰفِرِينَ عَسِيرٗا ٢٦

Al-mulku yavma'izinil-hakku lir-rahmâni vakâna yavman 'alal-kâfirîna 'asîrâ

İşte o gün, gerçek mülk (hükümranlık) çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için de pek çetin bir gündür o.

وَيَوۡمَ يَعَضُّ ٱلظَّالِمُ عَلَىٰ يَدَيۡهِ يَقُولُ يَٰلَيۡتَنِي ٱتَّخَذۡتُ مَعَ ٱلرَّسُولِ سَبِيلٗا ٢٧

Vayavma ya'adduz-zâlimu 'alâ yadayhi yakûlu yâlaytanit-tahaztu ma'ar-rasûli sabîlâ

O gün, zalim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!

يَٰوَيۡلَتَىٰ لَيۡتَنِي لَمۡ أَتَّخِذۡ فُلَانًا خَلِيلٗا ٢٨

Yâvaylatâ laytanî lam attahiz fulânan halîlâ

Yazık bana! Keşke falancayı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim!

لَّقَدۡ أَضَلَّنِي عَنِ ٱلذِّكۡرِ بَعۡدَ إِذۡ جَآءَنِيۗ وَكَانَ ٱلشَّيۡطَٰنُ لِلۡإِنسَٰنِ خَذُولٗا ٢٩

Llakad adallanî 'aniz-zikri ba'da iz câ'anî vakânaş-şaytânu lil-insâni hazûlâ

Çünkü zikir (Kur'an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsva eder.

وَقَالَ ٱلرَّسُولُ يَٰرَبِّ إِنَّ قَوۡمِي ٱتَّخَذُواْ هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانَ مَهۡجُورٗا ٣٠

Vakâlar-rasûlu yârabbi inna kavmit-tahazû hâzal-kur'âna mahcûrâ

Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terkettiler.

وَكَذَٰلِكَ جَعَلۡنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوّٗا مِّنَ ٱلۡمُجۡرِمِينَۗ وَكَفَىٰ بِرَبِّكَ هَادِيٗا وَنَصِيرٗا ٣١

Vakazâlika ca'alnâ likulli nabiyyin 'aduvvam minal-mucrimîna vakafâ birabbika hâdiyan vanasîrâ

(Rasûlüm ) İşte biz böylece her peygamber için suçlulardan düşmanlar peydâ ettik. Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

وَقَالَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَوۡلَا نُزِّلَ عَلَيۡهِ ٱلۡقُرۡءَانُ جُمۡلَةٗ وَٰحِدَةٗۚ كَذَٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِۦ فُؤَادَكَۖ وَرَتَّلۡنَٰهُ تَرۡتِيلٗا ٣٢

Vakâlal-lazîna kafarû lavlâ nuzzila 'alayhil-kur'ânu cumlatan vâhidatan kazâlika linusabbita bihî fu'âdaka varattalnâhu tartîlâ

İnkâr edenler: Kur'an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi? dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk. 

وَلَا يَأۡتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلَّا جِئۡنَٰكَ بِٱلۡحَقِّ وَأَحۡسَنَ تَفۡسِيرًا ٣٣

Valâ ya'tûnaka bimasalin illâ ci'nâka bil-hakki va ahsana tafsîrâ

Sana hiçbir misal getirmezler ki, biz sana hak ve açıklaması en güzel olanını getirmemiş olalım.

ٱلَّذِينَ يُحۡشَرُونَ عَلَىٰ وُجُوهِهِمۡ إِلَىٰ جَهَنَّمَ أُوْلَٰٓئِكَ شَرّٞ مَّكَانٗا وَأَضَلُّ سَبِيلٗا ٣٤

Allazîna yuhşarûna 'alâ vucûhihim ilâ cahannama ulâ'ika şarrum makânan va adallu sabîlâ

Cehennem'de yüzükoyun haşr olunacak olanlar, işte yerleri en kötü ve yolları en sapık olanlar bunlardır.

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَٰبَ وَجَعَلۡنَا مَعَهُۥٓ أَخَاهُ هَٰرُونَ وَزِيرٗا ٣٥

Valakad âtaynâ mûsal-kitâba vaca'alnâ ma'ahû ahâhu hârûna vazîrâ

Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik, kardeşi Harun'u da ona yardımcı yaptık.

فَقُلۡنَا ٱذۡهَبَآ إِلَى ٱلۡقَوۡمِ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِنَا فَدَمَّرۡنَٰهُمۡ تَدۡمِيرٗا ٣٦

Fakulnazhabâ ilal-kavmil-lazîna kazzabû bi'âyâtinâ fadammarnâhum tadmîrâ

«Âyetlerimizi yalan sayan kavme gidin» dedik. Sonunda, (yola gelmediklerinden) onları yerle bir ediverdik.

وَقَوۡمَ نُوحٖ لَّمَّا كَذَّبُواْ ٱلرُّسُلَ أَغۡرَقۡنَٰهُمۡ وَجَعَلۡنَٰهُمۡ لِلنَّاسِ ءَايَةٗۖ وَأَعۡتَدۡنَا لِلظَّٰلِمِينَ عَذَابًا أَلِيمٗا ٣٧

Vakavma nûhil lammâ kazzabur-rusula ağraknâhum vaca'alnâhum lin-nâsi âyatan va a'tadnâ liz-zâlimîna 'azâban alîmâ

Nuh kavmine gelince, peygamberleri yalancılıkla itham ettiklerinde onları, suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret yaptık. Zalimler için acıklı bir azap hazırladık.

وَعَادٗا وَثَمُودَاْ وَأَصۡحَٰبَ ٱلرَّسِّ وَقُرُونَۢا بَيۡنَ ذَٰلِكَ كَثِيرٗا ٣٨

Va'âdan vasamûda va ashâbar-rassi vakurûnâ bayna zâlika kasîrâ

Âd'ı, Semûd'u, Ress halkını ve bunlar arasında daha birçok nesilleri de (inkârcılıklarından ötürü helâk ettik).

وَكُلّٗا ضَرَبۡنَا لَهُ ٱلۡأَمۡثَٰلَۖ وَكُلّٗا تَبَّرۡنَا تَتۡبِيرٗا ٣٩

Vakullan darabnâ lahul-amsâla vakullan tabbarnâ tatbîrâ

Onların her birine (uymaları için) misaller getirdik; (ama öğüt almadıkları için) hepsini kırdık geçirdik.

وَلَقَدۡ أَتَوۡاْ عَلَى ٱلۡقَرۡيَةِ ٱلَّتِيٓ أُمۡطِرَتۡ مَطَرَ ٱلسَّوۡءِۚ أَفَلَمۡ يَكُونُواْ يَرَوۡنَهَاۚ بَلۡ كَانُواْ لَا يَرۡجُونَ نُشُورٗا ٤٠

Valakad atav 'alal-karyatil-latî umtirat mataras-sav'i afalam yakûnû yaravnahâ bal kânû lâ yarcûna nuşûrâ

(Rasûlüm!) Andolsun (bu Mekkeli putperestler), belâ ve felâket yağmuruna tutulmuş olan o beldeye uğramışlardır. Peki onu görmüyorlar mıydı? Hayır, onlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktadırlar,

وَإِذَا رَأَوۡكَ إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَٰذَا ٱلَّذِي بَعَثَ ٱللَّهُ رَسُولًا ٤١

Va izâ ra'avka in yattahizûnaka illâ huzuvan ahâzal-lazî ba'asallâhu rasûlâ

Seni gördükleri zaman: «Bu mu Allah'ın peygamber olarak gönderdiği!» diyerek hep seni alaya alıyorlar.

إِن كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنۡ ءَالِهَتِنَا لَوۡلَآ أَن صَبَرۡنَا عَلَيۡهَاۚ وَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ حِينَ يَرَوۡنَ ٱلۡعَذَابَ مَنۡ أَضَلُّ سَبِيلًا ٤٢

In kâda layudillunâ 'an âlihatinâ lavlâ an sabarnâ 'alayhâ vasavfa ya'lamûna hîna yaravnal-'azâba man adallu sabîlâ

«Şayet ilâhlarımıza ibadet etmekte direnmeseydik, neredeyse bizi onlardan saptıracaktı.» demektedirler. Fakat onlar azabı gördükleri zaman, asıl kimin yolunun sapık olduğunu anlayacaklardır.

أَرَءَيۡتَ مَنِ ٱتَّخَذَ إِلَٰهَهُۥ هَوَىٰهُ أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيۡهِ وَكِيلًا ٤٣

Ara'ayta manit-tahaza ilâhahû havâhu afa'anta takûnu 'alayhi vakîlâ

(Ey Muhammed) Kendi hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?

أَمۡ تَحۡسَبُ أَنَّ أَكۡثَرَهُمۡ يَسۡمَعُونَ أَوۡ يَعۡقِلُونَۚ إِنۡ هُمۡ إِلَّا كَٱلۡأَنۡعَٰمِ بَلۡ هُمۡ أَضَلُّ سَبِيلًا ٤٤

Am tahsabu anna aksarahum yasma'ûna av ya'kilûna in hum illâ kal-an'âmi bal hum adallu sabîlâ

Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.

أَلَمۡ تَرَ إِلَىٰ رَبِّكَ كَيۡفَ مَدَّ ٱلظِّلَّ وَلَوۡ شَآءَ لَجَعَلَهُۥ سَاكِنٗا ثُمَّ جَعَلۡنَا ٱلشَّمۡسَ عَلَيۡهِ دَلِيلٗا ٤٥

Alam tara ilâ rabbika kayfa maddaz-zilla valav şâ'a laca'alahû sâkinan summa ca'alnaş-şamsa 'alayhi dalîlâ

Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz kılardı. Sonra biz güneşi, ona delil kıldık.

ثُمَّ قَبَضۡنَٰهُ إِلَيۡنَا قَبۡضٗا يَسِيرٗا ٤٦

Summa kabadnâhu ilaynâ kabdan yasîrâ

Sonra onu (uzayan gölgeyi) yavaş yavaş kendimize çektik (kısalttık).

وَهُوَ ٱلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ ٱلَّيۡلَ لِبَاسٗا وَٱلنَّوۡمَ سُبَاتٗا وَجَعَلَ ٱلنَّهَارَ نُشُورٗا ٤٧

Vahuval-lazî ca'ala lakumul-layla libâsan van-navma subâtan vaca'alan-nahâra nuşûrâ

Sizin için geceyi örtü, uykuyu istirahat kılan, gündüzü de dağılıp çalışma (zamanı) yapan, O'dur.

وَهُوَ ٱلَّذِيٓ أَرۡسَلَ ٱلرِّيَٰحَ بُشۡرَۢا بَيۡنَ يَدَيۡ رَحۡمَتِهِۦۚ وَأَنزَلۡنَا مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءٗ طَهُورٗا ٤٨

Vahuval-lazî arsalar-riyâha buşrâ bayna yaday rahmatihî va anzalnâ minas-samâ'i mâ'an tahûrâ

Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O’dur. Ve nice insanlara su vermek için gökten tertemiz su indirdik.

لِّنُحۡـِۧيَ بِهِۦ بَلۡدَةٗ مَّيۡتٗا وَنُسۡقِيَهُۥ مِمَّا خَلَقۡنَآ أَنۡعَٰمٗا وَأَنَاسِيَّ كَثِيرٗا ٤٩

Llinuhya bihî baldatam maytan vanuskiyahû mimmâ halaknâ an'âman va anâsiyya kasîrâ

Biz, ölü toprağa can vermek, yarattığımız nice hayvanlara...

وَلَقَدۡ صَرَّفۡنَٰهُ بَيۡنَهُمۡ لِيَذَّكَّرُواْ فَأَبَىٰٓ أَكۡثَرُ ٱلنَّاسِ إِلَّا كُفُورٗا ٥٠

Valakad sarrafnâhu baynahum liyazzakkarû fa abâ aksarun-nâsi illâ kufûrâ

Sonra da ibret almaları için bu suyu aralarında, muhtelif vakitlere göre değiştirmişizdir. Buna rağmen insanların çoğu yine de (falan yıldızla yağmurlandırıldık diyerek) nankörlük (etmek) ten vazgeçmemiştir.

وَلَوۡ شِئۡنَا لَبَعَثۡنَا فِي كُلِّ قَرۡيَةٖ نَّذِيرٗا ٥١

Valav şi'nâ laba'asnâ fî kulli karyatin nazîrâ

(Rasûlüm!) Şayet dileseydik, elbet her ülkeye bir uyarıcı (peygamber) gönderirdik.(Fakat evrensel uyarıcılık görevini sana verdik, seni bütün insanlığa peygamber olarak gönderdik.)

فَلَا تُطِعِ ٱلۡكَٰفِرِينَ وَجَٰهِدۡهُم بِهِۦ جِهَادٗا كَبِيرٗا ٥٢

Falâ tuti'il-kâfirîna vacâhidhum bihî cihâdan kabîrâ

(Fakat evrensel uyarıcılık görevini sana verdik.) O halde, kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kuran ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver!

۞ وَهُوَ ٱلَّذِي مَرَجَ ٱلۡبَحۡرَيۡنِ هَٰذَا عَذۡبٞ فُرَاتٞ وَهَٰذَا مِلۡحٌ أُجَاجٞ وَجَعَلَ بَيۡنَهُمَا بَرۡزَخٗا وَحِجۡرٗا مَّحۡجُورٗا ٥٣

Vahuval-lazî maracal-bahrayni hâzâ 'azbun furâtun vahâzâ milhun ucâcun vaca'ala baynahumâ barzahan vahicram mahcûrâ

Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O'dur.

وَهُوَ ٱلَّذِي خَلَقَ مِنَ ٱلۡمَآءِ بَشَرٗا فَجَعَلَهُۥ نَسَبٗا وَصِهۡرٗاۗ وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرٗا ٥٤

Vahuval-lazî halaka minal-mâ'i başaran faca'alahû nasaban vasihran vakâna rabbuka kadîrâ

Sudan (meniden) bir insan yaratıp onu nesep ve sıhriyet (kan ve evlilik bağından doğan) yakınlığa dönüştüren O'dur. Rabbinin her şeye gücü yeter.

وَيَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ مَا لَا يَنفَعُهُمۡ وَلَا يَضُرُّهُمۡۗ وَكَانَ ٱلۡكَافِرُ عَلَىٰ رَبِّهِۦ ظَهِيرٗا ٥٥

Vaya'budûna min dûnillâhi mâ lâ yanfa'uhum valâ yadurruhum vakânal-kâfiru 'alâ rabbihî zahîrâ

(Böyle iken inkarcılar) Allah’ı bırakıp kendilerine ne fayda ne de zarar verebilen şeylere kulluk ediyorlar. Kâfir, Rabbine karşı (şeytana) yardımcıdır.

وَمَآ أَرۡسَلۡنَٰكَ إِلَّا مُبَشِّرٗا وَنَذِيرٗا ٥٦

Vamâ arsalnâka illâ mubaşşiran vanazîrâ

(Rasûlüm!) Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.

قُلۡ مَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍ إِلَّا مَن شَآءَ أَن يَتَّخِذَ إِلَىٰ رَبِّهِۦ سَبِيلٗا ٥٧

Kul mâ as'alukum 'alayhi min acrin illâ man şâ'a an yattahiza ilâ rabbihî sabîlâ

De ki: Buna karşılık, sizden, Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler (olmanız) dışında herhangi bir ücret istemiyorum.

وَتَوَكَّلۡ عَلَى ٱلۡحَيِّ ٱلَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحۡ بِحَمۡدِهِۦۚ وَكَفَىٰ بِهِۦ بِذُنُوبِ عِبَادِهِۦ خَبِيرًا ٥٨

Vatavakkal 'alal-hayyil-lazî lâ yamûtu vasabbih bihamdihî vakafâ bihî bizunûbi 'ibâdihî habîrâ

Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip dayan. O'nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarını O’nun bilmesi yeter.

ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَا فِي سِتَّةِ أَيَّامٖ ثُمَّ ٱسۡتَوَىٰ عَلَى ٱلۡعَرۡشِۖ ٱلرَّحۡمَٰنُ فَسۡـَٔلۡ بِهِۦ خَبِيرٗا ٥٩

Allazî halakas-samâvâti val-arda vamâ baynahumâ fî sittati ayyâmin summastavâ 'alal-'arşir-rahmânu fas'al bihî habîrâ

Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva eden Rahmân'dır. Bunu bir bilene sor.

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱسۡجُدُواْۤ لِلرَّحۡمَٰنِ قَالُواْ وَمَا ٱلرَّحۡمَٰنُ أَنَسۡجُدُ لِمَا تَأۡمُرُنَا وَزَادَهُمۡ نُفُورٗا۩ ٦٠

Va izâ kîla lahumuscudû lir-rahmâni kâlû vamar-rahmânu anascudu limâ ta'murunâ vazâdahum nufûrâ

Onlara: Rahmân'a secde edin! denildiği zaman: «Rahmân da neymiş! Bize emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç!» derler ve bu emir onların nefretini arttırır.

تَبَارَكَ ٱلَّذِي جَعَلَ فِي ٱلسَّمَآءِ بُرُوجٗا وَجَعَلَ فِيهَا سِرَٰجٗا وَقَمَرٗا مُّنِيرٗا ٦١

Tabârakal-lazî ca'ala fis-samâ'i burûcan vaca'ala fîhâ sirâcan vakamaram munîrâ

Oysa gökte burçlar yaratan ve orada aydınlatıcı olarak güneşi ve ayı var eden Allah ne yücedir.

وَهُوَ ٱلَّذِي جَعَلَ ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّهَارَ خِلۡفَةٗ لِّمَنۡ أَرَادَ أَن يَذَّكَّرَ أَوۡ أَرَادَ شُكُورٗا ٦٢

Vahuval-lazî ca'alal-layla van-nahâra hilfatal liman arâda an yazzakkara av arâda şukûrâ

İbret almak, yahut şükretmek isteyen kimseler için, gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de Allah'tır.

وَعِبَادُ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلَّذِينَ يَمۡشُونَ عَلَى ٱلۡأَرۡضِ هَوۡنٗا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ ٱلۡجَٰهِلُونَ قَالُواْ سَلَٰمٗا ٦٣

Va'ibâdur-rahmânil-lazîna yamşûna 'alal-ardi havnan va izâ hâtabahumul-câhilûna kâlû salâmâ

Rahmân'ın( has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) «Selam!» derler (geçerler);

وَٱلَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمۡ سُجَّدٗا وَقِيَٰمٗا ٦٤

Vallazîna yabîtûna lirabbihim succadan vakiyâmâ

Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyam durarak geçirirler.

وَٱلَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا ٱصۡرِفۡ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۖ إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا ٦٥

Vallazîna yakûlûna rabbanasrif 'annâ 'azâba cahannama inna 'azâbahâ kâna ğarâmâ

Ve şöyle derler: Rabbimiz! Cehennem azabını üzerimizden sav. Doğrusu onun azabı gelip geçici değil, devamlıdır.

إِنَّهَا سَآءَتۡ مُسۡتَقَرّٗا وَمُقَامٗا ٦٦

Innahâ sâ'at mustakarran vamukâmâ

Orası cidden ne kötü bir yerleşme ve ikamet yeridir!

وَٱلَّذِينَ إِذَآ أَنفَقُواْ لَمۡ يُسۡرِفُواْ وَلَمۡ يَقۡتُرُواْ وَكَانَ بَيۡنَ ذَٰلِكَ قَوَامٗا ٦٧

Vallazîna izâ anfakû lam yusrifû valam yakturû vakâna bayna zâlika kavâmâ

(O kullar), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar. 

وَٱلَّذِينَ لَا يَدۡعُونَ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ وَلَا يَقۡتُلُونَ ٱلنَّفۡسَ ٱلَّتِي حَرَّمَ ٱللَّهُ إِلَّا بِٱلۡحَقِّ وَلَا يَزۡنُونَۚ وَمَن يَفۡعَلۡ ذَٰلِكَ يَلۡقَ أَثَامٗا ٦٨

Vallazîna lâ yad'ûna ma'allâhi ilâhan âhara valâ yaktulûnan-nafsal-latî harramallâhu illâ bil-hakki valâ yaznûna vaman yaf'al zâlika yalka asâmâ

Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir ilâha yalvarmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı ( nın cezasını) bulur;

يُضَٰعَفۡ لَهُ ٱلۡعَذَابُ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ وَيَخۡلُدۡ فِيهِۦ مُهَانًا ٦٩

Yudâ'af lahul-'azâbu yavmal-kiyâmati vayahlud fîhî muhânâ

Kıyamet günü azabı kat kat arttırılır ve onda (azapta) alçaltılmış olarak devamlı kalır.

إِلَّا مَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ عَمَلٗا صَٰلِحٗا فَأُوْلَٰٓئِكَ يُبَدِّلُ ٱللَّهُ سَيِّـَٔاتِهِمۡ حَسَنَٰتٖۗ وَكَانَ ٱللَّهُ غَفُورٗا رَّحِيمٗا ٧٠

Illâ man tâba va âmana va'amila 'amalan sâlihan fa ulâ'ika yubaddilullâhu sayyi'âtihim hasanâtin vakânallâhu ğafûrar rahîmâ

Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.

وَمَن تَابَ وَعَمِلَ صَٰلِحٗا فَإِنَّهُۥ يَتُوبُ إِلَى ٱللَّهِ مَتَابٗا ٧١

Vaman tâba va'amila sâlihan fa innahû yatûbu ilallâhi matâbâ

Kim tevbe edip salih amel işlerse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.

وَٱلَّذِينَ لَا يَشۡهَدُونَ ٱلزُّورَ وَإِذَا مَرُّواْ بِٱللَّغۡوِ مَرُّواْ كِرَامٗا ٧٢

Vallazîna lâ yaşhadûnaz-zûra va izâ marrû bil-lağvi marrû kirâmâ

(O kullar), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.

وَٱلَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُواْ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمۡ لَمۡ يَخِرُّواْ عَلَيۡهَا صُمّٗا وَعُمۡيَانٗا ٧٣

Vallazîna izâ zukkirû bi'âyâti rabbihim lam yahirrû 'alayhâ summan va'umyânâ

Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar,

وَٱلَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبۡ لَنَا مِنۡ أَزۡوَٰجِنَا وَذُرِّيَّٰتِنَا قُرَّةَ أَعۡيُنٖ وَٱجۡعَلۡنَا لِلۡمُتَّقِينَ إِمَامًا ٧٤

Vallazîna yakûlûna rabbanâ hab lanâ min azvâcinâ vazurriyyâtinâ kurrata a'yunin vac'alnâ lil-muttakîna imâmâ

(Ve o kullar): «Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!» derler.

أُوْلَٰٓئِكَ يُجۡزَوۡنَ ٱلۡغُرۡفَةَ بِمَا صَبَرُواْ وَيُلَقَّوۡنَ فِيهَا تَحِيَّةٗ وَسَلَٰمًا ٧٥

Ulâ'ika yuczavnal-ğurfata bimâ sabarû vayulakkavna fîhâ tahiyyatan vasalâmâ

İşte onlara, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.

خَٰلِدِينَ فِيهَاۚ حَسُنَتۡ مُسۡتَقَرّٗا وَمُقَامٗا ٧٦

Hâlidîna fîhâ hasunat mustakarran vamukâmâ

Orada ebedî kalacaklardır. Orası ne güzel bir yerleşme ve ikamet yeridir.

قُلۡ مَا يَعۡبَؤُاْ بِكُمۡ رَبِّي لَوۡلَا دُعَآؤُكُمۡۖ فَقَدۡ كَذَّبۡتُمۡ فَسَوۡفَ يَكُونُ لِزَامَۢا ٧٧

Kul mâ ya'ba'u bikum rabbî lavlâ du'â'ukum fakad kazzabtum fasavfa yakûnu lizâmâ

(Rasûlüm!) De ki: (Kulluk ve yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin? (Ey inkârcılar! Size Rasûlün bildirdiklerini) kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır!

Şuara Suresi

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

طسٓمٓ ١

Tâ Sîn Mîm

Tâ. Sîn. Mîm.

تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱلۡكِتَٰبِ ٱلۡمُبِينِ ٢

Tilka âyâtul-kitâbil-mubîn

Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.

لَعَلَّكَ بَٰخِعٞ نَّفۡسَكَ أَلَّا يَكُونُواْ مُؤۡمِنِينَ ٣

La'allaka bâhi'un nafsaka allâ yakûnû mu'minîn

(Rasûlüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!

إِن نَّشَأۡ نُنَزِّلۡ عَلَيۡهِم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ ءَايَةٗ فَظَلَّتۡ أَعۡنَٰقُهُمۡ لَهَا خَٰضِعِينَ ٤

In naşa' nunazzil 'alayhim minas-samâ'i âyatan fazallat a'nâkuhum lahâ hâdi'în

Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyunları eğilip kalır.

وَمَا يَأۡتِيهِم مِّن ذِكۡرٖ مِّنَ ٱلرَّحۡمَٰنِ مُحۡدَثٍ إِلَّا كَانُواْ عَنۡهُ مُعۡرِضِينَ ٥

Vamâ ya'tîhim min zikrim minar-rahmâni muhdasin illâ kânû 'anhu mu'ridîn

Kendilerine, Rahmân (o çok esirgeyici Allah) dan hiçbir yeni öğüt gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.

فَقَدۡ كَذَّبُواْ فَسَيَأۡتِيهِمۡ أَنۢبَٰٓؤُاْ مَا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ ٦

Fakad kazzabû fasaya'tîhim ambâ'u mâ kânû bihî yastahzi'ûn

Üstelik (ona) «yalandır» derler, fakat alay edip durdukları şeylerin haberleri yakında onlara gelecektir.

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ إِلَى ٱلۡأَرۡضِ كَمۡ أَنۢبَتۡنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوۡجٖ كَرِيمٍ ٧

Avalam yarav ilal-ardi kam ambatnâ fîhâ min kulli zavcin karîm

Yeryüzüne bir bakmazlar mı! Orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirdik.

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ٨

Inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn

Şüphesiz bunlarda (Allah'ın kudretine) bir nişâne vardır; ama çoğu iman etmezler.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ٩

Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm

Şüphe yok ki Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

وَإِذۡ نَادَىٰ رَبُّكَ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱئۡتِ ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّٰلِمِينَ ١٠

Va iz nâdâ rabbuka mûsâ ani'til-kavmaz-zâlimîn

Hani Rabbin Musa'ya: O zalimler güruhuna, git diye seslenmişti.

قَوۡمَ فِرۡعَوۡنَۚ أَلَا يَتَّقُونَ ١١

Kavma fir'avna alâ yattakûn

Firavun'un kavmine. Hâlâ (başlarına gelecekten) sakınmayacaklar mı onlar?

قَالَ رَبِّ إِنِّيٓ أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ ١٢

Kâla rabbi innî ahâfu an yukazzibûn

Musa şöyle dedi: Rabbim! Doğrusu, beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum.

وَيَضِيقُ صَدۡرِي وَلَا يَنطَلِقُ لِسَانِي فَأَرۡسِلۡ إِلَىٰ هَٰرُونَ ١٣

Vayadîku sadrî valâ yantaliku lisânî fa arsil ilâ hârûn

"Göğsüm daralıyor; dilim çözülmüyor; onun için Harun'a da elçilik ver.

وَلَهُمۡ عَلَيَّ ذَنۢبٞ فَأَخَافُ أَن يَقۡتُلُونِ ١٤

Valahum 'alayya zambun fa ahâfu an yaktulûn

Onların bana isnad ettikleri bir suç da var. Bundan ötürü beni öldürmelerinden korkuyorum.

قَالَ كَلَّاۖ فَٱذۡهَبَا بِـَٔايَٰتِنَآۖ إِنَّا مَعَكُم مُّسۡتَمِعُونَ ١٥

Kâla kallâ fazhabâ bi'âyâtinâ innâ ma'akum mustami'ûn

Allah buyurdu: Hayır (seni asla öldüremezler)! İkiniz mucizelerimizle gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.

فَأۡتِيَا فِرۡعَوۡنَ فَقُولَآ إِنَّا رَسُولُ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٦

Fa tiyâ fir'avna fakûlâ innâ rasûlu rabbil-'âlamîn

Haydi Firavun’a gidip deyin ki: Gerçekten biz, âlemlerin Rabbi'nin elçisiyiz;

أَنۡ أَرۡسِلۡ مَعَنَا بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ١٧

An arsil ma'anâ banî isrâ'îl

İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.

قَالَ أَلَمۡ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدٗا وَلَبِثۡتَ فِينَا مِنۡ عُمُرِكَ سِنِينَ ١٨

Kâla alam nurabbika fînâ valîdan valabista fînâ min 'umurika sinîn

(Kendisine Allah'ın emri tebliğ edilince Firavun) dedi ki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi?

وَفَعَلۡتَ فَعۡلَتَكَ ٱلَّتِي فَعَلۡتَ وَأَنتَ مِنَ ٱلۡكَٰفِرِينَ ١٩

Vafa'alta fa'latakal-latî fa'alta va anta minal-kâfirîn

Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!

قَالَ فَعَلۡتُهَآ إِذٗا وَأَنَا۠ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ ٢٠

Kâla fa'altuhâ izan va ana minad-dâllîn

Mûsâ da demişti ki: "Ben onu o zaman cahillerden biri olarak, bilmeyerek yapmıştım."

فَفَرَرۡتُ مِنكُمۡ لَمَّا خِفۡتُكُمۡ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكۡمٗا وَجَعَلَنِي مِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ٢١

Fafarartu minkum lammâ hiftukum favahaba lî rabbî hukman vaca'alanî minal-mursalîn

Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı.

وَتِلۡكَ نِعۡمَةٞ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنۡ عَبَّدتَّ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ٢٢

Vatilka ni'matun tamunnuhâ 'alayya an 'abbatta banî isrâ'îl

O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrailoğullarını kendine kul köle etmendir.

قَالَ فِرۡعَوۡنُ وَمَا رَبُّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٢٣

Kâla fir'avnu vamâ rabbul-'âlamîn

Firavun şöyle dedi: Alemlerin Rabbi dediğin de nedir?

قَالَ رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَآۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ ٢٤

Kâla rabbus-samâvâti val-ardi vamâ baynahumâ in kuntum mûkinîn

Musa cevap verdi: Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız, (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir.

قَالَ لِمَنۡ حَوۡلَهُۥٓ أَلَا تَسۡتَمِعُونَ ٢٥

Kâla liman havlahû alâ tastami'ûn

(Firavun) etrafında bulunanlara: İşitiyor musunuz? dedi.

قَالَ رَبُّكُمۡ وَرَبُّ ءَابَآئِكُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ ٢٦

Kâla rabbukum varabbu âbâ'ikumul-avvalîn

Musa dedi ki: O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.

قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ ٱلَّذِيٓ أُرۡسِلَ إِلَيۡكُمۡ لَمَجۡنُونٞ ٢٧

Kâla inna rasûlakumul-lazî ursila ilaykum lamacnûn

Firavun: Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir, dedi.

قَالَ رَبُّ ٱلۡمَشۡرِقِ وَٱلۡمَغۡرِبِ وَمَا بَيۡنَهُمَآۖ إِن كُنتُمۡ تَعۡقِلُونَ ٢٨

Kâla rabbul-maşriki val-mağribi vamâ baynahumâ in kuntum ta'kilûn

Musa devamla şunu söyledi: Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir .

قَالَ لَئِنِ ٱتَّخَذۡتَ إِلَٰهًا غَيۡرِي لَأَجۡعَلَنَّكَ مِنَ ٱلۡمَسۡجُونِينَ ٢٩

Kâla la init-tahazta ilâhan ğayrî la ac'alannaka minal-mascûnîn

Firavun: Benden başkasını tanrı edinirsen, andolsun ki seni zindanlıklardan ederim! dedi.

قَالَ أَوَلَوۡ جِئۡتُكَ بِشَيۡءٖ مُّبِينٖ ٣٠

Kâla avalav ci'tuka bişay'im mubîn

Musa: Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı? dedi.

قَالَ فَأۡتِ بِهِۦٓ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ٣١

Kâla fa ti bihî in kunta minas-sâdikîn

Firavun: Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu! diye karşılık verdi.

فَأَلۡقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعۡبَانٞ مُّبِينٞ ٣٢

Fa alkâ 'asâhu fa izâ hiya su'bânum mubîn

Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık koca bir yılan (oluvermiş).

وَنَزَعَ يَدَهُۥ فَإِذَا هِيَ بَيۡضَآءُ لِلنَّٰظِرِينَ ٣٣

Vanaza'a yadahû fa izâ hiya baydâ'u lin-nâzirîn

Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir şey oluvermiş)!

قَالَ لِلۡمَلَإِ حَوۡلَهُۥٓ إِنَّ هَٰذَا لَسَٰحِرٌ عَلِيمٞ ٣٤

Kâla lil-mala'i havlahû inna hâzâ lasâhirun 'alîm

Firavun, çevresindeki ileri gelenlere: Bu, dedi, doğrusu çok bilgili bir sihirbaz!

يُرِيدُ أَن يُخۡرِجَكُم مِّنۡ أَرۡضِكُم بِسِحۡرِهِۦ فَمَاذَا تَأۡمُرُونَ ٣٥

Yurîdu an yuhricakum min ardikum bisihrihî famâzâ ta'murûn

Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?

قَالُوٓاْ أَرۡجِهۡ وَأَخَاهُ وَٱبۡعَثۡ فِي ٱلۡمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ ٣٦

Kâlû arcih va ahâhu vab'as fil-madâ'ini hâşirîn

Etrafındakiler de ona şöyle demişlerdi: "Onu ve kardeşini alıkoy ve şehirlere toplayıcı görevliler gönder.

يَأۡتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٖ ٣٧

Ya'tûka bikulli sahhârin 'alîm

Ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa sana getirsinler.

فَجُمِعَ ٱلسَّحَرَةُ لِمِيقَٰتِ يَوۡمٖ مَّعۡلُومٖ ٣٨

Facumi'as-saharatu limîkâti yavmim ma'lûm

Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde biraraya getirildi.

وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلۡ أَنتُم مُّجۡتَمِعُونَ ٣٩

Vakîla lin-nâsi hal antum muctami'ûn

Halka: Siz de toplanıyor musunuz (haydi hemen toplanın), denildi. 

لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ ٱلسَّحَرَةَ إِن كَانُواْ هُمُ ٱلۡغَٰلِبِينَ ٤٠

La'allanâ nattabi'us-saharata in kânû humul-ğâlibîn

(Firavunun adamları:) Eğer üstün gelirlerse, herhalde sihirbazlara uyarız, dediler.

فَلَمَّا جَآءَ ٱلسَّحَرَةُ قَالُواْ لِفِرۡعَوۡنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجۡرًا إِن كُنَّا نَحۡنُ ٱلۡغَٰلِبِينَ ٤١

Falammâ câ'as-saharatu kâlû lifir'avna a'inna lanâ la acran in kunnâ nahnul-ğâlibîn

Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a: Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır değil mi? dediler.

قَالَ نَعَمۡ وَإِنَّكُمۡ إِذٗا لَّمِنَ ٱلۡمُقَرَّبِينَ ٤٢

Kâla na'am va innakum izal laminal-mukarrabîn

Firavun cevap verdi: Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden de olacaksınız.

قَالَ لَهُم مُّوسَىٰٓ أَلۡقُواْ مَآ أَنتُم مُّلۡقُونَ ٤٣

Kâla lahum mûsâ alkû mâ antum mulkûn

Musa onlara: Ne atacaksanız atın! dedi.

فَأَلۡقَوۡاْ حِبَالَهُمۡ وَعِصِيَّهُمۡ وَقَالُواْ بِعِزَّةِ فِرۡعَوۡنَ إِنَّا لَنَحۡنُ ٱلۡغَٰلِبُونَ ٤٤

Fa alkav hibâlahum va'isiyyahum vakâlû bi'izzati fir'avna innâ lanahnul-ğâlibûn

Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve: Firavun'un kudreti hakkı için elbette bizler galip geleceğiz, dediler.

فَأَلۡقَىٰ مُوسَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلۡقَفُ مَا يَأۡفِكُونَ ٤٥

Fa alkâ mûsâ 'asâhu fa izâ hiya talkafu mâ ya'fikûn

Sonra Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuveriyor!

فَأُلۡقِيَ ٱلسَّحَرَةُ سَٰجِدِينَ ٤٦

Fa ulkiyas-saharatu sâcidîn

(Bunu görünce) sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٤٧

Kâlû âmannâ birabbil-'âlamîn

«Âlemlerin Rabbine, iman ettik» dediler.

رَبِّ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ٤٨

Rabbi mûsâ vahârûn

Musa ve Harun'un Rabbi.

قَالَ ءَامَنتُمۡ لَهُۥ قَبۡلَ أَنۡ ءَاذَنَ لَكُمۡۖ إِنَّهُۥ لَكَبِيرُكُمُ ٱلَّذِي عَلَّمَكُمُ ٱلسِّحۡرَ فَلَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَۚ لَأُقَطِّعَنَّ أَيۡدِيَكُمۡ وَأَرۡجُلَكُم مِّنۡ خِلَٰفٖ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمۡ أَجۡمَعِينَ ٤٩

Kâla âmantum lahû kabla an âzana lakum innahû lakabîrukumul-lazî 'allamakumus-sihra falasavfa ta'lamûna la ukatti'anna aydiyakum va arculakum min hilâfin vala'usallibannakum acma'în

Firavun, (kızgınlık içinde) dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Demek ki size sihri öğreten büyüğünüzmüş o! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz. Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!

قَالُواْ لَا ضَيۡرَۖ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ ٥٠

Kâlû lâ dayra innâ ilâ rabbinâ munkalibûn

«Zararı yok, dediler, (nasıl olsa) biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz.»

إِنَّا نَطۡمَعُ أَن يَغۡفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَٰيَٰنَآ أَن كُنَّآ أَوَّلَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٥١

Innâ natma'u an yağfira lanâ rabbunâ hatâyânâ an kunnâ avvalal-mu'minîn

«Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız.»

۞ وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنۡ أَسۡرِ بِعِبَادِيٓ إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ ٥٢

Va avhaynâ ilâ mûsâ an asri bi'ibâdî innakum muttaba'ûn

Musa’ya: Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü takip edileceksiniz, diye vahyettik.

فَأَرۡسَلَ فِرۡعَوۡنُ فِي ٱلۡمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ ٥٣

Fa arsala fir'avnu fil-madâ'ini hâşirîn

Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi:

إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ لَشِرۡذِمَةٞ قَلِيلُونَ ٥٤

Inna hâ'ulâ'i laşirzimatun kalîlûn

«Esasen bunlar, sayıları az, bölük pörçük bir cemaattır.»

وَإِنَّهُمۡ لَنَا لَغَآئِظُونَ ٥٥

Va innahum lanâ lağâ'izûn

«(Böyle iken) kesinkes bizi öfkelendirmişlerdir.»

وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَٰذِرُونَ ٥٦

Va innâ lacamî'un hâzirûn

«Biz ise, elbette uyanık (ve yek vücut) bir cemaatız.» (diyor ve dedirtiyordu).

فَأَخۡرَجۡنَٰهُم مِّن جَنَّٰتٖ وَعُيُونٖ ٥٧

Fa ahracnâhum min cannâtin va'uyûn

Ama (sonunda) biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden, pınarlardan, çıkardık.

وَكُنُوزٖ وَمَقَامٖ كَرِيمٖ ٥٨

Vakunûzin vamakâmin karîm

Hâzinelerden ve değerli bir yerden çıkardık.

كَذَٰلِكَۖ وَأَوۡرَثۡنَٰهَا بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ٥٩

Kazâlika va avrasnâhâ banî isrâ'îl

Böylece, bunlara İsrailoğullarını mirasçı yaptık.

فَأَتۡبَعُوهُم مُّشۡرِقِينَ ٦٠

Fa atba'ûhum muşrikîn

Derken (Firavun ve adamları) gün doğumunda onların ardına düştüler.

فَلَمَّا تَرَٰٓءَا ٱلۡجَمۡعَانِ قَالَ أَصۡحَٰبُ مُوسَىٰٓ إِنَّا لَمُدۡرَكُونَ ٦١

Falammâ tarâ'al-cam'âni kâla ashâbu mûsâ innâ lamudrakûn

İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları: "İşte yakalandık!" dediler.

قَالَ كَلَّآۖ إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهۡدِينِ ٦٢

Kâla kallâ inna ma'iya rabbî sayahdîn

Musa: Asla! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.

فَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱضۡرِب بِّعَصَاكَ ٱلۡبَحۡرَۖ فَٱنفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرۡقٖ كَٱلطَّوۡدِ ٱلۡعَظِيمِ ٦٣

Fa avhaynâ ilâ mûsâ anidrib bi'asâkal-bahra fanfalaka fakâna kullu firkin kat-tavdil-'azîm

Bunun üzerine Musa'ya: Asân ile denize vur! diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal yarıldı (on iki yol açıldı), her bölük koca bir dağ gibi oldu.

وَأَزۡلَفۡنَا ثَمَّ ٱلۡأٓخَرِينَ ٦٤

Va azlafnâ sammal-âharîn

Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.

وَأَنجَيۡنَا مُوسَىٰ وَمَن مَّعَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ ٦٥

Va ancaynâ mûsâ vamam ma'ahû acma'în

Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık.

ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ٦٦

Summa ağraknal-âharîn

Sonra ötekilerini suda boğduk.

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ٦٧

Inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn

Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ٦٨

Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm

Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

وَٱتۡلُ عَلَيۡهِمۡ نَبَأَ إِبۡرَٰهِيمَ ٦٩

Vatlu 'alayhim naba'a ibrâhîm

(Rasûlüm!) Onlara İbrahim’in haberini de naklet.

إِذۡ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦ مَا تَعۡبُدُونَ ٧٠

Iz kâla li abîhi vakavmihî mâ ta'budûn

Hani o, babasına ve kavmine: Neye tapıyorsunuz? demişti.

قَالُواْ نَعۡبُدُ أَصۡنَامٗا فَنَظَلُّ لَهَا عَٰكِفِينَ ٧١

Kâlû na'budu asnâman fanazallu lahâ 'âkifîn

«Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz» diye cevap verdiler.

قَالَ هَلۡ يَسۡمَعُونَكُمۡ إِذۡ تَدۡعُونَ ٧٢

Kâla hal yasma'ûnakum iz tad'ûn

İbrahim: Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı?

أَوۡ يَنفَعُونَكُمۡ أَوۡ يَضُرُّونَ ٧٣

Av yanfa'ûnakum av yadurrûn

Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı?

قَالُواْ بَلۡ وَجَدۡنَآ ءَابَآءَنَا كَذَٰلِكَ يَفۡعَلُونَ ٧٤

Kâlû bal vacadnâ âbâ'anâ kazâlika yaf'alûn

Şöyle cevap verdiler: Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.

قَالَ أَفَرَءَيۡتُم مَّا كُنتُمۡ تَعۡبُدُونَ ٧٥

Kâla afara'aytum mâ kuntum ta'budûn

İbrahim dedi ki: İyi ama,neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?

أَنتُمۡ وَءَابَآؤُكُمُ ٱلۡأَقۡدَمُونَ ٧٦

Antum va âbâ'ukumul-akdamûn

İster sizin, ister önceki atalarınızın.

فَإِنَّهُمۡ عَدُوّٞ لِّيٓ إِلَّا رَبَّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٧٧

Fa innahum 'aduvvul lî illâ rabbal-'âlamîn

İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur);

ٱلَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهۡدِينِ ٧٨

Allazî halakanî fahuva yahdîn

Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur.

وَٱلَّذِي هُوَ يُطۡعِمُنِي وَيَسۡقِينِ ٧٩

Vallazî huva yut'imunî vayaskîn

Beni yediren, içiren O’dur.

وَإِذَا مَرِضۡتُ فَهُوَ يَشۡفِينِ ٨٠

Va izâ maridtu fahuva yaşfîn

Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur.

وَٱلَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحۡيِينِ ٨١

Vallazî yumîtunî summa yuhyîn

Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O’dur.

وَٱلَّذِيٓ أَطۡمَعُ أَن يَغۡفِرَ لِي خَطِيٓـَٔتِي يَوۡمَ ٱلدِّينِ ٨٢

Vallazî atma'u an yağfira lî hatî'atî yavmad-dîn

Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur.

رَبِّ هَبۡ لِي حُكۡمٗا وَأَلۡحِقۡنِي بِٱلصَّٰلِحِينَ ٨٣

Rabbi hab lî hukman va alhiknî bis-sâlihîn

Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat. 

وَٱجۡعَل لِّي لِسَانَ صِدۡقٖ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ٨٤

Vac'al lî lisâna sidkin fil-âhirîn

"Benden sonrakiler içinde, beni iyi dille anılanlardan eyle."

وَٱجۡعَلۡنِي مِن وَرَثَةِ جَنَّةِ ٱلنَّعِيمِ ٨٥

Vac'alnî min varasati cannatin-na'îm

Beni, Naîm cennetinin vârislerinden kıl.

وَٱغۡفِرۡ لِأَبِيٓ إِنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ ٨٦

Vağfir li abî innahû kâna minad-dâllîn

Babamı da bağışla (ona tevbe ve iman nasip et). Çünkü o sapıklardandır.

وَلَا تُخۡزِنِي يَوۡمَ يُبۡعَثُونَ ٨٧

Valâ tuhzinî yavma yub'asûn

(İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme.

يَوۡمَ لَا يَنفَعُ مَالٞ وَلَا بَنُونَ ٨٨

Yavma lâ yanfa'u mâlun valâ banûn

O gün, ne mal fayda verir ne de evlât.

إِلَّا مَنۡ أَتَى ٱللَّهَ بِقَلۡبٖ سَلِيمٖ ٨٩

Illâ man atallâha bikalbin salîm

Ancak Allah'a kalbi selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).

وَأُزۡلِفَتِ ٱلۡجَنَّةُ لِلۡمُتَّقِينَ ٩٠

Va uzlifatil-cannatu lil-muttakîn

(O gün) cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır.

وَبُرِّزَتِ ٱلۡجَحِيمُ لِلۡغَاوِينَ ٩١

Vaburrizatil-cahîmu lil-ğâvîn

Cehennem de azgınlara apaçık gösterilir.

وَقِيلَ لَهُمۡ أَيۡنَ مَا كُنتُمۡ تَعۡبُدُونَ ٩٢

Vakîla lahum ayna mâ kuntum ta'budûn

Onlara: Allah’tan gayrı taptıklarınız hani nerede?

مِن دُونِ ٱللَّهِ هَلۡ يَنصُرُونَكُمۡ أَوۡ يَنتَصِرُونَ ٩٣

Min dûnillâhi hal yansurûnakum av yantasirûn

Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine (olsun) yardımları dokunuyor mu? denilir.

فَكُبۡكِبُواْ فِيهَا هُمۡ وَٱلۡغَاوُۥنَ ٩٤

Fakubkibû fîhâ hum val-ğâvûn

Artık onlar, o azgınlar toptan oraya tepetaklak (cehenneme) atılırlar

وَجُنُودُ إِبۡلِيسَ أَجۡمَعُونَ ٩٥

Vacunûdu iblîsa acma'ûn

ve İblis orduları,

قَالُواْ وَهُمۡ فِيهَا يَخۡتَصِمُونَ ٩٦

Kâlû vahum fîhâ yahtasimûn

orada birbirleriyle çekişerek şöyle derler:

تَٱللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٍ ٩٧

Tallâhi in kunnâ lafî dalâlim mubîn

Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.

إِذۡ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٩٨

Iz nusavvîkum birabbil-'âlamîn

Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk.

وَمَآ أَضَلَّنَآ إِلَّا ٱلۡمُجۡرِمُونَ ٩٩

Vamâ adallanâ illal-mucrimûn

Bizi ancak o günahkârlar saptırdı.

فَمَا لَنَا مِن شَٰفِعِينَ ١٠٠

Famâ lanâ min şâfi'în

Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var,

وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٖ ١٠١

Valâ sadîkin hamîm

ne de yakın bir dostumuz.

فَلَوۡ أَنَّ لَنَا كَرَّةٗ فَنَكُونَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١٠٢

Falav anna lanâ karratan fanakûna minal-mu'minîn

Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha olsa da, müminlerden olsak!

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ١٠٣

Inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn

Bunda elbet (alınacak) büyük bir ders vardır, ama çokları iman etmezler.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٠٤

Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm

Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَتۡ قَوۡمُ نُوحٍ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٠٥

Kazzabat kavmu nûhinil-mursalîn

Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar.

إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٠٦

Iz kâla lahum ahûhum nûhun alâ tattakûn

Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ ١٠٧

Innî lakum rasûlun amîn

Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٠٨

Fattakullâha va atî'ûn

Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٠٩

Vamâ as'alukum 'alayhi min acrin in acriya illâ 'alâ rabbil-'âlamîn

Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.

فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١١٠

Fattakullâha va atî'ûn

Onun için, Allah'tan korkun ve bana itaat edin.

۞ قَالُوٓاْ أَنُؤۡمِنُ لَكَ وَٱتَّبَعَكَ ٱلۡأَرۡذَلُونَ ١١١

Kâlû anu'minu laka vattaba'akal-arzalûn

Onlar şöyle cevap verdiler. Sana düşük seviyeli kimseler tâbi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç! 

قَالَ وَمَا عِلۡمِي بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ١١٢

Kâla vamâ 'ilmî bimâ kânû ya'malûn

Nuh dedi ki: Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur.

إِنۡ حِسَابُهُمۡ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّيۖ لَوۡ تَشۡعُرُونَ ١١٣

In hisâbuhum illâ 'alâ rabbî lav taş'urûn

Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Bir düşünseniz!

وَمَآ أَنَا۠ بِطَارِدِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١١٤

Vamâ ana bitâridil-mu'minîn

Ben iman eden kimseleri kovacak değilim.

إِنۡ أَنَا۠ إِلَّا نَذِيرٞ مُّبِينٞ ١١٥

In ana illâ nazîrum mubîn

Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.

قَالُواْ لَئِن لَّمۡ تَنتَهِ يَٰنُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمَرۡجُومِينَ ١١٦

Kâlû la il lam tantahi yânûhu latakûnanna minal-marcûmîn

Dediler ki: Ey Nuh! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın!

قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوۡمِي كَذَّبُونِ ١١٧

Kâla rabbi inna kavmî kazzabûn

Nuh: Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla suçladı.

فَٱفۡتَحۡ بَيۡنِي وَبَيۡنَهُمۡ فَتۡحٗا وَنَجِّنِي وَمَن مَّعِيَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١١٨

Faftah baynî vabaynahum fathan vanaccinî vamam ma'iya minal-mu'minîn

Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.

فَأَنجَيۡنَٰهُ وَمَن مَّعَهُۥ فِي ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ ١١٩

Fa ancaynâhu vamam ma'ahû fil-fulkil-maşhûn

Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o dolu geminin içinde (taşıyarak) kurtardık.

ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا بَعۡدُ ٱلۡبَاقِينَ ١٢٠

Summa ağraknâ ba'dul-bâkîn

Sonra da geri kalanları suda boğduk.

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ١٢١

Inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn

Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٢٢

Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm

Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَتۡ عَادٌ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٢٣

Kazzabat 'âdunil-mursalîn

Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı.

إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٢٤

Iz kâla lahum ahûhum hûdun alâ tattakûn

Kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ ١٢٥

Innî lakum rasûlun amîn

Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٢٦

Fattakullâha va atî'ûn

Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٢٧

Vamâ as'alukum 'alayhi min acrin in acriya illâ 'alâ rabbil-'âlamîn

Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.

أَتَبۡنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ ءَايَةٗ تَعۡبَثُونَ ١٢٨

Atabnûna bikulli rî'in âyatan ta'basûn

Siz her yüksek yere bir alâmet (köşk) dikerek eğleniyor musunuz?

وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمۡ تَخۡلُدُونَ ١٢٩

Vatattahizûna masâni'a la'allakum tahludûn

Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?

وَإِذَا بَطَشۡتُم بَطَشۡتُمۡ جَبَّارِينَ ١٣٠

Va izâ bataştum bataştum cabbârîn

Yakaladığınız zaman, zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?

فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٣١

Fattakullâha va atî'ûn

Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

وَٱتَّقُواْ ٱلَّذِيٓ أَمَدَّكُم بِمَا تَعۡلَمُونَ ١٣٢

Vattakul-lazî amaddakum bimâ ta'lamûn

Bildiğiniz şeyleri size veren, (Allah'a karşı gelmek) den sakının.

أَمَدَّكُم بِأَنۡعَٰمٖ وَبَنِينَ ١٣٣

Amaddakum bi an'âmin vabanîn

Size nimetler (davarlar), oğullar, ihsan eden

وَجَنَّٰتٖ وَعُيُونٍ ١٣٤

Vacannâtin va'uyûn

bağlar, pınarlar…

إِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٖ ١٣٥

Innî ahâfu 'alaykum 'azâba yavmin 'azîm

Doğrusu sizin hakkınızda muazzam bir günün azabından endişe ediyorum.

قَالُواْ سَوَآءٌ عَلَيۡنَآ أَوَعَظۡتَ أَمۡ لَمۡ تَكُن مِّنَ ٱلۡوَٰعِظِينَ ١٣٦

Kâlû savâ'un 'alaynâ ava'azta am lam takum minal-vâ'izîn

(Onlar) şöyle dediler: Sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir.

إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا خُلُقُ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٣٧

In hâzâ illâ hulukul-avvalîn

Bu, öncekilerin geleneğinden (masallarından) başka bir şey değildir.

وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ ١٣٨

Vamâ nahnu bimu'azzabîn

Biz azaba uğratılacak da değiliz.

فَكَذَّبُوهُ فَأَهۡلَكۡنَٰهُمۡۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ١٣٩

Fakazzabûhu fa ahlaknâhum inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn

Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de kendilerini helâk ettik. Doğrusu bunda büyük bir ibret vardır; ama çokları iman etmezler.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٤٠

Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm

Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَتۡ ثَمُودُ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٤١

Kazzabat samûdul-mursalîn

Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı.

إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ صَٰلِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٤٢

Iz kâla lahum ahûhum sâlihun alâ tattakûn

Kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ ١٤٣

Innî lakum rasûlun amîn

Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٤٤

Fattakullâha va atî'ûn

Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٤٥

Vamâ as'alukum 'alayhi min acrin in acriya illâ 'alâ rabbil-'âlamîn

Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.

أَتُتۡرَكُونَ فِي مَا هَٰهُنَآ ءَامِنِينَ ١٤٦

Atutrakûna fî mâ hâhunâ âminîn

Siz burada, güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız)!

فِي جَنَّٰتٖ وَعُيُونٖ ١٤٧

Fî cannâtin va'uyûn

Bahçelerin, pınarların içinde;

وَزُرُوعٖ وَنَخۡلٖ طَلۡعُهَا هَضِيمٞ ١٤٨

Vazurû'in vanahlin tal'uhâ hadîm

ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında

وَتَنۡحِتُونَ مِنَ ٱلۡجِبَالِ بُيُوتٗا فَٰرِهِينَ ١٤٩

Vatanhitûna minal-cibâli buyûtan fârihîn

(Böyle sanıp) dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz (oyup yapıyorsunuz).

فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٥٠

Fattakullâha va atî'ûn

Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.

وَلَا تُطِيعُوٓاْ أَمۡرَ ٱلۡمُسۡرِفِينَ ١٥١

Valâ tutî'û amral-musrifîn

Aşırı gidenlerin emrine uymayın.

ٱلَّذِينَ يُفۡسِدُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا يُصۡلِحُونَ ١٥٢

Allazîna yufsidûna fil-ardi valâ yuslihûn

Onlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, fakat ıslâh etmiyorlar.

قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلۡمُسَحَّرِينَ ١٥٣

Kâlû innamâ anta minal-musahharîn

Dediler ki: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!

مَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرٞ مِّثۡلُنَا فَأۡتِ بِـَٔايَةٍ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ١٥٤

Mâ anta illâ başarum mislunâ fa ti bi'âyatin in kunta minas-sâdikîn

Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir.

قَالَ هَٰذِهِۦ نَاقَةٞ لَّهَا شِرۡبٞ وَلَكُمۡ شِرۡبُ يَوۡمٖ مَّعۡلُومٖ ١٥٥

Kâla hâzihî nâkatul lahâ şirbun valakum şirbu yavmim ma'lûm

Salih: İşte (mucize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir, dedi.

وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوٓءٖ فَيَأۡخُذَكُمۡ عَذَابُ يَوۡمٍ عَظِيمٖ ١٥٦

Valâ tamassûhâ bisû'in faya'huzakum 'azâbu yavmin 'azîm

Ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir.

فَعَقَرُوهَا فَأَصۡبَحُواْ نَٰدِمِينَ ١٥٧

Fa'akarûhâ fa asbahû nâdimîn

Buna rağmen onlar deveyi kestiler; ama pişman da oldular.

فَأَخَذَهُمُ ٱلۡعَذَابُۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ١٥٨

Fa ahazahumul-'azâbu inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn

Bunun üzerine onları azap yakaladı. Doğrusu bunda, büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٥٩

Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm

Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. 

كَذَّبَتۡ قَوۡمُ لُوطٍ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٦٠

Kazzabat kavmu lûtinil-mursalîn

Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı.

إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٦١

Iz kâla lahum ahûhum lûtun alâ tattakûn

Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ ١٦٢

Innî lakum rasûlun amîn

Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٦٣

Fattakullâha va atî'ûn

Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٦٤

Vamâ as'alukum 'alayhi min acrin in acriya illâ 'alâ rabbil-'âlamîn

Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.

أَتَأۡتُونَ ٱلذُّكۡرَانَ مِنَ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٦٥

Ata'tûnaz-zukrâna minal-'âlamîn

İnsanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz?

وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمۡ رَبُّكُم مِّنۡ أَزۡوَٰجِكُمۚ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمٌ عَادُونَ ١٦٦

Vatazarûna mâ halaka lakum rabbukum min azvâcikum bal antum kavmun 'âdûn

Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıyorsunuz... Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz!

قَالُواْ لَئِن لَّمۡ تَنتَهِ يَٰلُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُخۡرَجِينَ ١٦٧

Kâlû la il lam tantahi yâlûtu latakûnanna minal-muhracîn

Onlar şöyle dediler: Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın!

قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُم مِّنَ ٱلۡقَالِينَ ١٦٨

Kâla innî li'amalikum minal-kâlîn

Lût: Doğrusu, dedi, ben sizin bu işinizden tiksinmekteyim!

رَبِّ نَجِّنِي وَأَهۡلِي مِمَّا يَعۡمَلُونَ ١٦٩

Rabbi naccinî va ahlî mimmâ ya'malûn

Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinden (vebalinden) kurtar.

فَنَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ ١٧٠

Fanaccaynâhu va ahlahû acma'în

Bunun üzerine onu ve bütün ailesini kurtardık.

إِلَّا عَجُوزٗا فِي ٱلۡغَٰبِرِينَ ١٧١

Illâ 'acûzan fil-ğâbirîn

Ancak yaşlı bir kadın dışında O, geride kalanlardan (oldu).

ثُمَّ دَمَّرۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ١٧٢

Summa dammarnal-âharîn

Sonra diğerlerini helâk ettik.

وَأَمۡطَرۡنَا عَلَيۡهِم مَّطَرٗاۖ فَسَآءَ مَطَرُ ٱلۡمُنذَرِينَ ١٧٣

Va amtarnâ 'alayhim mataran fasâ'a matarul-munzarîn

Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki... Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) yağmuru ne de kötü!

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ١٧٤

Inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn

Elbet bunda büyük bir ibret vardır; fakat çokları iman etmezler.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٧٥

Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm

Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَ أَصۡحَٰبُ لۡـَٔيۡكَةِ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٧٦

Kazzaba ashâbu l'aykatil-mursalîn

Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı.

إِذۡ قَالَ لَهُمۡ شُعَيۡبٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٧٧

Iz kâla lahum şu'aybun alâ tattakûn

Şuayb onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?

إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ ١٧٨

Innî lakum rasûlun amîn

Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٧٩

Fattakullâha va atî'ûn

Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.

وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٨٠

Vamâ as'alukum 'alayhi min acrin in acriya illâ 'alâ rabbil-'âlamîn

Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.

۞ أَوۡفُواْ ٱلۡكَيۡلَ وَلَا تَكُونُواْ مِنَ ٱلۡمُخۡسِرِينَ ١٨١

Avful-kayla valâ takûnû minal-muhsirîn

Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın.

وَزِنُواْ بِٱلۡقِسۡطَاسِ ٱلۡمُسۡتَقِيمِ ١٨٢

Vazinû bil-kistâsil-mustakîm

Doğru terazi ile tartın.

وَلَا تَبۡخَسُواْ ٱلنَّاسَ أَشۡيَآءَهُمۡ وَلَا تَعۡثَوۡاْ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُفۡسِدِينَ ١٨٣

Valâ tabhasun-nâsa aşyâ'ahum valâ ta'sav fil-ardi mufsidîn

İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. 

وَٱتَّقُواْ ٱلَّذِي خَلَقَكُمۡ وَٱلۡجِبِلَّةَ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٨٤

Vattakul-lazî halakakum val-cibillatal-avvalîn

Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah) dan korkun.

قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلۡمُسَحَّرِينَ ١٨٥

Kâlû innamâ anta minal-musahharîn

Onlar söyle dediler: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!

وَمَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرٞ مِّثۡلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ ٱلۡكَٰذِبِينَ ١٨٦

Vamâ anta illâ başarum mislunâ va in nazunnuka laminal-kâzibîn

Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz.

فَأَسۡقِطۡ عَلَيۡنَا كِسَفٗا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ١٨٧

Fa askit 'alaynâ kisafam minas-samâ'i in kunta minas-sâdikîn

Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten azap yağdır.

قَالَ رَبِّيٓ أَعۡلَمُ بِمَا تَعۡمَلُونَ ١٨٨

Kâla rabbî a'lamu bimâ ta'malûn

Şuayb: Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir, dedi.

فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمۡ عَذَابُ يَوۡمِ ٱلظُّلَّةِۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٍ ١٨٩

Fakazzabûhu fa ahazahum 'azâbu yavmiz-zullati innahû kâna 'azâba yavmin 'azîm

Velhasıl onu yalancı saydılar da, kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi!

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ١٩٠

Inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn

Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٩١

Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm

Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

وَإِنَّهُۥ لَتَنزِيلُ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٩٢

Va innahû latanzîlu rabbil-'âlamîn

Muhakkak ki o (Kur'an) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.

نَزَلَ بِهِ ٱلرُّوحُ ٱلۡأَمِينُ ١٩٣

Nazala bihir-rûhul-amîn

(Rasûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) indirmiştir.

عَلَىٰ قَلۡبِكَ لِتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُنذِرِينَ ١٩٤

'Alâ kalbika litakûna minal-munzirîn

Uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine

بِلِسَانٍ عَرَبِيّٖ مُّبِينٖ ١٩٥

Bilisânin 'arabiyyim mubîn

apaçık Arap diliyle.

وَإِنَّهُۥ لَفِي زُبُرِ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٩٦

Va innahû lafî zuburil-avvalîn

O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır.

أَوَلَمۡ يَكُن لَّهُمۡ ءَايَةً أَن يَعۡلَمَهُۥ عُلَمَٰٓؤُاْ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ١٩٧

Avalam yakul lahum âyatan an ya'lamahû 'ulamâ'u banî isrâ'îl

Benî İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?

وَلَوۡ نَزَّلۡنَٰهُ عَلَىٰ بَعۡضِ ٱلۡأَعۡجَمِينَ ١٩٨

Valav nazzalnâhu 'alâ ba'dil-a'camîn

Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de,

فَقَرَأَهُۥ عَلَيۡهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ مُؤۡمِنِينَ ١٩٩

Fakara'ahû 'alayhim mâ kânû bihî mu'minîn

bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.

كَذَٰلِكَ سَلَكۡنَٰهُ فِي قُلُوبِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ٢٠٠

Kazâlika salaknâhu fî kulûbil-mucrimîn

Onu günahkârların kalplerine böyle soktuk.

لَا يُؤۡمِنُونَ بِهِۦ حَتَّىٰ يَرَوُاْ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِيمَ ٢٠١

Lâ yu'minûna bihî hattâ yaravul-'azâbal-alîm

Onun için, acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

فَيَأۡتِيَهُم بَغۡتَةٗ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ٢٠٢

Faya'tiyahum bağtatan vahum lâ yaş'urûn

İşte bu (azap) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.

فَيَقُولُواْ هَلۡ نَحۡنُ مُنظَرُونَ ٢٠٣

Fayakûlû hal nahnu munzarûn

O zaman: Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba? diyeceklerdir.

أَفَبِعَذَابِنَا يَسۡتَعۡجِلُونَ ٢٠٤

Afabi'azâbinâ yasta'cilûn

(Durmadan mucize talebiyle) onlar bizim azabımızı mı çarçabuk istiyorlardı?

أَفَرَءَيۡتَ إِن مَّتَّعۡنَٰهُمۡ سِنِينَ ٢٠٥

Afara'ayta im matta'nâhum sinîn

Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca yaşatıp nimetlerden faydalandırsak,

ثُمَّ جَآءَهُم مَّا كَانُواْ يُوعَدُونَ ٢٠٦

Summa câ'ahum mâ kânû yû'adûn

sonra tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse!

مَآ أَغۡنَىٰ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يُمَتَّعُونَ ٢٠٧

Mâ ağnâ 'anhum mâ kânû yumatta'ûn

Faydalandırıldıkları nimetler onlara hiç yarar sağlamayacaktır.

وَمَآ أَهۡلَكۡنَا مِن قَرۡيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ ٢٠٨

Vamâ ahlaknâ min karyatin illâ lahâ munzirûn

Biz hiçbir memleketi, (gönderdiğimiz) uyarıcıları (peygamberleri) olmadan yok etmemişizdir.

ذِكۡرَىٰ وَمَا كُنَّا ظَٰلِمِينَ ٢٠٩

Zikrâ vamâ kunnâ zâlimîn

Öğüt vermek üzere, biz zalim değiliz.

وَمَا تَنَزَّلَتۡ بِهِ ٱلشَّيَٰطِينُ ٢١٠

Vamâ tanazzalat bihiş-şayâtîn

O'nu (Kur'an’ı) şeytanlar indirmedi.

وَمَا يَنۢبَغِي لَهُمۡ وَمَا يَسۡتَطِيعُونَ ٢١١

Vamâ yambağî lahum vamâ yastatî'ûn

Bu onlara düşmez; zaten güçleri de yetmez.

إِنَّهُمۡ عَنِ ٱلسَّمۡعِ لَمَعۡزُولُونَ ٢١٢

Innahum 'anis-sam'i lama'zûlûn

Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır.

فَلَا تَدۡعُ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ فَتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُعَذَّبِينَ ٢١٣

Falâ tad'u ma'allâhi ilâhan âhara fatakûna minal-mu'azzabîn

O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun!

وَأَنذِرۡ عَشِيرَتَكَ ٱلۡأَقۡرَبِينَ ٢١٤

Va anzir 'aşîratakal-akrabîn

(Önce) en yakın akrabanı uyar.

وَٱخۡفِضۡ جَنَاحَكَ لِمَنِ ٱتَّبَعَكَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٢١٥

Vahfid canâhaka limanit-taba'aka minal-mu'minîn

Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir.

فَإِنۡ عَصَوۡكَ فَقُلۡ إِنِّي بَرِيٓءٞ مِّمَّا تَعۡمَلُونَ ٢١٦

Fa in 'asavka fakul innî barî'um mimmâ ta'malûn

Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.

وَتَوَكَّلۡ عَلَى ٱلۡعَزِيزِ ٱلرَّحِيمِ ٢١٧

Vatavakkal 'alal-'azîzir-rahîm

Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.

ٱلَّذِي يَرَىٰكَ حِينَ تَقُومُ ٢١٨

Allazî yarâka hîna takûm

O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.

وَتَقَلُّبَكَ فِي ٱلسَّٰجِدِينَ ٢١٩

Vatakallubaka fis-sâcidîn

Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).

إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ٢٢٠

Innahû huvas-samî'ul-'alîm

Her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilen, muhakkak ki O'dur.

هَلۡ أُنَبِّئُكُمۡ عَلَىٰ مَن تَنَزَّلُ ٱلشَّيَٰطِينُ ٢٢١

Hal unabbi'ukum 'alâ man tanazzaluş-şayâtîn

Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi?

تَنَزَّلُ عَلَىٰ كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٖ ٢٢٢

Tanazzalu 'alâ kulli affâkin asîm

Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler.

يُلۡقُونَ ٱلسَّمۡعَ وَأَكۡثَرُهُمۡ كَٰذِبُونَ ٢٢٣

Yulkûnas-sam'a va aksaruhum kâzibûn

Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.

وَٱلشُّعَرَآءُ يَتَّبِعُهُمُ ٱلۡغَاوُۥنَ ٢٢٤

Vaş-şu'arâ'u yattabi'uhumul-ğâvûn

Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar.

أَلَمۡ تَرَ أَنَّهُمۡ فِي كُلِّ وَادٖ يَهِيمُونَ ٢٢٥

Alam tara annahum fî kulli vâdin yahîmûn

Onların her vâdide başıboş dolaştıklarını görmedin mi?

وَأَنَّهُمۡ يَقُولُونَ مَا لَا يَفۡعَلُونَ ٢٢٦

Va annahum yakûlûna mâ lâ yaf'alûn

Ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?

إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَذَكَرُواْ ٱللَّهَ كَثِيرٗا وَٱنتَصَرُواْ مِنۢ بَعۡدِ مَا ظُلِمُواْۗ وَسَيَعۡلَمُ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ أَيَّ مُنقَلَبٖ يَنقَلِبُونَ ٢٢٧

Illal-lazîna âmanû va'amilus-sâlihâti vazakarullâha kasîran vantasarû mim ba'di mâ zulimû vasaya'lamul-lazîna zalamû ayya munkalabin yankalibûn

Ancak iman edip salih ameller işleyenler, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.

Neml Suresi

بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ

طسٓۚ تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱلۡقُرۡءَانِ وَكِتَابٖ مُّبِينٍ ١

Tâ Sîn tilka âyâtul-kur'âni vakitâbim mubîn

Tâ. Sin. Bunlar Kur’an'ın, (gerçekleri) açıklayan Kitab'ın âyetleridir.

هُدٗى وَبُشۡرَىٰ لِلۡمُؤۡمِنِينَ ٢

Hudan vabuşrâ lil-mu'minîn

İman eden müminler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.

ٱلَّذِينَ يُقِيمُونَ ٱلصَّلَوٰةَ وَيُؤۡتُونَ ٱلزَّكَوٰةَ وَهُم بِٱلۡأٓخِرَةِ هُمۡ يُوقِنُونَ ٣

Allazîna yukîmûnas-salavâta vayu'tûnaz-zakavâta vahum bil-âhirati hum yûkinûn

Namazı kılan, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak inanırlar.

إِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يُؤۡمِنُونَ بِٱلۡأٓخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمۡ أَعۡمَٰلَهُمۡ فَهُمۡ يَعۡمَهُونَ ٤

Innal-lazîna lâ yu'minûna bil-âhirati zayyannâ lahum a'mâlahum fahum ya'mahûn

Şüphesiz biz, ahirete inanmayanların işlerini kendilerine süslü gösterdik; o yüzden bocalar dururlar.

أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ لَهُمۡ سُوٓءُ ٱلۡعَذَابِ وَهُمۡ فِي ٱلۡأٓخِرَةِ هُمُ ٱلۡأَخۡسَرُونَ ٥

Ulâ'ikal-lazîna lahum sû'ul-'azâbi vahum fil-âhirati humul-ahsarûn

İşte bunlar, azabı en ağır olanlardır, ahirette en çok ziyana uğrayacaklar da onlardır.

وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى ٱلۡقُرۡءَانَ مِن لَّدُنۡ حَكِيمٍ عَلِيمٍ ٦

Va innaka latulakkal-kur'âna mil ladun hakîmin 'alîm

(Rasûlüm!) Şüphesiz ki bu Kur'an, hikmet sahibi ve her şeyi bilen Allah tarafından sana verilmektedir.

إِذۡ قَالَ مُوسَىٰ لِأَهۡلِهِۦٓ إِنِّيٓ ءَانَسۡتُ نَارٗا سَـَٔاتِيكُم مِّنۡهَا بِخَبَرٍ أَوۡ ءَاتِيكُم بِشِهَابٖ قَبَسٖ لَّعَلَّكُمۡ تَصۡطَلُونَ ٧

Iz kâla mûsâ li ahlihî innî ânastu nâran sa'âtîkum minhâ bihabarin av âtîkum bişihâbin kabasil la'allakum tastalûn

Hani Musa, ailesine şöyle demişti: Gerçekten ben bir ateş gördüm. (Gidip) size oradan bir haber getireceğim, yahut bir ateş parçası getireceğim, umarım ki ısınırsınız!

فَلَمَّا جَآءَهَا نُودِيَ أَنۢ بُورِكَ مَن فِي ٱلنَّارِ وَمَنۡ حَوۡلَهَا وَسُبۡحَٰنَ ٱللَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٨

Falammâ câ'ahâ nûdiya am bûrika man fin-nâri vaman havlahâ vasubhânallâhi rabbil-'âlamîn

Oraya geldiğinde şöyle seslenildi: Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Alemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir!

يَٰمُوسَىٰٓ إِنَّهُۥٓ أَنَا ٱللَّهُ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ ٩

Yâmûsâ innahû anallâhul-'azîzul-hakîm

Ey Musa! İyi bil ki, ben, mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah’ım!

وَأَلۡقِ عَصَاكَۚ فَلَمَّا رَءَاهَا تَهۡتَزُّ كَأَنَّهَا جَآنّٞ وَلَّىٰ مُدۡبِرٗا وَلَمۡ يُعَقِّبۡۚ يَٰمُوسَىٰ لَا تَخَفۡ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ ٱلۡمُرۡسَلُونَ ١٠

Va alki 'asâka falammâ ra'âhâ tahtazzu ka annahâ cânnun vallâ mudbiran valam yu'akkib yâmûsâ lâ tahaf innî lâ yahâfu ladayyal-mursalûn

Asânı at! Musa (asâyı atıp) onu yılan gibi deprenir görünce dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Kendisine dedik ki): Ey Musa! Korkma; çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz.

إِلَّا مَن ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسۡنَۢا بَعۡدَ سُوٓءٖ فَإِنِّي غَفُورٞ رَّحِيمٞ ١١

Illâ man zalama summa baddala husnâ ba'da sû'in fa innî ğafûrur rahîm

Ancak, kim haksızlık eder, sonra, işlediği kötülük yerine iyilik yaparsa, bilsin ki ben (ona karşı da) çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.

وَأَدۡخِلۡ يَدَكَ فِي جَيۡبِكَ تَخۡرُجۡ بَيۡضَآءَ مِنۡ غَيۡرِ سُوٓءٖۖ فِي تِسۡعِ ءَايَٰتٍ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَقَوۡمِهِۦٓۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ قَوۡمٗا فَٰسِقِينَ ١٢

Va adhil yadaka fî caybika tahruc baydâ'a min ğayri sû'in fî tis'i âyâtin ilâ fir'avna vakavmihî innahum kânû kavman fâsikîn

Elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz çıksın. Dokuz mucize ile Firavun ve kavmine (git). Çünkü onlar artık yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır.

فَلَمَّا جَآءَتۡهُمۡ ءَايَٰتُنَا مُبۡصِرَةٗ قَالُواْ هَٰذَا سِحۡرٞ مُّبِينٞ ١٣

Falammâ câ'athum âyâtunâ mubsiratan kâlû hâzâ sihrum mubîn

Mucizelerimiz onların gözleri önüne serilince: «Bu, apaçık bir büyüdür» dediler. 

وَجَحَدُواْ بِهَا وَٱسۡتَيۡقَنَتۡهَآ أَنفُسُهُمۡ ظُلۡمٗا وَعُلُوّٗاۚ فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُفۡسِدِينَ ١٤

Vacahadû bihâ vastaykanathâ anfusuhum zulman va'uluvvan fanzur kayfa kâna 'âkibatul-mufsidîn

Kendileri de bunlara yakînen inandıkları halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا دَاوُۥدَ وَسُلَيۡمَٰنَ عِلۡمٗاۖ وَقَالَا ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِي فَضَّلَنَا عَلَىٰ كَثِيرٖ مِّنۡ عِبَادِهِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١٥

Valakad âtaynâ dâvûda vasulaymâna 'ilman vakâlal-hamdu lillâhil-lazî faddalanâ 'alâ kasîrim min 'ibâdihil-mu'minîn

Andolsun ki biz, Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar: Bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun, dediler.

وَوَرِثَ سُلَيۡمَٰنُ دَاوُۥدَۖ وَقَالَ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ عُلِّمۡنَا مَنطِقَ ٱلطَّيۡرِ وَأُوتِينَا مِن كُلِّ شَيۡءٍۖ إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ ٱلۡفَضۡلُ ٱلۡمُبِينُ ١٦

Vavarisa sulaymânu dâvûda vakâla yâ'ayyuhan-nâsu 'ullimnâ mantikat-tayri va ûtînâ min kulli şay'in inna hâzâ lahuval-fadlul-mubîn

Süleyman Davud'a vâris oldu ve dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.

وَحُشِرَ لِسُلَيۡمَٰنَ جُنُودُهُۥ مِنَ ٱلۡجِنِّ وَٱلۡإِنسِ وَٱلطَّيۡرِ فَهُمۡ يُوزَعُونَ ١٧

Vahuşira lisulaymâna cunûduhû minal-cinni val-insi vat-tayri fahum yûza'ûn

Süleyman'ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı; hepsi bir arada (onun tarafından) düzenli olarak sevkediliyordu.

حَتَّىٰٓ إِذَآ أَتَوۡاْ عَلَىٰ وَادِ ٱلنَّمۡلِ قَالَتۡ نَمۡلَةٞ يَٰٓأَيُّهَا ٱلنَّمۡلُ ٱدۡخُلُواْ مَسَٰكِنَكُمۡ لَا يَحۡطِمَنَّكُمۡ سُلَيۡمَٰنُ وَجُنُودُهُۥ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ١٨

Hattâ izâ atav 'alâ vâdin-namli kâlat namlatun yâ'ayyuhan-namludhulû masâkinakum lâ yahtimannakum sulaymânu vacunûduhû vahum lâ yaş'urûn

Nihayet Karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi.

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكٗا مِّن قَوۡلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوۡزِعۡنِيٓ أَنۡ أَشۡكُرَ نِعۡمَتَكَ ٱلَّتِيٓ أَنۡعَمۡتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَٰلِدَيَّ وَأَنۡ أَعۡمَلَ صَٰلِحٗا تَرۡضَىٰهُ وَأَدۡخِلۡنِي بِرَحۡمَتِكَ فِي عِبَادِكَ ٱلصَّٰلِحِينَ ١٩

Fatabassama dâhikam min kavlihâ vakâla rabbi avzi'nî an aşkura ni'matakal-latî an'amta 'alayya va'alâ vâlidayya va an a'mala sâlihan tardâhu va adhilnî birahmatika fî 'ibâdikas-sâlihîn

(Süleyman) onun sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: Ey Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın salih ameller işlemeye muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat.

وَتَفَقَّدَ ٱلطَّيۡرَ فَقَالَ مَالِيَ لَآ أَرَى ٱلۡهُدۡهُدَ أَمۡ كَانَ مِنَ ٱلۡغَآئِبِينَ ٢٠

Vatafakkadat-tayra fakâla mâliya lâ aral-hudhuda am kâna minal-ğâ'ibîn

(Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?

لَأُعَذِّبَنَّهُۥ عَذَابٗا شَدِيدًا أَوۡ لَأَاْذۡبَحَنَّهُۥٓ أَوۡ لَيَأۡتِيَنِّي بِسُلۡطَٰنٖ مُّبِينٖ ٢١

La u'azzibannahû 'azâban şadîdan av la azbahannahû av laya'tiyannî bisultânim mubîn

Ya bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek ya da (tüylerini yolarak) onun canını iyice yakacağım yahut onu boğazlayacağım!

فَمَكَثَ غَيۡرَ بَعِيدٖ فَقَالَ أَحَطتُ بِمَا لَمۡ تُحِطۡ بِهِۦ وَجِئۡتُكَ مِن سَبَإِۭ بِنَبَإٖ يَقِينٍ ٢٢

Famakasa ğayra ba'îdin fakâla ahattu bimâ lam tuhit bihî vaci'tuka min saba'i binaba'in yakîn

Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe'den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim.

إِنِّي وَجَدتُّ ٱمۡرَأَةٗ تَمۡلِكُهُمۡ وَأُوتِيَتۡ مِن كُلِّ شَيۡءٖ وَلَهَا عَرۡشٌ عَظِيمٞ ٢٣

Innî vacattumra'atan tamlikuhum va ûtiyat min kulli şay'in valahâ 'arşun 'azîm

Gerçekten, onlara (Sebe’lilere) hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım.

وَجَدتُّهَا وَقَوۡمَهَا يَسۡجُدُونَ لِلشَّمۡسِ مِن دُونِ ٱللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيۡطَٰنُ أَعۡمَٰلَهُمۡ فَصَدَّهُمۡ عَنِ ٱلسَّبِيلِ فَهُمۡ لَا يَهۡتَدُونَ ٢٤

Vacattuhâ vakavmahâ yascudûna liş-şamsi min dûnillâhi vazayyana lahumuş-şaytânu a'mâlahum fasaddahum 'anis-sabîli fahum lâ yahtadûn

Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için doğru yolu bulamıyorlar.

أَلَّاۤ يَسۡجُدُواْۤ لِلَّهِ ٱلَّذِي يُخۡرِجُ ٱلۡخَبۡءَ فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَيَعۡلَمُ مَا تُخۡفُونَ وَمَا تُعۡلِنُونَ ٢٥

Allâ yascudû lillâhil-lazî yuhricul-hab'a fis-samâvâti val-ardi vaya'lamu mâ tuhfûna vamâ tu'linûn

(Şeytan böyle yapmış ki) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmesinler.

ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ ٱلۡعَرۡشِ ٱلۡعَظِيمِ۩ ٢٦

Allâhu lâ ilâha illâ huva rabbul-'arşil-'azîm

"Büyük Arş'ın Rabbi olan Allah'tan başka ilâh yoktur."

۞ قَالَ سَنَنظُرُ أَصَدَقۡتَ أَمۡ كُنتَ مِنَ ٱلۡكَٰذِبِينَ ٢٧

Kâla sananzuru asadakta am kunta minal-kâzibîn

(Süleyman Hüdhüd'e) dedi ki: Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.

ٱذۡهَب بِّكِتَٰبِي هَٰذَا فَأَلۡقِهۡ إِلَيۡهِمۡ ثُمَّ تَوَلَّ عَنۡهُمۡ فَٱنظُرۡ مَاذَا يَرۡجِعُونَ ٢٨

Izhab bikitâbî hâzâ fa alkih ilayhim summa tavalla 'anhum fanzur mâzâ yarci'ûn

Şu mektubumu götür, onu kendilerine ver, sonra onlardan biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına bak.

قَالَتۡ يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمَلَؤُاْ إِنِّيٓ أُلۡقِيَ إِلَيَّ كِتَٰبٞ كَرِيمٌ ٢٩

Kâlat yâ'ayyuhal-mala'u innî ulkiya ilayya kitâbun karîm

(Süleyman'ın mektubunu alan Sebe’ melikesi,) «Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı» dedi.

إِنَّهُۥ مِن سُلَيۡمَٰنَ وَإِنَّهُۥ بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ ٣٠

Innahû min sulaymâna va innahû bismillâhir-rahmânir-rahîm

«Mektup Süleyman'dandır, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlamakta) dır.»

أَلَّا تَعۡلُواْ عَلَيَّ وَأۡتُونِي مُسۡلِمِينَ ٣١

Allâ ta'lû 'alayya va tûnî muslimîn

«Bana baş kaldırmayın, teslimiyet gösterip bana gelin, diye (yazmaktadır)».

قَالَتۡ يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمَلَؤُاْ أَفۡتُونِي فِيٓ أَمۡرِي مَا كُنتُ قَاطِعَةً أَمۡرًا حَتَّىٰ تَشۡهَدُونِ ٣٢

Kâlat yâ'ayyuhal-mala'u aftûnî fî amrî mâ kuntu kâti'atan amran hattâ taşhadûn

(Sonra Melike) dedi ki: Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiçbir işi kestirip atmam.

قَالُواْ نَحۡنُ أُوْلُواْ قُوَّةٖ وَأُوْلُواْ بَأۡسٖ شَدِيدٖ وَٱلۡأَمۡرُ إِلَيۡكِ فَٱنظُرِي مَاذَا تَأۡمُرِينَ ٣٣

Kâlû nahnu ulû kuvvatin va ulû ba sin şadîdin val-amru ilayki fanzurî mâzâ ta'murîn

Onlar, şu cevabı verdiler: Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız; buyruk ise senindir; artık ne buyuracağını sen düşün.

قَالَتۡ إِنَّ ٱلۡمُلُوكَ إِذَا دَخَلُواْ قَرۡيَةً أَفۡسَدُوهَا وَجَعَلُوٓاْ أَعِزَّةَ أَهۡلِهَآ أَذِلَّةٗۚ وَكَذَٰلِكَ يَفۡعَلُونَ ٣٤

Kâlat innal-mulûka izâ dahalû karyatan afsadûhâ vaca'alû a'izzata ahlihâ azillatan vakazâlika yaf'alûn

Melike: Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhalde) onlar da böyle yapacaklardır, dedi.

وَإِنِّي مُرۡسِلَةٌ إِلَيۡهِم بِهَدِيَّةٖ فَنَاظِرَةُۢ بِمَ يَرۡجِعُ ٱلۡمُرۡسَلُونَ ٣٥

Va innî mursilatun ilayhim bihadiyyatin fanâziratu bima yarci'ul-mursalûn

Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler.

فَلَمَّا جَآءَ سُلَيۡمَٰنَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٖ فَمَآ ءَاتَىٰنِۦَ ٱللَّهُ خَيۡرٞ مِّمَّآ ءَاتَىٰكُمۚ بَلۡ أَنتُم بِهَدِيَّتِكُمۡ تَفۡرَحُونَ ٣٦

Falammâ câ'a sulaymâna kâla atumiddûnani bimâlin famâ âtânillâhu hayrum mimmâ âtâkum bal antum bihadiyyatikum tafrahûn

(Elçiler, hediyelerle) Süleyman'a gelince şöyle dedi: Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Hediyenizle (ben değil) siz sevinirsiniz.

ٱرۡجِعۡ إِلَيۡهِمۡ فَلَنَأۡتِيَنَّهُم بِجُنُودٖ لَّا قِبَلَ لَهُم بِهَا وَلَنُخۡرِجَنَّهُم مِّنۡهَآ أَذِلَّةٗ وَهُمۡ صَٰغِرُونَ ٣٧

Irci' ilayhim falana'tiyannahum bicunûdil lâ kibala lahum bihâ valanuhricannahum minhâ azillatan vahum sâğirûn

(Ey elçi!) Onlara dön; iyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak surette hor ve hakir halde oradan çıkarırız!

قَالَ يَٰٓأَيُّهَا ٱلۡمَلَؤُاْ أَيُّكُمۡ يَأۡتِينِي بِعَرۡشِهَا قَبۡلَ أَن يَأۡتُونِي مُسۡلِمِينَ ٣٨

Kâla yâ'ayyuhal-mala'u ayyukum ya'tînî bi'arşihâ kabla an ya'tûnî muslimîn

(Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir?

قَالَ عِفۡرِيتٞ مِّنَ ٱلۡجِنِّ أَنَا۠ ءَاتِيكَ بِهِۦ قَبۡلَ أَن تَقُومَ مِن مَّقَامِكَۖ وَإِنِّي عَلَيۡهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٞ ٣٩

Kâla 'ifrîtum minal-cinni ana âtîka bihî kabla an takûma mim makâmika va innî 'alayhi lakaviyyun amîn

Cinlerden bir ifrit: Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz, dedi.

قَالَ ٱلَّذِي عِندَهُۥ عِلۡمٞ مِّنَ ٱلۡكِتَٰبِ أَنَا۠ ءَاتِيكَ بِهِۦ قَبۡلَ أَن يَرۡتَدَّ إِلَيۡكَ طَرۡفُكَۚ فَلَمَّا رَءَاهُ مُسۡتَقِرًّا عِندَهُۥ قَالَ هَٰذَا مِن فَضۡلِ رَبِّي لِيَبۡلُوَنِيٓ ءَأَشۡكُرُ أَمۡ أَكۡفُرُۖ وَمَن شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشۡكُرُ لِنَفۡسِهِۦۖ وَمَن كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيّٞ كَرِيمٞ ٤٠

Kâlal-lazî 'indahû 'ilmum minal-kitâbi ana âtîka bihî kabla an yartadda ilayka tarfuka falammâ ra'âhu mustakirran 'indahû kâla hâzâ min fadli rabbî liyabluvanî a'aşkuru am akfuru vaman şakara fa innamâ yaşkuru linafsihî vaman kafara fa inna rabbî ğaniyyun karîm

Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanı başına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.

قَالَ نَكِّرُواْ لَهَا عَرۡشَهَا نَنظُرۡ أَتَهۡتَدِيٓ أَمۡ تَكُونُ مِنَ ٱلَّذِينَ لَا يَهۡتَدُونَ ٤١

Kâla nakkirû lahâ 'arşahâ nanzur atahtadî am takûnu minal-lazîna lâ yahtadûn

(Süleyman devamla) dedi ki: Onun tahtını bilemeyeceği bir hale getirin; bakalım tanıyacak mı, yoksa tanıyamayanlar arasında mı olacak.

فَلَمَّا جَآءَتۡ قِيلَ أَهَٰكَذَا عَرۡشُكِۖ قَالَتۡ كَأَنَّهُۥ هُوَۚ وَأُوتِينَا ٱلۡعِلۡمَ مِن قَبۡلِهَا وَكُنَّا مُسۡلِمِينَ ٤٢

Falammâ câ'at kîla ahâkazâ 'arşuki kâlat ka annahû huva va ûtînal-'ilma min kablihâ vakunnâ muslimîn

Melike gelince: Senin tahtın da böyle mi? dendi. O şöyle cevap verdi: Tıpkı o! (Süleyman şöyle dedi): Bize daha önce (Allah'tan) bilgi verilmiş ve biz müslüman olmuştuk.

وَصَدَّهَا مَا كَانَت تَّعۡبُدُ مِن دُونِ ٱللَّهِۖ إِنَّهَا كَانَتۡ مِن قَوۡمٖ كَٰفِرِينَ ٤٣

Vasaddahâ mâ kânat ta'budu min dûnillâhi innahâ kânat min kavmin kâfirîn

Onu, Allah'tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhid dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkârcı bir kavimdendi.

قِيلَ لَهَا ٱدۡخُلِي ٱلصَّرۡحَۖ فَلَمَّا رَأَتۡهُ حَسِبَتۡهُ لُجَّةٗ وَكَشَفَتۡ عَن سَاقَيۡهَاۚ قَالَ إِنَّهُۥ صَرۡحٞ مُّمَرَّدٞ مِّن قَوَارِيرَۗ قَالَتۡ رَبِّ إِنِّي ظَلَمۡتُ نَفۡسِي وَأَسۡلَمۡتُ مَعَ سُلَيۡمَٰنَ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٤٤

Kîla lahadhulis-sarha falammâ ra'athu hasibathu luccatan vakaşafat 'an sâkayhâ kâla innahû sarhum mumarradum min kavârîra kâlat rabbi innî zalamtu nafsî va aslamtu ma'a sulaymâna lillâhi rabbil-'âlamîn

Ona: Köşke gir! dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti. Süleyman: Bu, billûrdan yapılmış, şeffaf bir zemindir, dedi. Melike dedi ki: Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum.

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَآ إِلَىٰ ثَمُودَ أَخَاهُمۡ صَٰلِحًا أَنِ ٱعۡبُدُواْ ٱللَّهَ فَإِذَا هُمۡ فَرِيقَانِ يَخۡتَصِمُونَ ٤٥

Valakad arsalnâ ilâ samûda ahâhum sâlihan ani'budullâha fa izâ hum farîkâni yahtasimûn

Andolsun ki, «Allah'a kulluk edin!» (demesi için) Semûd kavmine kardeşleri Salih'i gönderdik. Hemen birbiriyle çekişen iki zümre oluverdiler.

قَالَ يَٰقَوۡمِ لِمَ تَسۡتَعۡجِلُونَ بِٱلسَّيِّئَةِ قَبۡلَ ٱلۡحَسَنَةِۖ لَوۡلَا تَسۡتَغۡفِرُونَ ٱللَّهَ لَعَلَّكُمۡ تُرۡحَمُونَ ٤٦

Kâla yâkavmi lima tasta'cilûna bis-sayyi'ati kablal-hasanati lavlâ tastağfirûnallâha la'allakum turhamûn

Sâlih dedi ki: Ey kavmim! İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz? Allah'tan mağfiret dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir.

قَالُواْ ٱطَّيَّرۡنَا بِكَ وَبِمَن مَّعَكَۚ قَالَ طَٰٓئِرُكُمۡ عِندَ ٱللَّهِۖ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمٞ تُفۡتَنُونَ ٤٧

Kâlut-tayyarnâ bika vabimam ma'aka kâla tâ'irukum 'indallâhi bal antum kavmun tuftanûn

Şöyle dediler: Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık. Sâlih: Size çöken uğursuzluk (sebebi) Allah katında (yazılı) dır. Hayır, siz imtihana çekilen bir kavimsiniz, dedi.

وَكَانَ فِي ٱلۡمَدِينَةِ تِسۡعَةُ رَهۡطٖ يُفۡسِدُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا يُصۡلِحُونَ ٤٨

Vakâna fil-madînati tis'atu rahtin yufsidûna fil-ardi valâ yuslihûn

O şehirde dokuz kişi (elebaşı) vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı.

قَالُواْ تَقَاسَمُواْ بِٱللَّهِ لَنُبَيِّتَنَّهُۥ وَأَهۡلَهُۥ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِۦ مَا شَهِدۡنَا مَهۡلِكَ أَهۡلِهِۦ وَإِنَّا لَصَٰدِقُونَ ٤٩

Kâlû takâsamû billâhi lanubayyitannahû va ahlahû summa lanakûlanna livaliyyihî mâ şahidnâ mahlika ahlihî va innâ lasâdikûn

Allah'a and içerek birbirlerine şöyle dediler: Gece ona ve ailesine baskın yapalım (hepsini öldürelim); sonra da velisine: «Biz (Sâlih) ailesinin yok edilişi sırasında orada değildik, inanın ki doğru söylüyoruz» diyelim.

وَمَكَرُواْ مَكۡرٗا وَمَكَرۡنَا مَكۡرٗا وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ٥٠

Vamakarû makran vamakarnâ makran vahum lâ yaş'urûn

Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, onların planlarını altüst ettik.

فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ مَكۡرِهِمۡ أَنَّا دَمَّرۡنَٰهُمۡ وَقَوۡمَهُمۡ أَجۡمَعِينَ ٥١

Fanzur kayfa kâna 'âkibatu makrihim annâ dammarnâhum vakavmahum acma'în

Bak işte, tuzaklarının âkıbeti nice oldu: Onları da, (kendilerine uyan) kavimlerini de (nasıl) toptan helâk ettik!

فَتِلۡكَ بُيُوتُهُمۡ خَاوِيَةَۢ بِمَا ظَلَمُوٓاْۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗ لِّقَوۡمٖ يَعۡلَمُونَ ٥٢

Fatilka buyûtuhum hâviyata bimâ zalamû inna fî zâlika la'âyatal likavmin ya'lamûn

İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Anlayan bir kavim için elbette bunda bir ibret vardır.

وَأَنجَيۡنَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَكَانُواْ يَتَّقُونَ ٥٣

Va ancaynal-lazîna âmanû vakânû yattakûn

İman edip Allah'a karşı gelmekten sakınanları ise kurtardık.

وَلُوطًا إِذۡ قَالَ لِقَوۡمِهِۦٓ أَتَأۡتُونَ ٱلۡفَٰحِشَةَ وَأَنتُمۡ تُبۡصِرُونَ ٥٤

Valûtan iz kâla likavmihî ata'tûnal-fâhişata va antum tubsirûn

Lût'u da (peygamber olarak kavmine gönderdik.) Kavmine şöyle demişti: Göz göre göre hâla o hayâsızlığı yapacak mısınız?

أَئِنَّكُمۡ لَتَأۡتُونَ ٱلرِّجَالَ شَهۡوَةٗ مِّن دُونِ ٱلنِّسَآءِۚ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمٞ تَجۡهَلُونَ ٥٥

A'innakum lata'tûnar-ricâla şahvatam min dûnin-nisâ'i bal antum kavmun tachalûn

(Bu ilâhî ikazdan sonra hâla) siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz, beyinsizlikte devam edegelen bir kavimsiniz!

Sorular

19. cüz nerede başlar ve nerede biter?

19. cüz Furkan Suresi 25:21 ile başlar ve Neml Suresi 27:55 ile biter.

19. cüzde hangi sureler var?

19. cüzde şu sureler yer alır: Furkan, Şuara, Neml.

Cüz nedir?

Cüz, Kur'an-ı Kerim'in eşit uzunluktaki 30 bölümünden biridir. Her gün bir cüz okuyan, Kur'an'ı bir ayda hatmeder.