طسٓمٓ ١
Tâ Sîn Mîm
Tâ. Sîn. Mîm.
Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
طسٓمٓ ١
Tâ Sîn Mîm
Tâ. Sîn. Mîm.
تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱلۡكِتَٰبِ ٱلۡمُبِينِ ٢
Tilka âyâtul-kitâbil-mubîn
Bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.
لَعَلَّكَ بَٰخِعٞ نَّفۡسَكَ أَلَّا يَكُونُواْ مُؤۡمِنِينَ ٣
La'allaka bâhi'un nafsaka allâ yakûnû mu'minîn
(Rasûlüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın!
إِن نَّشَأۡ نُنَزِّلۡ عَلَيۡهِم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ ءَايَةٗ فَظَلَّتۡ أَعۡنَٰقُهُمۡ لَهَا خَٰضِعِينَ ٤
In naşa' nunazzil 'alayhim minas-samâ'i âyatan fazallat a'nâkuhum lahâ hâdi'în
Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyunları eğilip kalır.
وَمَا يَأۡتِيهِم مِّن ذِكۡرٖ مِّنَ ٱلرَّحۡمَٰنِ مُحۡدَثٍ إِلَّا كَانُواْ عَنۡهُ مُعۡرِضِينَ ٥
Vamâ ya'tîhim min zikrim minar-rahmâni muhdasin illâ kânû 'anhu mu'ridîn
Kendilerine, Rahmân (o çok esirgeyici Allah) dan hiçbir yeni öğüt gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.
فَقَدۡ كَذَّبُواْ فَسَيَأۡتِيهِمۡ أَنۢبَٰٓؤُاْ مَا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ ٦
Fakad kazzabû fasaya'tîhim ambâ'u mâ kânû bihî yastahzi'ûn
Üstelik (ona) «yalandır» derler, fakat alay edip durdukları şeylerin haberleri yakında onlara gelecektir.
أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ إِلَى ٱلۡأَرۡضِ كَمۡ أَنۢبَتۡنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوۡجٖ كَرِيمٍ ٧
Avalam yarav ilal-ardi kam ambatnâ fîhâ min kulli zavcin karîm
Yeryüzüne bir bakmazlar mı! Orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirdik.
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ٨
Inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn
Şüphesiz bunlarda (Allah'ın kudretine) bir nişâne vardır; ama çoğu iman etmezler.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ٩
Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm
Şüphe yok ki Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
وَإِذۡ نَادَىٰ رَبُّكَ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱئۡتِ ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّٰلِمِينَ ١٠
Va iz nâdâ rabbuka mûsâ ani'til-kavmaz-zâlimîn
Hani Rabbin Musa'ya: O zalimler güruhuna, git diye seslenmişti.
قَوۡمَ فِرۡعَوۡنَۚ أَلَا يَتَّقُونَ ١١
Kavma fir'avna alâ yattakûn
Firavun'un kavmine. Hâlâ (başlarına gelecekten) sakınmayacaklar mı onlar?
قَالَ رَبِّ إِنِّيٓ أَخَافُ أَن يُكَذِّبُونِ ١٢
Kâla rabbi innî ahâfu an yukazzibûn
Musa şöyle dedi: Rabbim! Doğrusu, beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum.
وَيَضِيقُ صَدۡرِي وَلَا يَنطَلِقُ لِسَانِي فَأَرۡسِلۡ إِلَىٰ هَٰرُونَ ١٣
Vayadîku sadrî valâ yantaliku lisânî fa arsil ilâ hârûn
"Göğsüm daralıyor; dilim çözülmüyor; onun için Harun'a da elçilik ver.
وَلَهُمۡ عَلَيَّ ذَنۢبٞ فَأَخَافُ أَن يَقۡتُلُونِ ١٤
Valahum 'alayya zambun fa ahâfu an yaktulûn
Onların bana isnad ettikleri bir suç da var. Bundan ötürü beni öldürmelerinden korkuyorum.
قَالَ كَلَّاۖ فَٱذۡهَبَا بِـَٔايَٰتِنَآۖ إِنَّا مَعَكُم مُّسۡتَمِعُونَ ١٥
Kâla kallâ fazhabâ bi'âyâtinâ innâ ma'akum mustami'ûn
Allah buyurdu: Hayır (seni asla öldüremezler)! İkiniz mucizelerimizle gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.
فَأۡتِيَا فِرۡعَوۡنَ فَقُولَآ إِنَّا رَسُولُ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٦
Fa tiyâ fir'avna fakûlâ innâ rasûlu rabbil-'âlamîn
Haydi Firavun’a gidip deyin ki: Gerçekten biz, âlemlerin Rabbi'nin elçisiyiz;
أَنۡ أَرۡسِلۡ مَعَنَا بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ١٧
An arsil ma'anâ banî isrâ'îl
İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.
قَالَ أَلَمۡ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدٗا وَلَبِثۡتَ فِينَا مِنۡ عُمُرِكَ سِنِينَ ١٨
Kâla alam nurabbika fînâ valîdan valabista fînâ min 'umurika sinîn
(Kendisine Allah'ın emri tebliğ edilince Firavun) dedi ki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi?
وَفَعَلۡتَ فَعۡلَتَكَ ٱلَّتِي فَعَلۡتَ وَأَنتَ مِنَ ٱلۡكَٰفِرِينَ ١٩
Vafa'alta fa'latakal-latî fa'alta va anta minal-kâfirîn
Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!
قَالَ فَعَلۡتُهَآ إِذٗا وَأَنَا۠ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ ٢٠
Kâla fa'altuhâ izan va ana minad-dâllîn
Mûsâ da demişti ki: "Ben onu o zaman cahillerden biri olarak, bilmeyerek yapmıştım."
فَفَرَرۡتُ مِنكُمۡ لَمَّا خِفۡتُكُمۡ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكۡمٗا وَجَعَلَنِي مِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ٢١
Fafarartu minkum lammâ hiftukum favahaba lî rabbî hukman vaca'alanî minal-mursalîn
Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı.
وَتِلۡكَ نِعۡمَةٞ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنۡ عَبَّدتَّ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ٢٢
Vatilka ni'matun tamunnuhâ 'alayya an 'abbatta banî isrâ'îl
O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrailoğullarını kendine kul köle etmendir.
قَالَ فِرۡعَوۡنُ وَمَا رَبُّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٢٣
Kâla fir'avnu vamâ rabbul-'âlamîn
Firavun şöyle dedi: Alemlerin Rabbi dediğin de nedir?
قَالَ رَبُّ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ وَمَا بَيۡنَهُمَآۖ إِن كُنتُم مُّوقِنِينَ ٢٤
Kâla rabbus-samâvâti val-ardi vamâ baynahumâ in kuntum mûkinîn
Musa cevap verdi: Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız, (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir.
قَالَ لِمَنۡ حَوۡلَهُۥٓ أَلَا تَسۡتَمِعُونَ ٢٥
Kâla liman havlahû alâ tastami'ûn
(Firavun) etrafında bulunanlara: İşitiyor musunuz? dedi.
قَالَ رَبُّكُمۡ وَرَبُّ ءَابَآئِكُمُ ٱلۡأَوَّلِينَ ٢٦
Kâla rabbukum varabbu âbâ'ikumul-avvalîn
Musa dedi ki: O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.
قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ ٱلَّذِيٓ أُرۡسِلَ إِلَيۡكُمۡ لَمَجۡنُونٞ ٢٧
Kâla inna rasûlakumul-lazî ursila ilaykum lamacnûn
Firavun: Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir, dedi.
قَالَ رَبُّ ٱلۡمَشۡرِقِ وَٱلۡمَغۡرِبِ وَمَا بَيۡنَهُمَآۖ إِن كُنتُمۡ تَعۡقِلُونَ ٢٨
Kâla rabbul-maşriki val-mağribi vamâ baynahumâ in kuntum ta'kilûn
Musa devamla şunu söyledi: Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir .
قَالَ لَئِنِ ٱتَّخَذۡتَ إِلَٰهًا غَيۡرِي لَأَجۡعَلَنَّكَ مِنَ ٱلۡمَسۡجُونِينَ ٢٩
Kâla la init-tahazta ilâhan ğayrî la ac'alannaka minal-mascûnîn
Firavun: Benden başkasını tanrı edinirsen, andolsun ki seni zindanlıklardan ederim! dedi.
قَالَ أَوَلَوۡ جِئۡتُكَ بِشَيۡءٖ مُّبِينٖ ٣٠
Kâla avalav ci'tuka bişay'im mubîn
Musa: Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı? dedi.
قَالَ فَأۡتِ بِهِۦٓ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ٣١
Kâla fa ti bihî in kunta minas-sâdikîn
Firavun: Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu! diye karşılık verdi.
فَأَلۡقَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعۡبَانٞ مُّبِينٞ ٣٢
Fa alkâ 'asâhu fa izâ hiya su'bânum mubîn
Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık koca bir yılan (oluvermiş).
وَنَزَعَ يَدَهُۥ فَإِذَا هِيَ بَيۡضَآءُ لِلنَّٰظِرِينَ ٣٣
Vanaza'a yadahû fa izâ hiya baydâ'u lin-nâzirîn
Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir şey oluvermiş)!
قَالَ لِلۡمَلَإِ حَوۡلَهُۥٓ إِنَّ هَٰذَا لَسَٰحِرٌ عَلِيمٞ ٣٤
Kâla lil-mala'i havlahû inna hâzâ lasâhirun 'alîm
Firavun, çevresindeki ileri gelenlere: Bu, dedi, doğrusu çok bilgili bir sihirbaz!
يُرِيدُ أَن يُخۡرِجَكُم مِّنۡ أَرۡضِكُم بِسِحۡرِهِۦ فَمَاذَا تَأۡمُرُونَ ٣٥
Yurîdu an yuhricakum min ardikum bisihrihî famâzâ ta'murûn
Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?
قَالُوٓاْ أَرۡجِهۡ وَأَخَاهُ وَٱبۡعَثۡ فِي ٱلۡمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ ٣٦
Kâlû arcih va ahâhu vab'as fil-madâ'ini hâşirîn
Etrafındakiler de ona şöyle demişlerdi: "Onu ve kardeşini alıkoy ve şehirlere toplayıcı görevliler gönder.
يَأۡتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٖ ٣٧
Ya'tûka bikulli sahhârin 'alîm
Ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa sana getirsinler.
فَجُمِعَ ٱلسَّحَرَةُ لِمِيقَٰتِ يَوۡمٖ مَّعۡلُومٖ ٣٨
Facumi'as-saharatu limîkâti yavmim ma'lûm
Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde biraraya getirildi.
وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلۡ أَنتُم مُّجۡتَمِعُونَ ٣٩
Vakîla lin-nâsi hal antum muctami'ûn
Halka: Siz de toplanıyor musunuz (haydi hemen toplanın), denildi.
لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ ٱلسَّحَرَةَ إِن كَانُواْ هُمُ ٱلۡغَٰلِبِينَ ٤٠
La'allanâ nattabi'us-saharata in kânû humul-ğâlibîn
(Firavunun adamları:) Eğer üstün gelirlerse, herhalde sihirbazlara uyarız, dediler.
فَلَمَّا جَآءَ ٱلسَّحَرَةُ قَالُواْ لِفِرۡعَوۡنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجۡرًا إِن كُنَّا نَحۡنُ ٱلۡغَٰلِبِينَ ٤١
Falammâ câ'as-saharatu kâlû lifir'avna a'inna lanâ la acran in kunnâ nahnul-ğâlibîn
Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a: Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır değil mi? dediler.
قَالَ نَعَمۡ وَإِنَّكُمۡ إِذٗا لَّمِنَ ٱلۡمُقَرَّبِينَ ٤٢
Kâla na'am va innakum izal laminal-mukarrabîn
Firavun cevap verdi: Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden de olacaksınız.
قَالَ لَهُم مُّوسَىٰٓ أَلۡقُواْ مَآ أَنتُم مُّلۡقُونَ ٤٣
Kâla lahum mûsâ alkû mâ antum mulkûn
Musa onlara: Ne atacaksanız atın! dedi.
فَأَلۡقَوۡاْ حِبَالَهُمۡ وَعِصِيَّهُمۡ وَقَالُواْ بِعِزَّةِ فِرۡعَوۡنَ إِنَّا لَنَحۡنُ ٱلۡغَٰلِبُونَ ٤٤
Fa alkav hibâlahum va'isiyyahum vakâlû bi'izzati fir'avna innâ lanahnul-ğâlibûn
Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve: Firavun'un kudreti hakkı için elbette bizler galip geleceğiz, dediler.
فَأَلۡقَىٰ مُوسَىٰ عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلۡقَفُ مَا يَأۡفِكُونَ ٤٥
Fa alkâ mûsâ 'asâhu fa izâ hiya talkafu mâ ya'fikûn
Sonra Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuveriyor!
فَأُلۡقِيَ ٱلسَّحَرَةُ سَٰجِدِينَ ٤٦
Fa ulkiyas-saharatu sâcidîn
(Bunu görünce) sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.
قَالُوٓاْ ءَامَنَّا بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٤٧
Kâlû âmannâ birabbil-'âlamîn
«Âlemlerin Rabbine, iman ettik» dediler.
رَبِّ مُوسَىٰ وَهَٰرُونَ ٤٨
Rabbi mûsâ vahârûn
Musa ve Harun'un Rabbi.
قَالَ ءَامَنتُمۡ لَهُۥ قَبۡلَ أَنۡ ءَاذَنَ لَكُمۡۖ إِنَّهُۥ لَكَبِيرُكُمُ ٱلَّذِي عَلَّمَكُمُ ٱلسِّحۡرَ فَلَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَۚ لَأُقَطِّعَنَّ أَيۡدِيَكُمۡ وَأَرۡجُلَكُم مِّنۡ خِلَٰفٖ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمۡ أَجۡمَعِينَ ٤٩
Kâla âmantum lahû kabla an âzana lakum innahû lakabîrukumul-lazî 'allamakumus-sihra falasavfa ta'lamûna la ukatti'anna aydiyakum va arculakum min hilâfin vala'usallibannakum acma'în
Firavun, (kızgınlık içinde) dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Demek ki size sihri öğreten büyüğünüzmüş o! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz. Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!
قَالُواْ لَا ضَيۡرَۖ إِنَّآ إِلَىٰ رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ ٥٠
Kâlû lâ dayra innâ ilâ rabbinâ munkalibûn
«Zararı yok, dediler, (nasıl olsa) biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz.»
إِنَّا نَطۡمَعُ أَن يَغۡفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَٰيَٰنَآ أَن كُنَّآ أَوَّلَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٥١
Innâ natma'u an yağfira lanâ rabbunâ hatâyânâ an kunnâ avvalal-mu'minîn
«Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız.»
۞ وَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنۡ أَسۡرِ بِعِبَادِيٓ إِنَّكُم مُّتَّبَعُونَ ٥٢
Va avhaynâ ilâ mûsâ an asri bi'ibâdî innakum muttaba'ûn
Musa’ya: Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü takip edileceksiniz, diye vahyettik.
فَأَرۡسَلَ فِرۡعَوۡنُ فِي ٱلۡمَدَآئِنِ حَٰشِرِينَ ٥٣
Fa arsala fir'avnu fil-madâ'ini hâşirîn
Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi:
إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ لَشِرۡذِمَةٞ قَلِيلُونَ ٥٤
Inna hâ'ulâ'i laşirzimatun kalîlûn
«Esasen bunlar, sayıları az, bölük pörçük bir cemaattır.»
وَإِنَّهُمۡ لَنَا لَغَآئِظُونَ ٥٥
Va innahum lanâ lağâ'izûn
«(Böyle iken) kesinkes bizi öfkelendirmişlerdir.»
وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَٰذِرُونَ ٥٦
Va innâ lacamî'un hâzirûn
«Biz ise, elbette uyanık (ve yek vücut) bir cemaatız.» (diyor ve dedirtiyordu).
فَأَخۡرَجۡنَٰهُم مِّن جَنَّٰتٖ وَعُيُونٖ ٥٧
Fa ahracnâhum min cannâtin va'uyûn
Ama (sonunda) biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden, pınarlardan, çıkardık.
وَكُنُوزٖ وَمَقَامٖ كَرِيمٖ ٥٨
Vakunûzin vamakâmin karîm
Hâzinelerden ve değerli bir yerden çıkardık.
كَذَٰلِكَۖ وَأَوۡرَثۡنَٰهَا بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ٥٩
Kazâlika va avrasnâhâ banî isrâ'îl
Böylece, bunlara İsrailoğullarını mirasçı yaptık.
فَأَتۡبَعُوهُم مُّشۡرِقِينَ ٦٠
Fa atba'ûhum muşrikîn
Derken (Firavun ve adamları) gün doğumunda onların ardına düştüler.
فَلَمَّا تَرَٰٓءَا ٱلۡجَمۡعَانِ قَالَ أَصۡحَٰبُ مُوسَىٰٓ إِنَّا لَمُدۡرَكُونَ ٦١
Falammâ tarâ'al-cam'âni kâla ashâbu mûsâ innâ lamudrakûn
İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları: "İşte yakalandık!" dediler.
قَالَ كَلَّآۖ إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهۡدِينِ ٦٢
Kâla kallâ inna ma'iya rabbî sayahdîn
Musa: Asla! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir.
فَأَوۡحَيۡنَآ إِلَىٰ مُوسَىٰٓ أَنِ ٱضۡرِب بِّعَصَاكَ ٱلۡبَحۡرَۖ فَٱنفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرۡقٖ كَٱلطَّوۡدِ ٱلۡعَظِيمِ ٦٣
Fa avhaynâ ilâ mûsâ anidrib bi'asâkal-bahra fanfalaka fakâna kullu firkin kat-tavdil-'azîm
Bunun üzerine Musa'ya: Asân ile denize vur! diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal yarıldı (on iki yol açıldı), her bölük koca bir dağ gibi oldu.
وَأَزۡلَفۡنَا ثَمَّ ٱلۡأٓخَرِينَ ٦٤
Va azlafnâ sammal-âharîn
Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.
وَأَنجَيۡنَا مُوسَىٰ وَمَن مَّعَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ ٦٥
Va ancaynâ mûsâ vamam ma'ahû acma'în
Musa ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık.
ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ٦٦
Summa ağraknal-âharîn
Sonra ötekilerini suda boğduk.
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ٦٧
Inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn
Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ٦٨
Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
وَٱتۡلُ عَلَيۡهِمۡ نَبَأَ إِبۡرَٰهِيمَ ٦٩
Vatlu 'alayhim naba'a ibrâhîm
(Rasûlüm!) Onlara İbrahim’in haberini de naklet.
إِذۡ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوۡمِهِۦ مَا تَعۡبُدُونَ ٧٠
Iz kâla li abîhi vakavmihî mâ ta'budûn
Hani o, babasına ve kavmine: Neye tapıyorsunuz? demişti.
قَالُواْ نَعۡبُدُ أَصۡنَامٗا فَنَظَلُّ لَهَا عَٰكِفِينَ ٧١
Kâlû na'budu asnâman fanazallu lahâ 'âkifîn
«Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz» diye cevap verdiler.
قَالَ هَلۡ يَسۡمَعُونَكُمۡ إِذۡ تَدۡعُونَ ٧٢
Kâla hal yasma'ûnakum iz tad'ûn
İbrahim: Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı?
أَوۡ يَنفَعُونَكُمۡ أَوۡ يَضُرُّونَ ٧٣
Av yanfa'ûnakum av yadurrûn
Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar mı?
قَالُواْ بَلۡ وَجَدۡنَآ ءَابَآءَنَا كَذَٰلِكَ يَفۡعَلُونَ ٧٤
Kâlû bal vacadnâ âbâ'anâ kazâlika yaf'alûn
Şöyle cevap verdiler: Hayır, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk.
قَالَ أَفَرَءَيۡتُم مَّا كُنتُمۡ تَعۡبُدُونَ ٧٥
Kâla afara'aytum mâ kuntum ta'budûn
İbrahim dedi ki: İyi ama,neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?
أَنتُمۡ وَءَابَآؤُكُمُ ٱلۡأَقۡدَمُونَ ٧٦
Antum va âbâ'ukumul-akdamûn
İster sizin, ister önceki atalarınızın.
فَإِنَّهُمۡ عَدُوّٞ لِّيٓ إِلَّا رَبَّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٧٧
Fa innahum 'aduvvul lî illâ rabbal-'âlamîn
İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur);
ٱلَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهۡدِينِ ٧٨
Allazî halakanî fahuva yahdîn
Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur.
وَٱلَّذِي هُوَ يُطۡعِمُنِي وَيَسۡقِينِ ٧٩
Vallazî huva yut'imunî vayaskîn
Beni yediren, içiren O’dur.
وَإِذَا مَرِضۡتُ فَهُوَ يَشۡفِينِ ٨٠
Va izâ maridtu fahuva yaşfîn
Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur.
وَٱلَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحۡيِينِ ٨١
Vallazî yumîtunî summa yuhyîn
Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O’dur.
وَٱلَّذِيٓ أَطۡمَعُ أَن يَغۡفِرَ لِي خَطِيٓـَٔتِي يَوۡمَ ٱلدِّينِ ٨٢
Vallazî atma'u an yağfira lî hatî'atî yavmad-dîn
Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur.
رَبِّ هَبۡ لِي حُكۡمٗا وَأَلۡحِقۡنِي بِٱلصَّٰلِحِينَ ٨٣
Rabbi hab lî hukman va alhiknî bis-sâlihîn
Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.
وَٱجۡعَل لِّي لِسَانَ صِدۡقٖ فِي ٱلۡأٓخِرِينَ ٨٤
Vac'al lî lisâna sidkin fil-âhirîn
"Benden sonrakiler içinde, beni iyi dille anılanlardan eyle."
وَٱجۡعَلۡنِي مِن وَرَثَةِ جَنَّةِ ٱلنَّعِيمِ ٨٥
Vac'alnî min varasati cannatin-na'îm
Beni, Naîm cennetinin vârislerinden kıl.
وَٱغۡفِرۡ لِأَبِيٓ إِنَّهُۥ كَانَ مِنَ ٱلضَّآلِّينَ ٨٦
Vağfir li abî innahû kâna minad-dâllîn
Babamı da bağışla (ona tevbe ve iman nasip et). Çünkü o sapıklardandır.
وَلَا تُخۡزِنِي يَوۡمَ يُبۡعَثُونَ ٨٧
Valâ tuhzinî yavma yub'asûn
(İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme.
يَوۡمَ لَا يَنفَعُ مَالٞ وَلَا بَنُونَ ٨٨
Yavma lâ yanfa'u mâlun valâ banûn
O gün, ne mal fayda verir ne de evlât.
إِلَّا مَنۡ أَتَى ٱللَّهَ بِقَلۡبٖ سَلِيمٖ ٨٩
Illâ man atallâha bikalbin salîm
Ancak Allah'a kalbi selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).
وَأُزۡلِفَتِ ٱلۡجَنَّةُ لِلۡمُتَّقِينَ ٩٠
Va uzlifatil-cannatu lil-muttakîn
(O gün) cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır.
وَبُرِّزَتِ ٱلۡجَحِيمُ لِلۡغَاوِينَ ٩١
Vaburrizatil-cahîmu lil-ğâvîn
Cehennem de azgınlara apaçık gösterilir.
وَقِيلَ لَهُمۡ أَيۡنَ مَا كُنتُمۡ تَعۡبُدُونَ ٩٢
Vakîla lahum ayna mâ kuntum ta'budûn
Onlara: Allah’tan gayrı taptıklarınız hani nerede?
مِن دُونِ ٱللَّهِ هَلۡ يَنصُرُونَكُمۡ أَوۡ يَنتَصِرُونَ ٩٣
Min dûnillâhi hal yansurûnakum av yantasirûn
Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine (olsun) yardımları dokunuyor mu? denilir.
فَكُبۡكِبُواْ فِيهَا هُمۡ وَٱلۡغَاوُۥنَ ٩٤
Fakubkibû fîhâ hum val-ğâvûn
Artık onlar, o azgınlar toptan oraya tepetaklak (cehenneme) atılırlar
وَجُنُودُ إِبۡلِيسَ أَجۡمَعُونَ ٩٥
Vacunûdu iblîsa acma'ûn
ve İblis orduları,
قَالُواْ وَهُمۡ فِيهَا يَخۡتَصِمُونَ ٩٦
Kâlû vahum fîhâ yahtasimûn
orada birbirleriyle çekişerek şöyle derler:
تَٱللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٍ ٩٧
Tallâhi in kunnâ lafî dalâlim mubîn
Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.
إِذۡ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٩٨
Iz nusavvîkum birabbil-'âlamîn
Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk.
وَمَآ أَضَلَّنَآ إِلَّا ٱلۡمُجۡرِمُونَ ٩٩
Vamâ adallanâ illal-mucrimûn
Bizi ancak o günahkârlar saptırdı.
فَمَا لَنَا مِن شَٰفِعِينَ ١٠٠
Famâ lanâ min şâfi'în
Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var,
وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٖ ١٠١
Valâ sadîkin hamîm
ne de yakın bir dostumuz.
فَلَوۡ أَنَّ لَنَا كَرَّةٗ فَنَكُونَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١٠٢
Falav anna lanâ karratan fanakûna minal-mu'minîn
Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha olsa da, müminlerden olsak!
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ١٠٣
Inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn
Bunda elbet (alınacak) büyük bir ders vardır, ama çokları iman etmezler.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٠٤
Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
كَذَّبَتۡ قَوۡمُ نُوحٍ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٠٥
Kazzabat kavmu nûhinil-mursalîn
Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٠٦
Iz kâla lahum ahûhum nûhun alâ tattakûn
Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ ١٠٧
Innî lakum rasûlun amîn
Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٠٨
Fattakullâha va atî'ûn
Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٠٩
Vamâ as'alukum 'alayhi min acrin in acriya illâ 'alâ rabbil-'âlamîn
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١١٠
Fattakullâha va atî'ûn
Onun için, Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
۞ قَالُوٓاْ أَنُؤۡمِنُ لَكَ وَٱتَّبَعَكَ ٱلۡأَرۡذَلُونَ ١١١
Kâlû anu'minu laka vattaba'akal-arzalûn
Onlar şöyle cevap verdiler. Sana düşük seviyeli kimseler tâbi olup dururken, biz sana iman eder miyiz hiç!
قَالَ وَمَا عِلۡمِي بِمَا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ١١٢
Kâla vamâ 'ilmî bimâ kânû ya'malûn
Nuh dedi ki: Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur.
إِنۡ حِسَابُهُمۡ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّيۖ لَوۡ تَشۡعُرُونَ ١١٣
In hisâbuhum illâ 'alâ rabbî lav taş'urûn
Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Bir düşünseniz!
وَمَآ أَنَا۠ بِطَارِدِ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١١٤
Vamâ ana bitâridil-mu'minîn
Ben iman eden kimseleri kovacak değilim.
إِنۡ أَنَا۠ إِلَّا نَذِيرٞ مُّبِينٞ ١١٥
In ana illâ nazîrum mubîn
Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.
قَالُواْ لَئِن لَّمۡ تَنتَهِ يَٰنُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمَرۡجُومِينَ ١١٦
Kâlû la il lam tantahi yânûhu latakûnanna minal-marcûmîn
Dediler ki: Ey Nuh! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan olacaksın!
قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوۡمِي كَذَّبُونِ ١١٧
Kâla rabbi inna kavmî kazzabûn
Nuh: Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla suçladı.
فَٱفۡتَحۡ بَيۡنِي وَبَيۡنَهُمۡ فَتۡحٗا وَنَجِّنِي وَمَن مَّعِيَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ١١٨
Faftah baynî vabaynahum fathan vanaccinî vamam ma'iya minal-mu'minîn
Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.
فَأَنجَيۡنَٰهُ وَمَن مَّعَهُۥ فِي ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ ١١٩
Fa ancaynâhu vamam ma'ahû fil-fulkil-maşhûn
Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o dolu geminin içinde (taşıyarak) kurtardık.
ثُمَّ أَغۡرَقۡنَا بَعۡدُ ٱلۡبَاقِينَ ١٢٠
Summa ağraknâ ba'dul-bâkîn
Sonra da geri kalanları suda boğduk.
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ١٢١
Inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn
Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٢٢
Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
كَذَّبَتۡ عَادٌ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٢٣
Kazzabat 'âdunil-mursalîn
Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٢٤
Iz kâla lahum ahûhum hûdun alâ tattakûn
Kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ ١٢٥
Innî lakum rasûlun amîn
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٢٦
Fattakullâha va atî'ûn
Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٢٧
Vamâ as'alukum 'alayhi min acrin in acriya illâ 'alâ rabbil-'âlamîn
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
أَتَبۡنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ ءَايَةٗ تَعۡبَثُونَ ١٢٨
Atabnûna bikulli rî'in âyatan ta'basûn
Siz her yüksek yere bir alâmet (köşk) dikerek eğleniyor musunuz?
وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمۡ تَخۡلُدُونَ ١٢٩
Vatattahizûna masâni'a la'allakum tahludûn
Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?
وَإِذَا بَطَشۡتُم بَطَشۡتُمۡ جَبَّارِينَ ١٣٠
Va izâ bataştum bataştum cabbârîn
Yakaladığınız zaman, zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٣١
Fattakullâha va atî'ûn
Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.
وَٱتَّقُواْ ٱلَّذِيٓ أَمَدَّكُم بِمَا تَعۡلَمُونَ ١٣٢
Vattakul-lazî amaddakum bimâ ta'lamûn
Bildiğiniz şeyleri size veren, (Allah'a karşı gelmek) den sakının.
أَمَدَّكُم بِأَنۡعَٰمٖ وَبَنِينَ ١٣٣
Amaddakum bi an'âmin vabanîn
Size nimetler (davarlar), oğullar, ihsan eden
وَجَنَّٰتٖ وَعُيُونٍ ١٣٤
Vacannâtin va'uyûn
bağlar, pınarlar…
إِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٖ ١٣٥
Innî ahâfu 'alaykum 'azâba yavmin 'azîm
Doğrusu sizin hakkınızda muazzam bir günün azabından endişe ediyorum.
قَالُواْ سَوَآءٌ عَلَيۡنَآ أَوَعَظۡتَ أَمۡ لَمۡ تَكُن مِّنَ ٱلۡوَٰعِظِينَ ١٣٦
Kâlû savâ'un 'alaynâ ava'azta am lam takum minal-vâ'izîn
(Onlar) şöyle dediler: Sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir.
إِنۡ هَٰذَآ إِلَّا خُلُقُ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٣٧
In hâzâ illâ hulukul-avvalîn
Bu, öncekilerin geleneğinden (masallarından) başka bir şey değildir.
وَمَا نَحۡنُ بِمُعَذَّبِينَ ١٣٨
Vamâ nahnu bimu'azzabîn
Biz azaba uğratılacak da değiliz.
فَكَذَّبُوهُ فَأَهۡلَكۡنَٰهُمۡۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ١٣٩
Fakazzabûhu fa ahlaknâhum inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn
Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de kendilerini helâk ettik. Doğrusu bunda büyük bir ibret vardır; ama çokları iman etmezler.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٤٠
Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
كَذَّبَتۡ ثَمُودُ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٤١
Kazzabat samûdul-mursalîn
Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla suçladı.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ صَٰلِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٤٢
Iz kâla lahum ahûhum sâlihun alâ tattakûn
Kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ ١٤٣
Innî lakum rasûlun amîn
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٤٤
Fattakullâha va atî'ûn
Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٤٥
Vamâ as'alukum 'alayhi min acrin in acriya illâ 'alâ rabbil-'âlamîn
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
أَتُتۡرَكُونَ فِي مَا هَٰهُنَآ ءَامِنِينَ ١٤٦
Atutrakûna fî mâ hâhunâ âminîn
Siz burada, güven içinde bırakılacak mısınız (sanırsınız)!
فِي جَنَّٰتٖ وَعُيُونٖ ١٤٧
Fî cannâtin va'uyûn
Bahçelerin, pınarların içinde;
وَزُرُوعٖ وَنَخۡلٖ طَلۡعُهَا هَضِيمٞ ١٤٨
Vazurû'in vanahlin tal'uhâ hadîm
ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında
وَتَنۡحِتُونَ مِنَ ٱلۡجِبَالِ بُيُوتٗا فَٰرِهِينَ ١٤٩
Vatanhitûna minal-cibâli buyûtan fârihîn
(Böyle sanıp) dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz (oyup yapıyorsunuz).
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٥٠
Fattakullâha va atî'ûn
Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
وَلَا تُطِيعُوٓاْ أَمۡرَ ٱلۡمُسۡرِفِينَ ١٥١
Valâ tutî'û amral-musrifîn
Aşırı gidenlerin emrine uymayın.
ٱلَّذِينَ يُفۡسِدُونَ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَا يُصۡلِحُونَ ١٥٢
Allazîna yufsidûna fil-ardi valâ yuslihûn
Onlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, fakat ıslâh etmiyorlar.
قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلۡمُسَحَّرِينَ ١٥٣
Kâlû innamâ anta minal-musahharîn
Dediler ki: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!
مَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرٞ مِّثۡلُنَا فَأۡتِ بِـَٔايَةٍ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ١٥٤
Mâ anta illâ başarum mislunâ fa ti bi'âyatin in kunta minas-sâdikîn
Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir.
قَالَ هَٰذِهِۦ نَاقَةٞ لَّهَا شِرۡبٞ وَلَكُمۡ شِرۡبُ يَوۡمٖ مَّعۡلُومٖ ١٥٥
Kâla hâzihî nâkatul lahâ şirbun valakum şirbu yavmim ma'lûm
Salih: İşte (mucize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir, dedi.
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوٓءٖ فَيَأۡخُذَكُمۡ عَذَابُ يَوۡمٍ عَظِيمٖ ١٥٦
Valâ tamassûhâ bisû'in faya'huzakum 'azâbu yavmin 'azîm
Ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir.
فَعَقَرُوهَا فَأَصۡبَحُواْ نَٰدِمِينَ ١٥٧
Fa'akarûhâ fa asbahû nâdimîn
Buna rağmen onlar deveyi kestiler; ama pişman da oldular.
فَأَخَذَهُمُ ٱلۡعَذَابُۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ١٥٨
Fa ahazahumul-'azâbu inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn
Bunun üzerine onları azap yakaladı. Doğrusu bunda, büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٥٩
Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
كَذَّبَتۡ قَوۡمُ لُوطٍ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٦٠
Kazzabat kavmu lûtinil-mursalîn
Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ أَخُوهُمۡ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٦١
Iz kâla lahum ahûhum lûtun alâ tattakûn
Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ ١٦٢
Innî lakum rasûlun amîn
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٦٣
Fattakullâha va atî'ûn
Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٦٤
Vamâ as'alukum 'alayhi min acrin in acriya illâ 'alâ rabbil-'âlamîn
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
أَتَأۡتُونَ ٱلذُّكۡرَانَ مِنَ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٦٥
Ata'tûnaz-zukrâna minal-'âlamîn
İnsanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz?
وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمۡ رَبُّكُم مِّنۡ أَزۡوَٰجِكُمۚ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمٌ عَادُونَ ١٦٦
Vatazarûna mâ halaka lakum rabbukum min azvâcikum bal antum kavmun 'âdûn
Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıyorsunuz... Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz!
قَالُواْ لَئِن لَّمۡ تَنتَهِ يَٰلُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ ٱلۡمُخۡرَجِينَ ١٦٧
Kâlû la il lam tantahi yâlûtu latakûnanna minal-muhracîn
Onlar şöyle dediler: Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın!
قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُم مِّنَ ٱلۡقَالِينَ ١٦٨
Kâla innî li'amalikum minal-kâlîn
Lût: Doğrusu, dedi, ben sizin bu işinizden tiksinmekteyim!
رَبِّ نَجِّنِي وَأَهۡلِي مِمَّا يَعۡمَلُونَ ١٦٩
Rabbi naccinî va ahlî mimmâ ya'malûn
Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinden (vebalinden) kurtar.
فَنَجَّيۡنَٰهُ وَأَهۡلَهُۥٓ أَجۡمَعِينَ ١٧٠
Fanaccaynâhu va ahlahû acma'în
Bunun üzerine onu ve bütün ailesini kurtardık.
إِلَّا عَجُوزٗا فِي ٱلۡغَٰبِرِينَ ١٧١
Illâ 'acûzan fil-ğâbirîn
Ancak yaşlı bir kadın dışında O, geride kalanlardan (oldu).
ثُمَّ دَمَّرۡنَا ٱلۡأٓخَرِينَ ١٧٢
Summa dammarnal-âharîn
Sonra diğerlerini helâk ettik.
وَأَمۡطَرۡنَا عَلَيۡهِم مَّطَرٗاۖ فَسَآءَ مَطَرُ ٱلۡمُنذَرِينَ ١٧٣
Va amtarnâ 'alayhim mataran fasâ'a matarul-munzarîn
Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki... Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) yağmuru ne de kötü!
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ١٧٤
Inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn
Elbet bunda büyük bir ibret vardır; fakat çokları iman etmezler.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٧٥
Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
كَذَّبَ أَصۡحَٰبُ لۡـَٔيۡكَةِ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ١٧٦
Kazzaba ashâbu l'aykatil-mursalîn
Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı.
إِذۡ قَالَ لَهُمۡ شُعَيۡبٌ أَلَا تَتَّقُونَ ١٧٧
Iz kâla lahum şu'aybun alâ tattakûn
Şuayb onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
إِنِّي لَكُمۡ رَسُولٌ أَمِينٞ ١٧٨
Innî lakum rasûlun amîn
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.
فَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَأَطِيعُونِ ١٧٩
Fattakullâha va atî'ûn
Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
وَمَآ أَسۡـَٔلُكُمۡ عَلَيۡهِ مِنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٨٠
Vamâ as'alukum 'alayhi min acrin in acriya illâ 'alâ rabbil-'âlamîn
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.
۞ أَوۡفُواْ ٱلۡكَيۡلَ وَلَا تَكُونُواْ مِنَ ٱلۡمُخۡسِرِينَ ١٨١
Avful-kayla valâ takûnû minal-muhsirîn
Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın.
وَزِنُواْ بِٱلۡقِسۡطَاسِ ٱلۡمُسۡتَقِيمِ ١٨٢
Vazinû bil-kistâsil-mustakîm
Doğru terazi ile tartın.
وَلَا تَبۡخَسُواْ ٱلنَّاسَ أَشۡيَآءَهُمۡ وَلَا تَعۡثَوۡاْ فِي ٱلۡأَرۡضِ مُفۡسِدِينَ ١٨٣
Valâ tabhasun-nâsa aşyâ'ahum valâ ta'sav fil-ardi mufsidîn
İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.
وَٱتَّقُواْ ٱلَّذِي خَلَقَكُمۡ وَٱلۡجِبِلَّةَ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٨٤
Vattakul-lazî halakakum val-cibillatal-avvalîn
Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah) dan korkun.
قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مِنَ ٱلۡمُسَحَّرِينَ ١٨٥
Kâlû innamâ anta minal-musahharîn
Onlar söyle dediler: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!
وَمَآ أَنتَ إِلَّا بَشَرٞ مِّثۡلُنَا وَإِن نَّظُنُّكَ لَمِنَ ٱلۡكَٰذِبِينَ ١٨٦
Vamâ anta illâ başarum mislunâ va in nazunnuka laminal-kâzibîn
Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz.
فَأَسۡقِطۡ عَلَيۡنَا كِسَفٗا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ١٨٧
Fa askit 'alaynâ kisafam minas-samâ'i in kunta minas-sâdikîn
Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten azap yağdır.
قَالَ رَبِّيٓ أَعۡلَمُ بِمَا تَعۡمَلُونَ ١٨٨
Kâla rabbî a'lamu bimâ ta'malûn
Şuayb: Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir, dedi.
فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمۡ عَذَابُ يَوۡمِ ٱلظُّلَّةِۚ إِنَّهُۥ كَانَ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٍ ١٨٩
Fakazzabûhu fa ahazahum 'azâbu yavmiz-zullati innahû kâna 'azâba yavmin 'azîm
Velhasıl onu yalancı saydılar da, kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi!
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗۖ وَمَا كَانَ أَكۡثَرُهُم مُّؤۡمِنِينَ ١٩٠
Inna fî zâlika la'âyatan vamâ kâna aksaruhum mu'minîn
Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.
وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ ١٩١
Va inna rabbaka lahuval-'azîzur-rahîm
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.
وَإِنَّهُۥ لَتَنزِيلُ رَبِّ ٱلۡعَٰلَمِينَ ١٩٢
Va innahû latanzîlu rabbil-'âlamîn
Muhakkak ki o (Kur'an) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.
نَزَلَ بِهِ ٱلرُّوحُ ٱلۡأَمِينُ ١٩٣
Nazala bihir-rûhul-amîn
(Rasûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail) indirmiştir.
عَلَىٰ قَلۡبِكَ لِتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُنذِرِينَ ١٩٤
'Alâ kalbika litakûna minal-munzirîn
Uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine
بِلِسَانٍ عَرَبِيّٖ مُّبِينٖ ١٩٥
Bilisânin 'arabiyyim mubîn
apaçık Arap diliyle.
وَإِنَّهُۥ لَفِي زُبُرِ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٩٦
Va innahû lafî zuburil-avvalîn
O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır.
أَوَلَمۡ يَكُن لَّهُمۡ ءَايَةً أَن يَعۡلَمَهُۥ عُلَمَٰٓؤُاْ بَنِيٓ إِسۡرَٰٓءِيلَ ١٩٧
Avalam yakul lahum âyatan an ya'lamahû 'ulamâ'u banî isrâ'îl
Benî İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?
وَلَوۡ نَزَّلۡنَٰهُ عَلَىٰ بَعۡضِ ٱلۡأَعۡجَمِينَ ١٩٨
Valav nazzalnâhu 'alâ ba'dil-a'camîn
Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de,
فَقَرَأَهُۥ عَلَيۡهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ مُؤۡمِنِينَ ١٩٩
Fakara'ahû 'alayhim mâ kânû bihî mu'minîn
bunu onlara o okusaydı, yine ona iman etmezlerdi.
كَذَٰلِكَ سَلَكۡنَٰهُ فِي قُلُوبِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ٢٠٠
Kazâlika salaknâhu fî kulûbil-mucrimîn
Onu günahkârların kalplerine böyle soktuk.
لَا يُؤۡمِنُونَ بِهِۦ حَتَّىٰ يَرَوُاْ ٱلۡعَذَابَ ٱلۡأَلِيمَ ٢٠١
Lâ yu'minûna bihî hattâ yaravul-'azâbal-alîm
Onun için, acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.
فَيَأۡتِيَهُم بَغۡتَةٗ وَهُمۡ لَا يَشۡعُرُونَ ٢٠٢
Faya'tiyahum bağtatan vahum lâ yaş'urûn
İşte bu (azap) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.
فَيَقُولُواْ هَلۡ نَحۡنُ مُنظَرُونَ ٢٠٣
Fayakûlû hal nahnu munzarûn
O zaman: Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba? diyeceklerdir.
أَفَبِعَذَابِنَا يَسۡتَعۡجِلُونَ ٢٠٤
Afabi'azâbinâ yasta'cilûn
(Durmadan mucize talebiyle) onlar bizim azabımızı mı çarçabuk istiyorlardı?
أَفَرَءَيۡتَ إِن مَّتَّعۡنَٰهُمۡ سِنِينَ ٢٠٥
Afara'ayta im matta'nâhum sinîn
Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca yaşatıp nimetlerden faydalandırsak,
ثُمَّ جَآءَهُم مَّا كَانُواْ يُوعَدُونَ ٢٠٦
Summa câ'ahum mâ kânû yû'adûn
sonra tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına gelse!
مَآ أَغۡنَىٰ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يُمَتَّعُونَ ٢٠٧
Mâ ağnâ 'anhum mâ kânû yumatta'ûn
Faydalandırıldıkları nimetler onlara hiç yarar sağlamayacaktır.
وَمَآ أَهۡلَكۡنَا مِن قَرۡيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ ٢٠٨
Vamâ ahlaknâ min karyatin illâ lahâ munzirûn
Biz hiçbir memleketi, (gönderdiğimiz) uyarıcıları (peygamberleri) olmadan yok etmemişizdir.
ذِكۡرَىٰ وَمَا كُنَّا ظَٰلِمِينَ ٢٠٩
Zikrâ vamâ kunnâ zâlimîn
Öğüt vermek üzere, biz zalim değiliz.
وَمَا تَنَزَّلَتۡ بِهِ ٱلشَّيَٰطِينُ ٢١٠
Vamâ tanazzalat bihiş-şayâtîn
O'nu (Kur'an’ı) şeytanlar indirmedi.
وَمَا يَنۢبَغِي لَهُمۡ وَمَا يَسۡتَطِيعُونَ ٢١١
Vamâ yambağî lahum vamâ yastatî'ûn
Bu onlara düşmez; zaten güçleri de yetmez.
إِنَّهُمۡ عَنِ ٱلسَّمۡعِ لَمَعۡزُولُونَ ٢١٢
Innahum 'anis-sam'i lama'zûlûn
Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır.
فَلَا تَدۡعُ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ فَتَكُونَ مِنَ ٱلۡمُعَذَّبِينَ ٢١٣
Falâ tad'u ma'allâhi ilâhan âhara fatakûna minal-mu'azzabîn
O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun!
وَأَنذِرۡ عَشِيرَتَكَ ٱلۡأَقۡرَبِينَ ٢١٤
Va anzir 'aşîratakal-akrabîn
(Önce) en yakın akrabanı uyar.
وَٱخۡفِضۡ جَنَاحَكَ لِمَنِ ٱتَّبَعَكَ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٢١٥
Vahfid canâhaka limanit-taba'aka minal-mu'minîn
Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir.
فَإِنۡ عَصَوۡكَ فَقُلۡ إِنِّي بَرِيٓءٞ مِّمَّا تَعۡمَلُونَ ٢١٦
Fa in 'asavka fakul innî barî'um mimmâ ta'malûn
Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.
وَتَوَكَّلۡ عَلَى ٱلۡعَزِيزِ ٱلرَّحِيمِ ٢١٧
Vatavakkal 'alal-'azîzir-rahîm
Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.
ٱلَّذِي يَرَىٰكَ حِينَ تَقُومُ ٢١٨
Allazî yarâka hîna takûm
O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.
وَتَقَلُّبَكَ فِي ٱلسَّٰجِدِينَ ٢١٩
Vatakallubaka fis-sâcidîn
Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).
إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡعَلِيمُ ٢٢٠
Innahû huvas-samî'ul-'alîm
Her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilen, muhakkak ki O'dur.
هَلۡ أُنَبِّئُكُمۡ عَلَىٰ مَن تَنَزَّلُ ٱلشَّيَٰطِينُ ٢٢١
Hal unabbi'ukum 'alâ man tanazzaluş-şayâtîn
Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi?
تَنَزَّلُ عَلَىٰ كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٖ ٢٢٢
Tanazzalu 'alâ kulli affâkin asîm
Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üstüne inerler.
يُلۡقُونَ ٱلسَّمۡعَ وَأَكۡثَرُهُمۡ كَٰذِبُونَ ٢٢٣
Yulkûnas-sam'a va aksaruhum kâzibûn
Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.
وَٱلشُّعَرَآءُ يَتَّبِعُهُمُ ٱلۡغَاوُۥنَ ٢٢٤
Vaş-şu'arâ'u yattabi'uhumul-ğâvûn
Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyarlar.
أَلَمۡ تَرَ أَنَّهُمۡ فِي كُلِّ وَادٖ يَهِيمُونَ ٢٢٥
Alam tara annahum fî kulli vâdin yahîmûn
Onların her vâdide başıboş dolaştıklarını görmedin mi?
وَأَنَّهُمۡ يَقُولُونَ مَا لَا يَفۡعَلُونَ ٢٢٦
Va annahum yakûlûna mâ lâ yaf'alûn
Ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?
إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَذَكَرُواْ ٱللَّهَ كَثِيرٗا وَٱنتَصَرُواْ مِنۢ بَعۡدِ مَا ظُلِمُواْۗ وَسَيَعۡلَمُ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ أَيَّ مُنقَلَبٖ يَنقَلِبُونَ ٢٢٧
Illal-lazîna âmanû va'amilus-sâlihâti vazakarullâha kasîran vantasarû mim ba'di mâ zulimû vasaya'lamul-lazîna zalamû ayya munkalabin yankalibûn
Ancak iman edip salih ameller işleyenler, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.
Okunuş, Qabas tarafından Arapça metinden yazılmış bir okuma yardımıdır. Doğru telaffuz için Arap harflerini ve tecvidi öğrenin.
Şuara Suresi 227 ayettir. Kur'an-ı Kerim'in 26. suresidir.
Şuara Suresi Mekki bir suredir.
Şuara Suresi 19. cüzdedir.
Evet. Bu sayfanın üstündeki başlat düğmesine basın veya istediğiniz ayetten başlayın. Qabas uygulamasında sureyi çevrimdışı dinlemek için indirebilirsiniz.