الٓرۚ تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱلۡكِتَٰبِ وَقُرۡءَانٖ مُّبِينٖ ١
Alif Lâm Râ tilka âyâtul-kitâbi vakur'ânim mubîn
Elif. Lâm. Râ. Bunlar Kitab’ın ve apaçık bir Kur'an’ın âyetleridir.
Meal: Turkish Translation - Dr. Ali Ozek and others
بِسۡمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحۡمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
الٓرۚ تِلۡكَ ءَايَٰتُ ٱلۡكِتَٰبِ وَقُرۡءَانٖ مُّبِينٖ ١
Alif Lâm Râ tilka âyâtul-kitâbi vakur'ânim mubîn
Elif. Lâm. Râ. Bunlar Kitab’ın ve apaçık bir Kur'an’ın âyetleridir.
رُّبَمَا يَوَدُّ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ لَوۡ كَانُواْ مُسۡلِمِينَ ٢
Rrubamâ yavaddul-lazîna kafarû lav kânû muslimîn
O küfredenler, (âhirette hesap için bir araya getirilip gerçekle karşılaşınca pişmanlık duyarlar ve) "Keşke müslüman olsaydık" derler.
ذَرۡهُمۡ يَأۡكُلُواْ وَيَتَمَتَّعُواْ وَيُلۡهِهِمُ ٱلۡأَمَلُۖ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ ٣
Zarhum ya'kulû vayatamatta'û vayulhihimul-amalu fasavfa ya'lamûn
Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş ümit onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!
وَمَآ أَهۡلَكۡنَا مِن قَرۡيَةٍ إِلَّا وَلَهَا كِتَابٞ مَّعۡلُومٞ ٤
Vamâ ahlaknâ min karyatin illâ valahâ kitâbum ma'lûm
Helâk ettiğimiz hiçbir ülke yoktur ki hakkında (bizce) bilinen bir yazgı olmasın.
مَّا تَسۡبِقُ مِنۡ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسۡتَـٔۡخِرُونَ ٥
Mmâ tasbiku min ummatin acalahâ vamâ yasta'hirûn
Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.
وَقَالُواْ يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِي نُزِّلَ عَلَيۡهِ ٱلذِّكۡرُ إِنَّكَ لَمَجۡنُونٞ ٦
Vakâlû yâ'ayyuhal-lazî nuzzila 'alayhiz-zikru innaka lamacnûn
Dediler ki: «Ey kendisine Kur’an indirilen (Muhammed)! Sen mutlaka bir mecnunsun!»
لَّوۡمَا تَأۡتِينَا بِٱلۡمَلَٰٓئِكَةِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ ٧
Llavmâ ta'tînâ bil-malâ'ikati in kunta minas-sâdikîn
«Eğer doğru söyleyenlerden idiysen, bize melekleri getirmeliydin.»
مَا نُنَزِّلُ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةَ إِلَّا بِٱلۡحَقِّ وَمَا كَانُوٓاْ إِذٗا مُّنظَرِينَ ٨
Mâ nunazzilul-malâ'ikata illâ bil-hakki vamâ kânû izam munzarîn
Biz melekleri ancak hak ile indiririz. O zaman onlara mühlet verilmez.
إِنَّا نَحۡنُ نَزَّلۡنَا ٱلذِّكۡرَ وَإِنَّا لَهُۥ لَحَٰفِظُونَ ٩
Innâ nahnu nazzalnaz-zikra va innâ lahû lahâfizûn
Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.
وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا مِن قَبۡلِكَ فِي شِيَعِ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٠
Valakad arsalnâ min kablika fî şiya'il-avvalîn
Andolsun, senden önceki milletler arasında da elçiler gönderdik.
وَمَا يَأۡتِيهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَهۡزِءُونَ ١١
Vamâ ya'tîhim mir rasûlin illâ kânû bihî yastahzi'ûn
Onlara bir peygamber gelmeye dursun, hemen onunla alay ederlerdi.
كَذَٰلِكَ نَسۡلُكُهُۥ فِي قُلُوبِ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ١٢
Kazâlika naslukuhû fî kulûbil-mucrimîn
İşte böylece biz onu, (şirki ve inkârcılığı) suçluların kalplerine böyle sokarız.
لَا يُؤۡمِنُونَ بِهِۦ وَقَدۡ خَلَتۡ سُنَّةُ ٱلۡأَوَّلِينَ ١٣
Lâ yu'minûna bihî vakad halat sunnatul-avvalîn
Öncekilerin başına gelenlerden ders almaları gerekirken onlar hâlâ buna (Kur'an'a) inanmıyorlar.
وَلَوۡ فَتَحۡنَا عَلَيۡهِم بَابٗا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فَظَلُّواْ فِيهِ يَعۡرُجُونَ ١٤
Valav fatahnâ 'alayhim bâbam minas-samâ'i fazallû fîhi ya'rucûn
Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar,
لَقَالُوٓاْ إِنَّمَا سُكِّرَتۡ أَبۡصَٰرُنَا بَلۡ نَحۡنُ قَوۡمٞ مَّسۡحُورُونَ ١٥
Lakâlû innamâ sukkirat absârunâ bal nahnu kavmum mashûrûn
yine de «Gözlerimiz boyandı, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır» derler.
وَلَقَدۡ جَعَلۡنَا فِي ٱلسَّمَآءِ بُرُوجٗا وَزَيَّنَّٰهَا لِلنَّٰظِرِينَ ١٦
Valakad ca'alnâ fis-samâ'i burûcan vazayyannâhâ lin-nâzirîn
Gökte büyük yıldızlar yarattık ve onları bakanlar için süsledik.
وَحَفِظۡنَٰهَا مِن كُلِّ شَيۡطَٰنٖ رَّجِيمٍ ١٧
Vahafiznâhâ min kulli şaytânir racîm
Onları, taşlanmış (kovulmuş) her şeytandan koruduk.
إِلَّا مَنِ ٱسۡتَرَقَ ٱلسَّمۡعَ فَأَتۡبَعَهُۥ شِهَابٞ مُّبِينٞ ١٨
Illâ manistarakas-sam'a fa atba'ahû şihâbum mubîn
Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür.
وَٱلۡأَرۡضَ مَدَدۡنَٰهَا وَأَلۡقَيۡنَا فِيهَا رَوَٰسِيَ وَأَنۢبَتۡنَا فِيهَا مِن كُلِّ شَيۡءٖ مَّوۡزُونٖ ١٩
Val-arda madadnâhâ va alkaynâ fîhâ ravâsiya va ambatnâ fîhâ min kulli şay'im mavzûn
Yeri uzatıp yaydık, orada sabit dağlar yerleştirdik, yine orada miktarı ve ölçüsü belirli olan şeyler bitirdik.
وَجَعَلۡنَا لَكُمۡ فِيهَا مَعَٰيِشَ وَمَن لَّسۡتُمۡ لَهُۥ بِرَٰزِقِينَ ٢٠
Vaca'alnâ lakum fîhâ ma'âyişa vamal lastum lahû birâzikîn
Orada hem sizin için hem de rızıkları size ait olmayanlar için (gerekli) geçim vasıtaları yarattık.
وَإِن مِّن شَيۡءٍ إِلَّا عِندَنَا خَزَآئِنُهُۥ وَمَا نُنَزِّلُهُۥٓ إِلَّا بِقَدَرٖ مَّعۡلُومٖ ٢١
Va im min şay'in illâ 'indanâ hazâ'inuhû vamâ nunazziluhû illâ bikadarim ma'lûm
Her şeyin hâzineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.
وَأَرۡسَلۡنَا ٱلرِّيَٰحَ لَوَٰقِحَ فَأَنزَلۡنَا مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءٗ فَأَسۡقَيۡنَٰكُمُوهُ وَمَآ أَنتُمۡ لَهُۥ بِخَٰزِنِينَ ٢٢
Va arsalnar-riyâha lavâkiha fa anzalnâ minas-samâ'i mâ'an fa askaynâkumûhu vamâ antum lahû bihâzinîn
Bulut yüklü rüzgarları gönderdik de gökten su indirdik ve onunla sizi suladık. Yoksa siz suyu toplayamazdınız.
وَإِنَّا لَنَحۡنُ نُحۡيِۦ وَنُمِيتُ وَنَحۡنُ ٱلۡوَٰرِثُونَ ٢٣
Va innâ lanahnu nuhyî vanumîtu vanahnul-vârisûn
Şüphesiz biz diriltir ve biz öldürürüz! Ve her şeye biz vâris oluruz.
وَلَقَدۡ عَلِمۡنَا ٱلۡمُسۡتَقۡدِمِينَ مِنكُمۡ وَلَقَدۡ عَلِمۡنَا ٱلۡمُسۡتَـٔۡخِرِينَ ٢٤
Valakad 'alimnal-mustakdimîna minkum valakad 'alimnal-musta'hirîn
Andolsun biz, sizden önce gelip geçenleri de biliriz, geri kalanları da biliriz.
وَإِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحۡشُرُهُمۡۚ إِنَّهُۥ حَكِيمٌ عَلِيمٞ ٢٥
Va inna rabbaka huva yahşuruhum innahû hakîmun 'alîm
Şüphesiz hepsini de haşredecek (kıyâmette toplayacak) olan Rabbindir; çünkü O, hikmet sahibidir; her şeyi hakkıyla bilendir.
وَلَقَدۡ خَلَقۡنَا ٱلۡإِنسَٰنَ مِن صَلۡصَٰلٖ مِّنۡ حَمَإٖ مَّسۡنُونٖ ٢٦
Valakad halaknal-insâna min salsâlim min hama'im masnûn
Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.
وَٱلۡجَآنَّ خَلَقۡنَٰهُ مِن قَبۡلُ مِن نَّارِ ٱلسَّمُومِ ٢٧
Val-cânna halaknâhu min kablu min nâris-samûm
Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.
وَإِذۡ قَالَ رَبُّكَ لِلۡمَلَٰٓئِكَةِ إِنِّي خَٰلِقُۢ بَشَرٗا مِّن صَلۡصَٰلٖ مِّنۡ حَمَإٖ مَّسۡنُونٖ ٢٨
Va iz kâla rabbuka lil-malâ'ikati innî hâliku başaram min salsâlim min hama'im masnûn
Hani Rabbin meleklere demişti ki: «Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım.»
فَإِذَا سَوَّيۡتُهُۥ وَنَفَخۡتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُواْ لَهُۥ سَٰجِدِينَ ٢٩
Fa izâ savvaytuhû vanafahtu fîhi mir rûhî faka'û lahû sâcidîn
«Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!»
فَسَجَدَ ٱلۡمَلَٰٓئِكَةُ كُلُّهُمۡ أَجۡمَعُونَ ٣٠
Fasacadal-malâ'ikatu kulluhum acma'ûn
Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler.
إِلَّآ إِبۡلِيسَ أَبَىٰٓ أَن يَكُونَ مَعَ ٱلسَّٰجِدِينَ ٣١
Illâ iblîsa abâ an yakûna ma'as-sâcidîn
Fakat İblis hariç! O, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.
قَالَ يَٰٓإِبۡلِيسُ مَا لَكَ أَلَّا تَكُونَ مَعَ ٱلسَّٰجِدِينَ ٣٢
Kâla yâ'iblîsu mâ laka allâ takûna ma'as-sâcidîn
(Allah:) Ey İblis! Secde edenlerle beraber olmayışının sebebi nedir? dedi.
قَالَ لَمۡ أَكُن لِّأَسۡجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقۡتَهُۥ مِن صَلۡصَٰلٖ مِّنۡ حَمَإٖ مَّسۡنُونٖ ٣٣
Kâla lam akul li ascuda libaşarin halaktahû min salsâlim min hama'im masnûn
(İblis:) Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim, dedi.
قَالَ فَٱخۡرُجۡ مِنۡهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٞ ٣٤
Kâla fahruc minhâ fa innaka racîm
Allah şöyle buyurdu: Öyle ise oradan çık! Artık kovuldun!
وَإِنَّ عَلَيۡكَ ٱللَّعۡنَةَ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلدِّينِ ٣٥
Va inna 'alaykal-la'nata ilâ yavmid-dîn
Muhakkak ki kıyamet gününe kadar lânet senin üzerine olacaktır!
قَالَ رَبِّ فَأَنظِرۡنِيٓ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ ٣٦
Kâla rabbi fa anzirnî ilâ yavmi yub'asûn
(İblis:) Rabbim! Öyle ise, (varlıkların) tekrar dirileceği güne kadar bana mühlet ver, dedi.
قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ ٱلۡمُنظَرِينَ ٣٧
Kâla fa innaka minal-munzarîn
Allah: Sen kendilerine mühlet verilenlerdensin, buyurdu.
إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡوَقۡتِ ٱلۡمَعۡلُومِ ٣٨
Ilâ yavmil-vaktil-ma'lûm
Bilinen bir vakte kadar.
قَالَ رَبِّ بِمَآ أَغۡوَيۡتَنِي لَأُزَيِّنَنَّ لَهُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَأُغۡوِيَنَّهُمۡ أَجۡمَعِينَ ٣٩
Kâla rabbi bimâ ağvaytanî la uzayyinanna lahum fil-ardi vala'uğviyannahum acma'în
(İblis) dedi ki: Rabbim! beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!
إِلَّا عِبَادَكَ مِنۡهُمُ ٱلۡمُخۡلَصِينَ ٤٠
Illâ 'ibâdaka minhumul-muhlasîn
Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna.
قَالَ هَٰذَا صِرَٰطٌ عَلَيَّ مُسۡتَقِيمٌ ٤١
Kâla hâzâ sirâtun 'alayya mustakîm
(Allah) şöyle buyurdu: «İşte bana varan dosdoğru yol budur.»
إِنَّ عِبَادِي لَيۡسَ لَكَ عَلَيۡهِمۡ سُلۡطَٰنٌ إِلَّا مَنِ ٱتَّبَعَكَ مِنَ ٱلۡغَاوِينَ ٤٢
Inna 'ibâdî laysa laka 'alayhim sultânun illâ manit-taba'aka minal-ğâvîn
«Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna.»
وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوۡعِدُهُمۡ أَجۡمَعِينَ ٤٣
Va inna cahannama lamav'iduhum acma'în
Muhakkak cehennem, onların hepsine vâdolunan yerdir.
لَهَا سَبۡعَةُ أَبۡوَٰبٖ لِّكُلِّ بَابٖ مِّنۡهُمۡ جُزۡءٞ مَّقۡسُومٌ ٤٤
Lahâ sab'atu abvâbil likulli bâbim minhum cuz'um maksûm
Cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için birer grup ayrılmıştır.
إِنَّ ٱلۡمُتَّقِينَ فِي جَنَّٰتٖ وَعُيُونٍ ٤٥
Innal-muttakîna fî cannâtin va'uyûn
(Allah'ın azabından korkup rahmetine sığınan) takvâ sahipleri, mutlaka cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar.
ٱدۡخُلُوهَا بِسَلَٰمٍ ءَامِنِينَ ٤٦
Udhulûhâ bisalâmin âminîn
«Oraya emniyet ve selâmetle girin» (denilir, onlara).
وَنَزَعۡنَا مَا فِي صُدُورِهِم مِّنۡ غِلٍّ إِخۡوَٰنًا عَلَىٰ سُرُرٖ مُّتَقَٰبِلِينَ ٤٧
Vanaza'nâ mâ fî sudûrihim min ğillin ihvânan 'alâ sururim mutakâbilîn
Biz, onların gönüllerindeki kini söküp attık; onlar artık köşkler üzerinde karşı karşıya oturan kardeşler olacaklar.
لَا يَمَسُّهُمۡ فِيهَا نَصَبٞ وَمَا هُم مِّنۡهَا بِمُخۡرَجِينَ ٤٨
Lâ yamassuhum fîhâ nasabun vamâ hum minhâ bimuhracîn
Onlara orada hiçbir yorgunluk gelmeyecek ve onlar, oradan çıkarılmayacaklardır.
۞ نَبِّئۡ عِبَادِيٓ أَنِّيٓ أَنَا ٱلۡغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ ٤٩
Nabbi' 'ibâdî annî anal-ğafûrur-rahîm
(Rasûlüm!) Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve pek esirgeyici olduğumu haber ver.
وَأَنَّ عَذَابِي هُوَ ٱلۡعَذَابُ ٱلۡأَلِيمُ ٥٠
Va anna 'azâbî huval-'azâbul-alîm
Benim azabımın elem verici bir azap olduğunu da bildir.
وَنَبِّئۡهُمۡ عَن ضَيۡفِ إِبۡرَٰهِيمَ ٥١
Vanabbi'hum 'an dayfi ibrâhîm
Onlara İbrahim'in misafirlerinden (meleklerden) de haber ver.
إِذۡ دَخَلُواْ عَلَيۡهِ فَقَالُواْ سَلَٰمٗا قَالَ إِنَّا مِنكُمۡ وَجِلُونَ ٥٢
Iz dahalû 'alayhi fakâlû salâman kâla innâ minkum vacilûn
Onun yanına girdikleri zaman, «selam» dediler. (İbrahim:) Biz sizden çekiniyoruz, dedi.
قَالُواْ لَا تَوۡجَلۡ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَٰمٍ عَلِيمٖ ٥٣
Kâlû lâ tavcal innâ nubaşşiruka biğulâmin 'alîm
Dediler ki: Korkma; biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz.
قَالَ أَبَشَّرۡتُمُونِي عَلَىٰٓ أَن مَّسَّنِيَ ٱلۡكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ ٥٤
Kâla abaşşartumûnî 'alâ am massaniyal-kibaru fabima tubaşşirûn
(İbrahim:) Bana ihtiyarlık çökmesine rağmen beni müjdeliyor musunuz? Beni ne ile müjdeliyorsunuz? dedi.
قَالُواْ بَشَّرۡنَٰكَ بِٱلۡحَقِّ فَلَا تَكُن مِّنَ ٱلۡقَٰنِطِينَ ٥٥
Kâlû başşarnâka bil-hakki falâ takum minal-kânitîn
Sana gerçeği müjdeledik, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma! dediler.
قَالَ وَمَن يَقۡنَطُ مِن رَّحۡمَةِ رَبِّهِۦٓ إِلَّا ٱلضَّآلُّونَ ٥٦
Kâla vaman yaknatu mir rahmati rabbihî illad-dâllûn
(İbrahim:) dedi ki: Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?
قَالَ فَمَا خَطۡبُكُمۡ أَيُّهَا ٱلۡمُرۡسَلُونَ ٥٧
Kâla famâ hatbukum ayyuhal-mursalûn
«Ey elçiler! (Başka) ne işiniz var?» dedi.
قَالُوٓاْ إِنَّآ أُرۡسِلۡنَآ إِلَىٰ قَوۡمٖ مُّجۡرِمِينَ ٥٨
Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmim mucrimîn
Dediler ki: «Biz, suçlu bir topluma (onları helâk etmeye) gönderildik.»
إِلَّآ ءَالَ لُوطٍ إِنَّا لَمُنَجُّوهُمۡ أَجۡمَعِينَ ٥٩
Illâ âla lûtin innâ lamunaccûhum acma'în
«Ancak Lût ailesi hariç. Onların hepsini kurtaracağız.»
إِلَّا ٱمۡرَأَتَهُۥ قَدَّرۡنَآ إِنَّهَا لَمِنَ ٱلۡغَٰبِرِينَ ٦٠
Illamra'atahû kaddarnâ innahâ laminal-ğâbirîn
«(Fakat Lût'un) karısı müstesna; biz onun geri kalanlardan olmasını takdir ettik.»
فَلَمَّا جَآءَ ءَالَ لُوطٍ ٱلۡمُرۡسَلُونَ ٦١
Falammâ câ'a âla lûtinil-mursalûn
Elçiler Lût âilesine gelince,
قَالَ إِنَّكُمۡ قَوۡمٞ مُّنكَرُونَ ٦٢
Kâla innakum kavmum munkarûn
Lût onlara: «Hakikaten siz tanınmayan kimselersiniz» dedi.
قَالُواْ بَلۡ جِئۡنَٰكَ بِمَا كَانُواْ فِيهِ يَمۡتَرُونَ ٦٣
Kâlû bal ci'nâka bimâ kânû fîhi yamtarûn
Dediler ki: «Bilakis, biz sana, onların şüphe etmekte oldukları şeyi (azabı ve helâkı) getirdik.
وَأَتَيۡنَٰكَ بِٱلۡحَقِّ وَإِنَّا لَصَٰدِقُونَ ٦٤
Va ataynâka bil-hakki va innâ lasâdikûn
Sana gerçeği getirdik; biz, hakikaten doğru söyleyenleriz.
فَأَسۡرِ بِأَهۡلِكَ بِقِطۡعٖ مِّنَ ٱلَّيۡلِ وَٱتَّبِعۡ أَدۡبَٰرَهُمۡ وَلَا يَلۡتَفِتۡ مِنكُمۡ أَحَدٞ وَٱمۡضُواْ حَيۡثُ تُؤۡمَرُونَ ٦٥
Fa asri bi ahlika bikit'im minal-layli vattabi' adbârahum valâ yaltafit minkum ahadun vamdû haysu tu'marûn
Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından yürü. Sizden hiç kimse, sakın dönüp de ardına bakmasın, istenen yere gidin.»
وَقَضَيۡنَآ إِلَيۡهِ ذَٰلِكَ ٱلۡأَمۡرَ أَنَّ دَابِرَ هَٰٓؤُلَآءِ مَقۡطُوعٞ مُّصۡبِحِينَ ٦٦
Vakadaynâ ilayhi zâlikal-amra anna dâbira hâ'ulâ'i maktû'um musbihîn
Ona (Lût'a) şu hükmümüzü vahyettik: «Sabaha çıkarlarken mutlaka onların ardı kesilmiş olacaktır.»
وَجَآءَ أَهۡلُ ٱلۡمَدِينَةِ يَسۡتَبۡشِرُونَ ٦٧
Vacâ'a ahlul-madînati yastabşirûn
Şehir halkı, birbirlerini kutlayarak, (meleklerin yanına) geldiler.
قَالَ إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ ضَيۡفِي فَلَا تَفۡضَحُونِ ٦٨
Kâla inna hâ'ulâ'i dayfî falâ tafdahûn
(Lût) onlara «Bunlar benim misafirimdir. Sakın beni utandırmayın; dedi.
وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَلَا تُخۡزُونِ ٦٩
Vattakullâha valâ tuhzûn
Allah’tan korkun, beni rezil etmeyin!»
قَالُوٓاْ أَوَلَمۡ نَنۡهَكَ عَنِ ٱلۡعَٰلَمِينَ ٧٠
Kâlû avalam nanhaka 'anil-'âlamîn
Kavmi de Lût'a şöyle demişlerdi: "Seni âlemlerden (birini misafir etmekten) menetmemiş miydik?
قَالَ هَٰٓؤُلَآءِ بَنَاتِيٓ إِن كُنتُمۡ فَٰعِلِينَ ٧١
Kâla hâ'ulâ'i banâtî in kuntum fâ'ilîn
(Lût:) İşte kızlarım! (Düşündüğünüzü) yapacaksanız (onlarla evlenin), dedi.
لَعَمۡرُكَ إِنَّهُمۡ لَفِي سَكۡرَتِهِمۡ يَعۡمَهُونَ ٧٢
La'amruka innahum lafî sakratihim ya'mahûn
(Rasûlüm!) Hayatın hakkı için onlar, sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı.
فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلصَّيۡحَةُ مُشۡرِقِينَ ٧٣
Fa ahazathumus-sayhatu muşrikîn
Güneş doğarken onları o korkunç ses yakaladı.
فَجَعَلۡنَا عَٰلِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمۡطَرۡنَا عَلَيۡهِمۡ حِجَارَةٗ مِّن سِجِّيلٍ ٧٤
Faca'alnâ 'âliyahâ sâfilahâ va amtarnâ 'alayhim hicâratam min siccîl
Böylece ülkelerinin üstünü altına getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَٰتٖ لِّلۡمُتَوَسِّمِينَ ٧٥
Inna fî zâlika la'âyâtil lil-mutavassimîn
İşte bunda ibret alanlar için işaretler vardır.
وَإِنَّهَا لَبِسَبِيلٖ مُّقِيمٍ ٧٦
Va innahâ labisabîlim mukîm
Onlar hâla gözler önünde duran bir yol üzerindedirler.
إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَأٓيَةٗ لِّلۡمُؤۡمِنِينَ ٧٧
Inna fî zâlika la'âyatal lil-mu'minîn
Hakikaten bunda iman edenler için bir ibret vardır.
وَإِن كَانَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡأَيۡكَةِ لَظَٰلِمِينَ ٧٨
Va in kâna ashâbul-aykati lazâlimîn
Eyke halkı da gerçekten zalim idiler..
فَٱنتَقَمۡنَا مِنۡهُمۡ وَإِنَّهُمَا لَبِإِمَامٖ مُّبِينٖ ٧٩
Fantakamnâ minhum va innahumâ labi'imâmim mubîn
Biz onlardan da intikam aldık. İkisi de (Eyke ve Medyen) açık bir yol üzerindedir.
وَلَقَدۡ كَذَّبَ أَصۡحَٰبُ ٱلۡحِجۡرِ ٱلۡمُرۡسَلِينَ ٨٠
Valakad kazzaba ashâbul-hicril-mursalîn
Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı.
وَءَاتَيۡنَٰهُمۡ ءَايَٰتِنَا فَكَانُواْ عَنۡهَا مُعۡرِضِينَ ٨١
Va âtaynâhum âyâtinâ fakânû 'anhâ mu'ridîn
Biz onlara mucizelerimizi vermiştik; fakat onlardan yüz çevirmişlerdi.
وَكَانُواْ يَنۡحِتُونَ مِنَ ٱلۡجِبَالِ بُيُوتًا ءَامِنِينَ ٨٢
Vakânû yanhitûna minal-cibâli buyûtan âminîn
Onlar, dağlardan emniyet içinde kalacakları evler oyarlardı.
فَأَخَذَتۡهُمُ ٱلصَّيۡحَةُ مُصۡبِحِينَ ٨٣
Fa ahazathumus-sayhatu musbihîn
Onları da sabaha çıkarlarken o korkunç ses yakaladı.
فَمَآ أَغۡنَىٰ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ ٨٤
Famâ ağnâ 'anhum mâ kânû yaksibûn
Kazanmış oldukları şeyler, (başlarına geleni) onlardan savamamıştı.
وَمَا خَلَقۡنَا ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَآ إِلَّا بِٱلۡحَقِّۗ وَإِنَّ ٱلسَّاعَةَ لَأٓتِيَةٞۖ فَٱصۡفَحِ ٱلصَّفۡحَ ٱلۡجَمِيلَ ٨٥
Vamâ halaknas-samâvâti val-arda vamâ baynahumâ illâ bil-hakki va innas-sâ'ata la'âtiyatun fasfahis-safhal-camîl
Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri ancak hak ile yarattık. O saat (kıyamet), mutlaka gelecektir. Şimdilik onlara güzel muamele et.
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ ٱلۡخَلَّٰقُ ٱلۡعَلِيمُ ٨٦
Inna rabbaka huval-hallâkul-'alîm
Şüphesiz Rabbin hakkıyla yaratan pek iyi bilendir.
وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَٰكَ سَبۡعٗا مِّنَ ٱلۡمَثَانِي وَٱلۡقُرۡءَانَ ٱلۡعَظِيمَ ٨٧
Valakad âtaynâka sab'am minal-masânî val-kur'ânal-'azîm
Andolsun ki, biz sana tekrarlanan yedi âyeti ve Yüce Kur'an'ı verdik.
لَا تَمُدَّنَّ عَيۡنَيۡكَ إِلَىٰ مَا مَتَّعۡنَا بِهِۦٓ أَزۡوَٰجٗا مِّنۡهُمۡ وَلَا تَحۡزَنۡ عَلَيۡهِمۡ وَٱخۡفِضۡ جَنَاحَكَ لِلۡمُؤۡمِنِينَ ٨٨
Lâ tamuddanna 'aynayka ilâ mâ matta'nâ bihî azvâcam minhum valâ tahzan 'alayhim vahfid canâhaka lil-mu'minîn
Onlardan bazı sınıflara verdiğimiz dünyalığa gözlerini dikme; onlara da üzülme. Mü'minleri ise, kanatların altına al (onlara karşı alçak gönüllü ol).
وَقُلۡ إِنِّيٓ أَنَا ٱلنَّذِيرُ ٱلۡمُبِينُ ٨٩
Vakul innî anan-nazîrul-mubîn
De ki: Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcıyım.
كَمَآ أَنزَلۡنَا عَلَى ٱلۡمُقۡتَسِمِينَ ٩٠
Kamâ anzalnâ 'alal-muktasimîn
Nitekim biz, (Kur'an'ı) kısımlara ayıranlara (onu bölük pörçük edenlere) azabı indirmişizdir.
ٱلَّذِينَ جَعَلُواْ ٱلۡقُرۡءَانَ عِضِينَ ٩١
Allazîna ca'alul-kur'âna 'idîn
Onlar, Kur'an'ı bölüp ayıranlardır.
فَوَرَبِّكَ لَنَسۡـَٔلَنَّهُمۡ أَجۡمَعِينَ ٩٢
Favarabbika lanas'alannahum acma'în
Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsini sorguya çekeceğiz.
عَمَّا كَانُواْ يَعۡمَلُونَ ٩٣
'Ammâ kânû ya'malûn
Yaptıklarından dolayı.
فَٱصۡدَعۡ بِمَا تُؤۡمَرُ وَأَعۡرِضۡ عَنِ ٱلۡمُشۡرِكِينَ ٩٤
Fasda' bimâ tu'maru va a'rid 'anil-muşrikîn
Sana emrolunanı açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir!
إِنَّا كَفَيۡنَٰكَ ٱلۡمُسۡتَهۡزِءِينَ ٩٥
Innâ kafaynâkal-mustahzi'în
(Seninle) alay edenlere karşı biz sana yeteriz.
ٱلَّذِينَ يَجۡعَلُونَ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَۚ فَسَوۡفَ يَعۡلَمُونَ ٩٦
Allazîna yac'alûna ma'allâhi ilâhan âhara fasavfa ya'lamûn
Onlar Allah ile beraber başka bir tanrı edinenlerdir. (Kimin doğru olduğunu) yakında bilecekler!
وَلَقَدۡ نَعۡلَمُ أَنَّكَ يَضِيقُ صَدۡرُكَ بِمَا يَقُولُونَ ٩٧
Valakad na'lamu annaka yadîku sadruka bimâ yakûlûn
Onların söyledikleri şeyler yüzünden senin canının sıkıldığını andolsun biliyoruz.
فَسَبِّحۡ بِحَمۡدِ رَبِّكَ وَكُن مِّنَ ٱلسَّٰجِدِينَ ٩٨
Fasabbih bihamdi rabbika vakum minas-sâcidîn
Sen şimdi Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!
وَٱعۡبُدۡ رَبَّكَ حَتَّىٰ يَأۡتِيَكَ ٱلۡيَقِينُ ٩٩
Va'bud rabbaka hattâ ya'tiyakal-yakîn
Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!
Okunuş, Qabas tarafından Arapça metinden yazılmış bir okuma yardımıdır. Doğru telaffuz için Arap harflerini ve tecvidi öğrenin.
Hicr Suresi 99 ayettir. Kur'an-ı Kerim'in 15. suresidir.
Hicr Suresi Mekki bir suredir.
Hicr Suresi 14. cüzdedir.
Evet. Bu sayfanın üstündeki başlat düğmesine basın veya istediğiniz ayetten başlayın. Qabas uygulamasında sureyi çevrimdışı dinlemek için indirebilirsiniz.